Romanla meşhur olamayan feminizme dokunsun, yeter!

Ancak meraklı edebiyat okurlarının tanıdığı bir yazarken, sadece bir satırlık lakırdıyla, bir gecede meşhur olabilmek mümkün müdür? Evet! Eğer, feminizme dokunacak bir laf ederseniz, dile düşmeniz ân meselesidir. Kanadalı romancı, yazar, akademisyen David Gilmour‘un, eh fena sayılmaz denilecek kertede okuru vardı, onlar tarafından tanınıp biliniyordu. Ama, yazarın bağlı bulunduğu Amerikan yayınevi Random House‘ın dergisi Hazlitt’te yayınlanan bir söyleşisi ardından onun kitaplarını okusun okumasın Kanada ve ABD’de hemen herkes üzerinde konuşur oldu. Kadın hakları savunucuları-feministler başta olmak kaydıyla dünyanın hâlinden memnun olmayan kim varsa, Gilmour’a verdi veriştirdi. Kuzey Amerika’daki basının en değerlisi bilinen The New York Times‘dan, Globe and Mail‘e kadar birçoğu konuya haber, yorum, değerlendirmelerle sayfa-sütun açar açmaz, Gilmour son zamanların internette en çok tıklanan yazarı oldu; şöhret demek işte bu kadar yakındı. Ne demişti Gilmour, ¨Kadın yazarlara Toronto Üniversitesi’ndeki edebiyat derslerimde yer vermiyorum, onları beğenmiyorum!¨ diye bir söz sarf etmişti.

Bir edebiyatçının ¨Ben kadın yazarları beğenerek okumuyorum, onları tutmuyor, yazdıklarını inandırıcı bulamıyorum¨ gibisinden bir söz söyleme hakkı var mıdır, yok mudur diye edebiyat kulislerine muammalı bir soru, şu günlerde, pattadanak düşüverdi. Eylül ayı ortasında yayımlanan Hazlitt edebiyat-kitap dergisinde roman yazarı Gilmour, ¨Kadın yazarların kitaplarını derslerimde anlatmaya ilgi duymuyorum, anlatmıyorum. Virginia Woolf, kadın olarak ilgilendiğim tek yazardır ve onun salt bir hikâyesini derslerimde gösteririm. Çinli yazarları ve kadın yazarları dikkate almıyorum. Benim için Çehov, Tolstoy, Proust, H.Miller gibi yazarlar vardır. Öte yandan Kanadalı yazarlara da yer vermiyorum¨ demiştir. Harmanlayarak çevirdiğimiz bu sözler üzerine Kıyamet kopmuş bulunuyor. Bu lakırdılarının ardından Gilmour bir gecede uzlete düşen insan olmuş, en yakın dostları dahi şimdi sırt dönmüştür.

Pink Floyd’un gitaristi, İngiliz müzisyen David Gilmour’la isim benzerliğinden dolayı sık sık adı karıştırılan, 65 yaşındaki Kanadalı yazarın açık yüreklilikle söylediği bu sözler üzerine, içine düştüğü hâli hazırdaki durum Reklam ve Halkla İlişkiler açısından iyi bir ataktır; dikkatleri üzerine çekmiştir. Ola ki kitaplarına merak gösterip alanlar çıkacak, biraz satışı artacaktır. Aslına bakılırsa Gilmour’ın kitapları öyle yabana atılacak romanlar değildir. Yazar şimdiye kadar sekiz roman yayımlamış, bunlardan birisiyle Kanada’nın Kraliçe II.Elizabeth tarafından ülkeyi temsilen atanmış Genel Valisi adına her yıl dağıtılan edebiyat ödülünü 2005’de kazanmıştır. Ufak tefek ödülleri de buna eklerseniz, diğer kısa hikâyeleri, gazete-dergi yazıları, editörlük yaşamı ve geçimini Toronto Üniversitesi’nde edebiyat dersleri vererek elde ettiğini de dikkate aldınız mı, işte mütevazi bir yazar karşısınızdadır.

Lakin Gilmour, bu sessiz sedasız mutlu yaşamında bir son dakika hatası yapıp öylesine bir bam teline dokunmuştur ki, yaraya tuz basmak misalidir bu, ya bundan sonra sözleriyle yükselecek yahut tepe taklak düşecektir. Düşecek görünüyor, zira feminizmin belden aşağı vuran boksuyla karşılaşmıştır. Kadın okurlar hop oturup hop kalkmakta, ¨Gilmour mu, bir daha elime almam!¨ demektedir. Gilmour, bugünkü kitap okurunun üçte ikiden fazlasının kadın olduğunu, bu kadın okurlar içinde de büyük çoğunluğun feminizme açık bulunduğunu galiba unutmuş bulunuyor; bu anlamıyla halkla ilişkiler dersinden hocamız, sıfır almıştır. Bülbülün çilesi dilidir misali, Gilmour bundan sonra ya özür dileyecek, kabuğuna çekilecek yahut ¨Evet, roman ve edebiyat erkeklerin işidir, kadınlar elin hamuruyla işimize karışmasın¨ diye yorumlanan sözlerini savunmaya devam edecektir.

Gilmour’ın cinsiyet ayrımcısı ve yabancı düşmanlığı içinde olduğu, bir tür ırkçı sayılması gerektiğini söyleyenlerden hızını alamıyanlar ise, bu da yetmez diyerek, yazarı faşist, şovenist, beyaz adam romanlarına önem gösteren bir neo-Nazi ilan etmeye kadar suçlamayı vardırmıştır. Bir katil demedikleri kalmıştır. Gilmour’ın sözlerinde kadın yazar vurgusu yer almasaydı, bu kadar suçlama altında kalmıyacağını düşünenler de vardır ve onlar, ¨Ne vardı sanki! Feministleri karşısına almaya gerek duydu¨ demektedir. Ona arka çıkmak da şimdi düşmanı feminizm olduğundan kolay iş değildir, hani! Bu savunuyu Globe and Mail gazetesinin kadın yazarlarından Margaret Wente üstlenmiş görünüyor, geçenlerde ¨Gilmour zararsız, budalaca korunaksız kalmış bir adamdır¨ diyor, böylece vurmayın abalıya diye ricada bulunuyordu. The National Post gazetesinde Barbara Kay ise yazarı provakatif ve haşarı sözcükler harcayıp edebiyat üzerinde insanları düşündürmek isteyen bir tür feylesofa benzeterek, durumu hafifsememizi istiyordu; biz çoktan hafifsemekteyiz, ancak feminist dünyaya gel de bunu anlat diyenler de hemen çıktı.

İngilizlerin ilk gazetecisi sayılan, şair ve romancı 17 yüzyıl sonlarında yaşamış Joseph Addison‘ın, ¨Meşhur olmak isteyen her yazar azıcık okuruna haraç vermek zorundadır¨ dediği zaman, haracın niteliğini açıklamıyordu. Duruma göre değişir, haracın bedeli! Üstad Cenap Şâhabettin‘in de buna benzer bir sözünü sisli kalmış hafızamızdan çıkarıp, hatırlıyoruz: ¨Üdebanın edebiyatta şöhret kazanması için okurun sırtını okşaması lüzumludur¨ diyordu. Gilmour bir çuval inciri berbat mı etmiştir, yoksa bilmeden attığı bir taşla iki kuş mu vurmuştur, bunu bugünden görmesi zor! Fakat sözlerini dikkate almak da gerekiyor. Ben kendi hesabıma kadın yazarların kitapları diye bir ayrım yapmıyor olmakla beraber, Türk Edebiyatında Füruzan, Peride Celal, Kerime Nadir, Nezihe Arız, Halide Edip, Latife Tekin, Güzide Sabri gibi isimleri defa defa okumakla yetinmeyip yenilerini bulmaya çalışırken biraz Tatar Ağası gibi yaya kalıyorum. Öyle ya, kitaplık envanteri çıkaracak olsam erkek yazarların raflarımda daha çok yer aldığını da dürüstçe söylemeliyim. Üzerinde durup düşünülmesi gereken bir durum bu ve hiç söylenmese daha iyi olacak bir son sözü daha baştan söyleyen, tokatı basmaya hazır bir feminist öfkeyle ateşe körükle gitmemeli diye Gilmour’ın yeniden yorumlanmasını diliyorum.

Sonra da aklıma, Latince’de kullanılan bir deyiş geliyor ki şimdi harcamadan duramıyorum.
Tuas res tibi habeto, diyor Latinler, Roma Hukuku’nda, yani kendine ait ne varsa kendine sakla…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.