Rejimin adı yok!

Homeros, Deniz Tanrısı Proteus’u “yaşlı adam” olarak tanımlar ve onun tam köşeye sıkıştırıldığı anda dönüşümünü şöyle anlatır:

“Ama yaşlı adamın oynadığı oyunların sonu gelmemişti;
Hatta tam aksine önce bıyıklı bir aslana dönüştü,
Ardından bir yılana, bir leopara, kocaman bir yaban domuzuna;
Ve sonra upuzun, yeşil bir ağaca…”

***

Recep Tayyip Erdoğan, ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sitemi’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak mecliste yemin etti. Saray’a bir suvari birliği ve mehter marşıyla giren Erdoğan, konuşmasından sonra Diyanet İşleri Bakanı dua okudu. Erdoğan onuruna para basıldı. 24 Haziran seçimleri sonrası yürürlüğe resmen giren ‘yeni sistem’, kısaca özetlediğim bu törenlerle, sembolik olarak 95 yıllık Cumhuriyet’in sona erdiğini imliyordu. Hemen ertesinde arka arkaya yayımlanan kararnamelerle yönetsel yapıyı kökten değiştirerek, akla gelebilecek tüm kurum ve ofislerle ilgili karar, hak ve yetki Cumhurbaşkanı’na bağlandı. Böylece, yeni sistemin farkının, tören ve ritüellerle sınırlı olmadığı, devletin baştan aşağıya yeniden yapılandırılacağı belli oldu. Zaten bu konuda şüphesi olanlar için Erdoğan açıkça, “Devletin hücrelerine kadar gireceğiz.” demişti. Cumhuriyet’in yıkıldığı konusunda artık bir şüphe yok. Ancak, yerine nasıl bir sistem geldiğine dair aynı şeyi söylemek mümkün değil. Evet, devletin başında tek bir adamın olduğu kesin, ancak, yeni yapılanmanın siyasal terminolojide nasıl tanımlanacağına bir türlü karar verilemedi.  Ana muhalefet partisi CHP sözcüsü, seçimin hemen ertesinde, “sandıklı diktatörlük” olarak nitelendirdi, ‘tek-adam’ rejimini. Aynı gün, başka bir CHP’li (Prof. İbrahim Kaboğlu) “..getirilenin (rejimin) ne olduğundan çok ne olmadığının saptanması öncelikli ve daha önemli” diyerek yeni sistemin ‘başkanlık’ olmadığını, onun ancak “Monokrasi” (anayasa yerine tek kişinin ütünlüğü) olarak adlandırılabileceğini ileri sürdü. Başka bir köşe yazarı, bir süredir Batı’nın politik yorumcularının da kullandığı, “Erdoğanizm“le açıklamaya çalıştı, yeni rejimi. Burada sadece bir kaç örnek verdiğim “adını koyma” çabaları, gerçekte 24 Haziran sonrası ortaya çıkan bir sorun değildi; AKP, hükümete geldiği 2002 yılından beri tanımlamalardan kaçan, ya da siyaset bilimcilerin adı üzerinde bir türlü anlaşamadıkları bir iktidar kurmuştu.

AKP’nin kurduğu rejimin adları

Geriye doğru, 24 Haziran öncesine, şöyle bir göz attığımızda, rejimin adını koymak amacıyla yazılmış onlarca analiz yazıları görüyoruz çeşitli yayınlarda. Bu yazılarda, AKP iktidarını tanımlamak için kullanılan kavramların çeşitliliği ve birbirleri arasındaki kuramsal farklar, deneyimlediğimiz iktidar yapısının temel pratiklerini de herkesin farklı gördüğüne işaret ediyor. Körlerin, elledikleri bölgeye göre, el yordamıyla bir fili tanımlamasında olduğu gibi, adeta mitolojik bir yaratıkla karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz. İşte AKP iktidarına verilen adlardan bazıları:

“Darbe düzeni”

“Otoriter demokrasi”

“Millet faşizmi”

“Alaturka faşizm”

“Üçüncü sınıf demokrasi”

“Otoriter rejim”

“Guguk rejimi

“Dikta rejimi

“Dinci faşizm”

İslamcı diktatörlük”

Mafyalaşmış devlet”

“Kara faşizm”

Dev­let­leş­miş kö­tü­lük” 

Dinbaz tek adam rejimi”

“Baskıcı  totaliter”

siyasal İslamcı’ soslu gangsterlik”

“Türk tipi başkanlık”

“A la Turka yönetim modeli”

“Seçimli otokrasi”

Bütün toplar Erdoğan’a’ sistemi”

Bu kavramların,  Türkiye’nin önde gelen aydın ve düşünürleri tarafından, iktidarın politik karakterine teşhis koymak, yavaş yavaş dönüştürülen devletin yapısının siyasi literatürde tanımlaması amacıyla analiz edilip yazıldığı düşünüldüğünde, tanılar arasındaki farklar, yanıt bulmak bir yana, sorunu daha da derinleştiriyor. Neden AKP rejimini tanımlamakta bu kadar zorluk çekiyoruz?

AKP’NİN KURDUĞU REJİM NEDEN TANIMLANAMIYOR?

Mitolojide Deniz Tanrısı Poseidon’un oğlu Proteus, denizin hareketliliği ve değişkenliğinin bir ifadesi olarak, sürekli hareket halinde olan, hızla yer değiştirip, farklı şekillere bürünebilen bir ‘organizma’yı imler. Bu kökten gelen “protean” sözcüğü İngilizce’de, dönek tabiatlı, her kalıba girebilen, uyum gösterebilen, çok yönlü anlamlarını karşılar. “Protean Self” (*) başlıklı kitabında Robert Lifton, çağdaş toplumlara belirsizliklerin damgasını vurduğu günümüzde, toplumun bir üyesi olarak  (post) modern insanın benliğinin de, bir tür savunma reaksiyonunu devreye sokarak, ‘akışkanlaşmasını’, ‘çok yönlü’ olmasını, koşullara uyum sağlamaya çalışırken sürekli ‘şekil’ değiştiren karakterini irdelemek amacıyla “Proteus Mitosu“nu kullanır. Durum nasıl bir rolü gerektiriyorsa ona bürünebilme rahatlığını, bukalemumsu var oluşu ‘protean’ sözcüğüyle anlatır. Dünyadaki postmodern yapılanmanın Türkiye’deki bir versiyonu olarak AKP’ye, onun siyasi çizgisi ve şemsiyesi altında topladığı kitleye baktığımızda Lifton’un tanımladığı ‘protean’ karakterleri kolayca tanıyabiliyoruz.

İlk olarak ‘Muhafazakar demokrat’ kimliğiyle ortaya çıkan AKP, ilk yıllarda buna uygun olarak, ‘mağdur’ Müslümanların sosyal-kültürel özgürlüklerinin kazanılması üzerinden bir söylem geliştirmişti. Bu zeminde, karşıtlarını (Başta vesayetçi Kemalistler) belirlemiş ve toplumda sosyal ve kültürel özgürlükler zemininde yatay değişimleri öne çıkaran  bir politik taktik izlemişti. Arap Baharı’yla birlikte vurgu, İslam dünyasına doğru kaymış, ABD’nin Orta Doğu politikalarına da uygun olarak, kendini bir bölge gücü ilan etmiş ve Kuzey Afrika’daki değişim rüzgarını ardına almaya çalıan, ‘medeniyetçi’ bir çizgiye girmişti. (Neo-Osmanlıcılık) Sonra, Gezi Olayları ve 17-25 Aralık süreciyle birlikte yine bir değişim geçirerek, “yerli ve milli” olduğunu ilan etti. Kalın bir fırçayla genel hatlarını vermeye çalıştığım AKP’nin bu dönüşüm dönemleri arasında daha bir dizi değişim aşamaları, gidip gelmeler saptamak mümkün; ‘Kürt Açılımı’ politikasıyla sol (“Kullanışlı aptallar”) ve Kürt siyasi hareketlerini peşine takması, hemen akabinde, MHP’yi yedekleyerek “son terörist ölünceye kadar savaş..” çizgisine atlayıvermesi gibi.. Görüldüğü gibi, bu değişimlerin her birinin aynı anda bir arada yürütülemeyecek kadar farklı siyasi dinamikleri, karşıtlık ve birliktelikleri var. İktidardaki bir parti olarak AKP’nin gündeme getirdiği bu stratejik değişimlere rağmen girdiği bütün seçimleri kazanması, doğal olarak, bu başarısının “sırrı” nedir, sürekli siyasi çizgisi değişen bir partinin nasıl olurda oy ve destek tabanında bir değişiklik olmaz, soruları çevresinde tartışmaları sürekli yaşadık ve yaşıyoruz.

Belki de bu soruya yanıt verirken bizi yanıltan, AKP’nin politik çizgisinde sürekli gündeme getirdiği değişimler üzerine fazla vurgu yapmamız ve gelişmeleri bu temelde analiz etmeye çalışmamızdı. Onun yerine, bu dönüşümlerine rağmen, AKP’nin ülke gündemine enjekte etmeyi başardığı asıl-ana hedefi nedir, sorusuyla bu sırrı çözebilir miydik? Bu kulvarda bugünden  geriye doğru ilerlersek , gerçekte AKP’nin, sürekli değişen çizgisine rağmen ana hedefine doğru yürüyüşünde ciddi bir sapma yapmadığını ya da geçici yoldan çıkmalar, duraksamalar, teklemeler, hatta geri adımlar olsa bile, yine ‘şekil’ değiştirerek ana güzergahına geri döndüğünü daha açık görebiliriz. Buradan, AKP’nin başından beri gizli tek bir gündemi vardı ve bunu kurnazca yaşama  geçirdi sonucunu mu çıkarmalıyız? Tamamıyla değil. Evet, bir vizyonu/misyonu vardı AKP’nin, ama süreç içinde bu ana damar korunarak göreceli olarak değişti. Başka bir deyişle, iskelet değişmedi, üzerine yavaş yavaş eklelen kas ve etlerle birlikte gövdenin şekli-görüntüsü değişti sadece. Bu süreçte, Erdoğan’ın yol arkadaşlarını birer birer safra gibi atması, parti içindeki karşıtların iskelete karşı çıkmalarından değil, üzerine yerleştiren gövdenin şekliyle ilgili veya bu  gövdeyi kontrol etme konusundaki fikir ayrılıklarındandı.

Erdoğan’ın 24 Haziran’da yasallaştırdığı “istibdat” rejimini ilk günden planladığını ileri sürmek zor. Ancak, gerçekleştirebileceğine inanmasa bile bunun hayalini kurduğunu düşünebiliriz. Bu düşün gerçekleşmesinde, AKP’nin “kutsal yürüyüşü”nün önünü açanın ise,  içte (muhalefetin basiretsizliği) ve sınır ötesinde (ABD’nin Orta Doğu politikaları) ortaya çıkan koşullar olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Şöyle de diyebiliriz, Erdoğan daha baştan, arzu ettiği durağa gelince “tramvay”dan ineceğini açıkça dile getirmişti, ama o bile böylesine rahat bir “yolculuk” yapacağını, “servisin” böylesine dört dörtlük olacağını tahmin etmemişti.

Muhalefetin basiretsizliği ya da AKP’nin başarısı

Ana akım muhalefet partilerin, iktidara geldiği ilk günden beri AKP hükümetine karşı tutum ve eylemleri belirsiz, ikircimli ve kararsız bir çizgi izledi. (Şüphesiz bunda, kendilerinin de ülkenin geleceğiyle ilgili geçerli bir projeleri olmamasının payı vardı.) Daha ilk günden tehlikeyi görenler vardı, ama bunun karşısında AKP’nin Türkiye siyasetine girişini yeni bir cumhuriyetin müjdesi olarak değerlendirenler, hatta ikinci defa seçildikten sonra attığı adımları, “devrimsi” olarak değerlendirip, “ileri demokrasi” düşleri kuranlar çoğunluktaydı. Gerçekte, en geniş yalpaze altında muhalefeti birleştiren ortak payda, politik bir parti olarak AKP’nin adının koyulamaması ve -bu nedenle- ilk günden değiştirmeye başladıkları devlet ve toplumun yapısının bugünkü aşamaya gelebileceğini öngörememeleriydi.

Bu basiretsizliğin ana faktörlerinden biri de, AKP’nin, o güne kadar bildiğimiz, deneyimlediğimiz siyasi partilerin karakter ve yapısına uymaması geliyordu. AKP, bilinen anlamda bir siyasi bir parti değildi. Dayandığı ana bir toplumsal katman veya sınıf yoktu. Tüm kesimlerden destek alabilen bir kitle partisiydi. Bu, tüm ülkeyi kucaklamak için yola çıkmasından, herkesin sorunlarını çözmeye aday olmasından değil, ‘misyon’unun belirlediği karakterin örgütsel yapısına yansımasındandı. “Eski’yi yıkmak için geldik” gibi muğlak ama etkili bir söylemle ulaştı kitlelerin her kesimine, şeriat beklentisi içindeki tarikatlardan, sosyalizm düşleri kuran sola kadar. Var olan ‘sistem’den hoşnut olan zaten yoktu ülkede. Bu bağlamda, ‘eski’den kurtulmak başat ve ortak motivasyondu. Ne ki, AKP’ye destek verenler arasında, bırakın ‘eski’nin yerine ne gelecek sorusuna net bir yanıt verilmesini,  ‘eski’nin nasıl tanımlandığı ve bunların kimler olduğu konusunda bile bir görüş birliği yoktu ilk yıllarda. “Hele bir eskiden kurtulalım!” eğilimi, herkesin kendi politik pozisyonundan gördüğü gibi ‘eski’yi anlamdırarak, AKP’yle hedeflerinin, en azından bu geçiş döneminde aynı olduğunu düşünmesinin koşullarını yarattı. Sol da bile bu temelde umutlar belirdi, solun yolunun açıldığı yorumları yapıldı. İslamik bir kökenden geldiği ve demokrasiye bakışları açık olmasına rağmen, ülkenin zaten yüzde 90’nın üzerinde Müslüman olması, bir de onları dinleyelim düşüncesi, AKP’nin arkasındaki gerçek güçlerin sorgulanmasını engelledi, ülkede giderek siyasallaşan İslamın gücü önemsenmedi. AKP’nin dönem dönem, ülkedeki gündem ve kamu oyunun eğilimlerine göre politik çizgisini değiştirmesi de gerçek amacının görülmesini, bu itibarla gerçek renginin ortaya çıkmasına bir engeldi. Maç anında kalelerin yerlerinin sürekli değiştirilmesi gibi, bir türlü kimin nereye gol attığı belli olmadı o yıllarda. Oysa değişmeyen bir şey vardı; o da AKP ve onun başındaki Erdoğan’ın ana hedefi olan rejim değişikliği. Toplumdaki itirazların düzeyine göre AKP’nin çelişkili, tutarsız kararlar alması, hedeflerine varabilmek için yaptığı manevralardan başka bir şey değildi. Bu uğurda, geri adımlar atsa bile hemen akabinde farklı bir yoldan aynı hedefe yüzünü çevirmeyi başardı. Bir adım geri atsa bile, ardından iki adım ileri atmayı her zaman başardı. Bunun en bariz örnekleri, vesayetin kaldırılma iddiası ve Kürt sorununu biz çözeceğiz anlatıları ve bu temeldeki pratiğiydi..

Bu etmenlerin yanında, sol-liberallerin AKP’ye sunduğu kuramsal destekle AKP’nin gerçek siyasi karakterini saklamasında bir etken olmasının da altı kalın bir çizgiyle çizilmeli. Hatırlarsak, bir türlü içi doldurulamayan “ileri demokrasi” kavramı dillerden düşmüyordu o günlerde. Nedir bu, diye soranlara ise, yanıt yerine, “statükocu”, “darbeci” suçlamaları getiriliyordu.

***

AKP, başından beri, siyasi rejimi değiştirmek, kendi dünya görüşüne uygun yeni bir nesil yaratmak, toplumu tepeden tırnağa yeniden yapılandırmak ve kendi İslamik görüşleriyle öreceği bir kültürel hegemonya yaratma hedeflerini açıkça ilan etmiş özgün bir partiydi. Erdoğan ve diğer parti yöneticilerinin yeri geldiğinde vurguladıkları gibi, bir ‘dava’ uğruna geldi AKP. Bir ‘dava’ partisiydi başından beri. Evet, bu ‘dava’nın ne olduğu konusunda belirsizlikler vardı bazıları için, ancak Erdoğan ve onun çevresindekiler için açıktı hedefler; bu ‘dava’nın ne olduğu bugün artık çok açık; lider-parti-ülke düzleminde organik bir yapılanma ve özdeşlik kurmak. AKP’nin bu yolda stratejik başarısı, bir gecelik darbeyi, 16 yıla yayarak gerçekleştirmesiydi.

Bugün artık bildiğimiz anlamda Cumhuriyet, tırnak içinde tanımlayabileceğimiz bir demokrasi bile yok. Sonunda, AKP iktidarının ne olmadığı zemininde bir görüş birliğine vardık. “Yeni rejimin adı ne?” sorusu ise, hala havada asılı duruyor.

________________

(*) The Protean Self: Human Resilience in an Age of Fragmentation, Robert Jay Lifton

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 2 =