Örnek olmak

PAYLAŞ

Roma M.Ö.II. yüzyılda yani çöküş döneminin eşiğinde çok uzun sürmeyen pırıltılı bir dönem yaşadı. O dönemde Romalılar tüm Akdeniz’e egemen oldular. Artık Roma zenginliklerle ve zaferlerle başı dönmüş insanların ülkesiydi. Ne var ki bu iyilik biraz da ölüm iyiliğine benziyordu. Yüzyılın ilk çeyreği büyük atılımlarla geçti. Özellikle kent düzeninde ve tarımda büyük yenilikler yapıldı. Romalının pek de uyuşamadığı, en başarılı dönemini çok geride bırakmış olduğu ticaret ruhu dirilir gibi oldu. Romalılar yeni gemilerle ticaret filolarını genişlettiler. Bu dönem yunan kültürünün Roma’yı tam anlamında etkisi altına aldığı bir dönemdir. Zengin aileler çocuklarına yunanca öğretmenleri tuttular. Yunan felsefesi kafaları yeni sorunlara yöneltti. Romalı aydınlar eskiden pek ilgilenmedikleri siyaset kuramlarını tartışır oldular.
O sıra İhtiyar Cato adıyla bilinen Marcus Portius Cato adlı bir komutan Roma’da büyük güç kazandı. Utica’lı Cato diye de bilinen bu kişi cimriliğiyle ve dürüstlüğüyle ünlüydü. O bir Stoa’cı olmakla övünür, düşündüğü gibi yaşamaya ve yaşadığı gibi düşünmeye özen gösterirdi. Her Stoa’cı gibi o da örnek kişi olarak anılmak isterdi. İhtiyar Cato yunan kültürünün Roma’da hızla yayılıyor olmasından tedirgindi. Bu gidişle roma kültürü yunan kültürünün altında ezilip yokolacaktı. Her zaman böyle olmuştur: kültürler birbirlerinden alabildiğine etkilenirler ve güçlü kültürler daha az güçlü kültürleri derinden etkilerler. Ama hiçbir kültür bir başka kültürün yerine geçebilecek, onu silip atabilecek güçte değildir. Kültür dönüşümleri insanlığın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Bunun önüne geçmek devlet adamlarının da başka birilerinin de gücünü aşar. Ancak o günün koşullarında İhtiyar Cato bunu bilemezdi, ama yaşam ona bu gerçeği öğretti. Evet, İhtiyar Cato yayılan yunancı eğilim karşısında tedirgindi ancak bu gelişim onun engelleyebileceği kadar zayıf bir gelişim değildi. Asker ruhlu İhtiyar Cato’nun asıl tedirginliği biraz da şuradan geliyordu: o, özgürlüğü zamanın elverdiği çerçevede enine boyuna tartışan helenciliği en büyük kötülüklerin kaynağı olarak görüyordu. Lüksün ve eğlence tutkunluğunun temelinde de bu anlayış olmalıydı. Ne var ki İhtiyar Cato bir zaman sonra bu akışın önüne geçemeyeceğini anladı, yaşamının son dönemlerinde yunanca öğrenmeye koyuldu.
Plutarkhos Roma’da yunan etkisinin yayılmasıyla ilgili bir olaydan sözeder. İhtiyar Cato’nun yaşlılık günlerinde Stoa’cı filozoflar Karneades ve Diogenes Roma’ya giderler. Özellikle Karneades güzel konuşmasıyla, inceliğiyle, derin kültürüyle Romalıları derinden etkiler, pekçok kişiyi kendine hayran bırakır. Bütün Roma kenti onun üstünlüğünü konuşmaktadır. Plutarkhos bu konuda şunları söyler: “Eşsiz bir bilgin olan bir Yunanlının geldiği, bu kişinin tüm insanları büyülediği ve kendine bağladığı, genç insanlara büyük bir bilim aşkı aşıladığı, gençlerin tüm öbür zevkleri ve öbür uğraşları bir yana bırakıp bir tür felsefe heyecanına kapıldıkları her yerde konuşuluyordu. Tüm Romalılar bu işten çok memnundular, çocuklarının yunan edebiyatı araştırmalarına yöneldiğini ve bu eşsiz insanları tam bir açlıkla araştırmakta olduğunu görmekle mutluydular.”
Yunan kültürünün Roma’da yayılması elbette iki Yunanlının Roma’ya gitmesiyle olmamıştır. Ancak bu iki Yunanlının Roma’ya gidişi bu yayılmayı kökleştirmiş ve daha anlamlandırmış olabilir. Genelde eğitimin temel sorunlarından biri eğiticinin eğitenlere örnek olması sorunudur. Bu örnek olma elbette yalnızca bilgi birikimiyle ya da güzel konuşmayla sağlanabilecek bir iş olamaz. Onda onlar kadar büyük belirleyicinin iyi bir kişilik yapısı olduğunu söyleyebiliriz. Besbelli Karneades tam anlamında yetkin bir kişilik olmakla Romalıları etkilemiştir. Romalılar yetkin bir kültürün insanı hangi konumlara getirebileceğinin somut örneğini görmüşlerdir. Plutarkhos’un “filozof-akademisyen” diye nitelendirdiği Karneades Roma’ya gitmeseydi de Romalılar yunan kültürünün etkisinde kalacaklardı. Ama bir kültürün bir insanı nereye kadar dönüştürebileceğini gözleriyle görmeleri elbette çok önemliydi.
Bendeniz öteden beri her köşe başında bir üniversite açılmasına sıradan bir aydın ve emekli bir öğretmen olarak inatla karşı çıkıyorsam bundandır. Bir bilim adamı yetiştirmek zeytin ağacı yetiştirmekten daha kolay bir iş değildir. Bu her şeyden önce bir bilgi sorunu, onun yanında bir kişilik sorunu ortaya koyar. Bilim adamı yetiştirecek kişilerin gerçek anlamda bilim adamı olmaları gerekir. Yoksa insanlara zarar verirsiniz, bilime zarar verdiğiniz gibi ülkeye de zarar verirsiniz. Zaman zaman gazetelerden falanca bilim adamı şunları yaptı diye bilgiler alıyorsak bu bizim külahı önümüze koyup düşünmemizi gerektirir.

CEVAP VER