Ruşen Çakır’la Koalisyon Denklemi

PAYLAŞ

Seçmen 7 Haziran’da sandığa iradesini yansıttı ve oluşan tabloda hiçbir partiye tek başına iktidar şansını vermedi. AKP’nin 13 yıllık tek başına iktidarı sona erdi ermesine ama 292 milletvekiliyle mecliste çoğunluğa sahip olan muhalefetin üzerine düşen görevi layıkıyla yapıp yapmadığı konusu fazlasıyla şüpheli. Seçim kampanyalarını ağırlıklı olarak AKP karşıtlığı üzerine kuran CHP, MHP ve HDP daha ilk sınavlarında, yani Meclis Başkanlığı seçimlerinde ortak bir aday üzerinde uzlaşmayarak başkanlığı AKP adayına sunmuş oldular. Böylelikle, erkler ayrılığını güçlendirebilecek ve tek parti güdümünden çıkarabilecek tarihi bir fırsat kaçırılmış oldu. Peki, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüzde 60’lık blok olarak tabir ettiği muhalefet kanadı neden ilk sınavında çöktü? Üç parti neden çoğunluğu ellerinde bulundurmalarına rağmen AKP adayına karşı ortak bir adayı meclis başkanı olarak seçemediler?

Gazeteci Ruşen Çakır, bu durumu şöyle açıklıyor:

“Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabir ettiği yüzde 60’lık bir bloğun aslında olmadığı ortaya çıktı. Burada sorumluluk büyük ölçüde MHP’nin üzerine yıkılmak isteniyor ancak serinkanlı düşünüldüğünde bunun sadece MHP’nin işi olmadığını, CHP’nin de ciddi payı olduğunu kabul etmek lazım. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekmelettin İhsanoğlu’nu MHP’yle birlikte çatı adayı olarak benimseyen ve onun için kampanya yürüten bir CHP bugün aynı kişinin MHP’den milletvekili olduğu için meclis başkanı olmasını nedense istemedi. Daha adaylar belli olmadan bunu gündeme getirebilirdi, cumhurbaşkanı yapılamayan İhsanoğlu’nun bari meclis başkanı yapılması fikrini CHP ortaya atabilirdi ve bu durum çok da şaşırtıcı olmazdı. Buna HDP destek verir miydi, bilmiyorum ama bu seçenek olabilirdi. Burada Deniz Baykal’ın erken davranıp, adaylığını bir şekilde dayatmasının etkisi olmuşa benziyor.”

Meclis Başkanlığı seçimlerinden sonraki tablo, özellikle de MHP’nin hiçbir şart altında HDP’nin içeriden ya da dışarından desteklediği bir koalisyon içinde olmayacağını belirtmesi bundan sonrası için üç seçeneği zorunlu kılıyor: AKP-CHP koalisyonu, AKP-MHP koalisyonu ve erken seçim. Peki, bugünkü tablo hangi seçeneği gösteriyor? Ruşen Çakır, “Ben başından beri AKP-MHP koalisyonunun en kolayı, AKP-CHP koalisyonunun ise en makulü olduğunu düşünüyorum” diyor ve şunları ekliyor:

“An itibariyle bir AKP-CHP koalisyonu ihtimali daha güçlü. Devlet Bahçeli de “Hadi siz kurun” dedi ama Bahçeli’nin AKP-CHP koalisyonunu telkin ediyor olması, AKP-MHP koalisyonunun tamamen devre dışı kaldığı anlamına gelmiyor. Bu ihtimal hep var çünkü CHP ile AKP’nin koalisyon kuramaması halinde diğer seçenek AKP-MHP koalisyonu. Ama bu ihtimalde Bahçeli’nin eli daha da kuvvetlenecek ve daha da zor şartlar öne sürerek pazarlık sürecinde elini yükseltebilir. Tabi bunun sonucunda hükümetin kurulamama durumu olabilir ama bence bu durum düşük bir ihtimal. Yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi bir erken seçime Kasım ayı sonu itibariyle gidilebilir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın süreç üzerindeki etkisi ve ağırlığı yadsınamaz bir gerçek. Erdoğan’ın bir erken seçim istediği ancak Ahmet Davutoğlu’nun koalisyonu denemek istediği kulislerde tartışılıyor. Erdoğan’ın süreci geciktirme gücü var mı? Davutoğlu, Erdoğan’a rağmen bir koalisyon sürecini yürütebilir mi? Erdoğan ve Davutoğlu’nun istekleri neden birbirinden farklı?

Ruşen Çakır, “Erdoğan, tercihinin erken seçimden yana olduğunu çok vurguluyor ama ben bunun bir blöf olduğunu düşünüyorum” fikrini öne sürüyor ve şu ifadeleri kaydediyor:

“Davutoğlu’nun koalisyon istediği kesin çünkü koalisyon sayesinde bir anlamda Erdoğan’a bağımlılığı da azalacak. Şu haliyle tek başına iktidar olan bir AKP’de Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok fazla vesayeti altında. Koalisyon olursa Davutoğlu’nun Erdoğan’a karşı bağımsızlığının kesinlikle mümkün olmasa da özerkleşmesi sağlanabilir. Tayyip Erdoğan’ın istemediği bir koalisyonun kurulması mümkün değil ama koalisyon kurulduktan sonra bunu Erdoğan’ın vesayetinden çıkarma ihtimali zamanla oluşur. Erdoğan’ın elinde çok büyük güçler var ve kendisine rağmen bir süreç yürütülürse bunları kullanır.”

Kıymetli gazeteci Ruşen Çakır’la Meclis Başkanlığı sürecinin ortaya koyduğu tabloyu, olası koalisyon denklemindeki değişkenleri, erken seçim olasılığını, siyasi aktörlerin rolü ve ortaya çıkacak modellerin Türkiye’ye farklı yansımalarını konuştuk. İşte detaylar…

***

– Meclis Başkanlığı seçiminde yüzde 60’lık blok olarak tabir edilen üç partinin ortak bir aday üzerinde uzlaşamadığını gördük. Neden böyle oldu? Moda tabirle bu üç parti 7 Haziran’da seçmenin verdiği mesajı okuyamadı mı?

– 7 Haziran’da seçmenin bir mesaj verdiğini direkt olarak söylemek pek gerçekçi değil. En azından yaşananlar bunu gösterdi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabir ettiği yüzde 60’lık bir bloğun aslında olmadığı ortaya çıktı. Siyaset, zorluklarıyla karşımıza çıktı. Eskiden “Şunlar AKP’den yana şunlar değil” şeklinde ayırımlar yapmak kolaydı ama şimdi işler daha çok karmaşıklaştı. Burada sorumluluk büyük ölçüde MHP’nin üzerine yıkılmak isteniyor ancak serinkanlı düşünüldüğünde bunun sadece MHP’nin işi olmadığını, CHP’nin de ciddi payı olduğunu kabul etmek lazım. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekmelettin İhsanoğlu gibi bir ismi bir yerlerden arayıp bulup MHP’yle birlikte çatı adayı olarak benimseyen ve onun için kampanya yürüten bir CHP bugün aynı Ekmelettin İhsanoğlu’nun MHP’den milletvekili olduğu için meclis başkanı olmasını nedense istemedi. Elbette kolay değil ama cumhurbaşkanlığı gibi stratejik bir seçimde İhsanoğlu formülünü geliştiren bir CHP, bu dönemde de onun meclis başkanı olarak seçilmesine pek ala razı olabilirdi. Daha adaylar belli olmadan bunu gündeme getirebilirdi, cumhurbaşkanı yapılamayan İhsanoğlu’nun bari meclis başkanı yapılması fikrini CHP ortaya atabilirdi ve bu durum çok da şaşırtıcı olmazdı. Buna HDP destek verir miydi, bilmiyorum ama bu seçenek olabilirdi.

Burada Deniz Baykal’ın erken davranıp, adaylığını bir şekilde dayatmasının etkisi olmuşa benziyor. CHP’lilerin “MHP bizi sattı” hissi çok da anlamlı gelmiyor. HDP bu tartışmaların biraz dışında kaldı ve fazla yıpranmadı ama CHP ve MHP’nin bir ölçüde seçmenlerini hayal kırıklığına uğrattığı düşünülebilir. Yani, bir yıl önce birlikte çatı kuranlar şimdi ayrı evlere çıktılar. Normali de aslında buydu çünkü çatı fikri zorlama ve yalandı. Hatta o dönemlerde bu konuda çok yazı yazıp söylemiştim. İnandırıcı olmadığı için zaten fiyaskoyla sonuçlanmıştı. CHP’nin hala ince siyaset üretme konusunda çok ciddi sıkıntıları var. Mesela, Deniz Baykal’ın seçimden hemen sonra rol çalması, bunu daha da sürdürmesi ve CHP yönetiminin buna karşı hiçbir şey yapamaması bunu gösteriyor. Sonuç olarak MHP’nin ihanet ettiği söylemleri bana çok zayıf geliyor. Burada MHP’yi CHP ile birlikte değerlendirmek gerekir ama şuan zaten işin realitesine gelmiş olduk. AKP, basit bir hesap yaptı; MHP’nin nasılsa HDP’nin destek verdiği hiçbir şeye destek vermediğini, muhalefetten bir ismin ancak HDP’nin desteğiyle seçileceğini bildiğinden kendi adayının seçileceğini öngördü ve bu da tuttu. Demek ki bazen böylesi basit hesaplar da tutabiliyormuş.

-Böylelikle HDP ve CHP’nin Meclis Başkanlığı seçiminden sonra MHP’ye yüklenip, AKP’ye koltuk değneği olduğu iddiasını gerçekçi bulmuyorsunuz.

– HDP’nin eleştirisinin bir mantığı olabilir ama CHP’nin yok. HDP, hiçbir zaman MHP’yle birlikte hareket etmedi ama CHP etti. Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile MHP birlikte çatı kurarken HDP kendi adayıyla çıktı. Sonuçta meclis başkanlığı işini kotaramamak noktasında CHP’nin de bir sorumluluğu olsa gerek…

-MHP’nin mecliste ayak sürüyen bir tutumu var. Meclis Başkanlığı seçiminden itibaren ortaya koydukları tavrı Başkanlık Divanının oluşum süreci ve koalisyon seçeneklerinde de sürdürüyorlar. MHP’nin şuan siyaseti tıkayan bir görünümde olması bir olası erken seçimde seçmen iradesine nasıl yansıyabilir?

– Bilemiyorum. Bu konuda çok değişik spekülasyonlar yapılıyor; olası bir erken seçimde MHP bu yüzden oy kaybeder diyen var, MHP’liler de aksine artıracaklarını söylüyorlar. Bu tür meselelerin seçime tabi ki etkisi olur ama esas belirleyici konular bunlar olmaz. MHP, belki bir kaç ay sonra elinde olamayacak olan oyun kuruculuk ya da oyuna yön verme imkanlarını sonuna kadar kullanıyor. Yarın bir AKP-CHP koalisyonu kurulursa MHP ne yapabilecek? Devlet Bahçeli, Ahmet Hakan’a verdiği röportajda ana muhalefet olmak istediklerini söylemiş. Ana muhalefet olsalar bile 80 milletvekiliyle ne yapabilirler? Hele bir de AKP-CHP koalisyonunun bazı icraatlarına HDP’nin de destek verebileceğini, birlikte Anayasa yapabileceklerini düşünürsek, MHP hükümet ortağı olmadığı sürece etkisi çok düşük olacak bir parti konumunda. Bugünler MHP’nin kendini gösterme ve siyasete damga vurabilme günleri ama bu durum çok uzun sürmeyecek. Bir süre sonra MHP geri plana itilecek, bunu böyle görmek lazım…

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın süreç üzerinde bir ağırlığı ve diğer cumhurbaşkanlarına göre farklı bir anlayışı var. Hükümeti kurma görevini henüz Davutoğlu’na vermedi ve Başkanlık Divanının oluşumundan sonra vereceğini belirtti. Erdoğan’a süreci geciktirdiğine dair eleştirileri nasıl okumak gerek?

– Erdoğan’ın süreci geciktirmek istediği söyleniyor ancak bu konuda elinden çok da bir şey geldiğini düşünmüyorum. Çok gecikmeden görevlendirmenin olacağını düşünüyorum ama görevlendirme sonrası bir koalisyonun kurulmasının garantisi yok. Koalisyonun kimler arasında kurulacağı da belli değil ama an itibariyle bir AKP-CHP koalisyonu ihtimali daha güçlü. Ben başından beri AKP-MHP koalisyonunun en kolayı, AKP-CHP koalisyonunun ise en makulü olduğunu söylüyorum ve makul olana doğru bir kayış var. Devlet Bahçeli de “Hadi siz kurun” dedi ama Bahçeli’nin AKP-CHP koalisyonunu telkin ediyor olması, AKP-MHP koalisyonunun tamamen devre dışı kaldığı anlamına gelmiyor. Bu ihtimal hep var çünkü CHP ile AKP’nin koalisyon kuramaması halinde diğer seçenek AKP-MHP koalisyonu. Ama bu ihtimalde Bahçeli’nin eli daha da kuvvetlenecek ve daha da zor şartlar öne sürerek pazarlık sürecinde elini yükseltebilir. Bu bağlamda, AKP-MHP koalisyonu ihtimalinin devre dışı kaldığını düşünmek gerçekçi değil. Çok gecikmeden koalisyon sürecinin başlayacağını ve nereye varacağını göreceğimizi düşünüyorum. Tabi bunun sonucunda hükümetin kurulamama durumu olabilir ama bence bu durum düşük bir ihtimal. Yine de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi bir erken seçime Kasım ayı sonu itibariyle gidilebilir.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir erken seçim istediği ancak Ahmet Davutoğlu’nun koalisyonu denemek istediği çok tartışılıyor. Sizce, böylesi bir görüş ayrılığı var mı, var ise koalisyon görüşmelerine nasıl yansır?

– Evet, görünüş böyle. Davutoğlu’nun koalisyon istediği kesin çünkü koalisyon sayesinde bir anlamda Erdoğan’a bağımlılığı da azalacak. Şu haliyle tek başına iktidar olan bir AKP’de Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok fazla vesayeti altında. Koalisyon olursa bunun kendi içinde bir takım protokolleri olacak, gereklilikleri ortaya çıkacak ve bu durum Davutoğlu’nun Erdoğan’a karşı bağımsızlığının kesinlikle mümkün olmasa da özerkleşmesini sağlayabilir. Bir diğer husus da şu; erken ya da tekrar seçime gidilmesi durumunda AKP’nin yine Davutoğlu’nun liderliğinde gideceği yüzde yüz kesin değil. Kasım ayında bir seçim kararı alınırsa ve Cumhurbaşkanı Erdoğan 7 Haziran başarısızlığının faturasını Davutoğlu’na keserse, parti kongresinde Davutoğlu’nun değişmesi pek ala gündeme gelebilir. Dolayısıyla, Davutoğlu’nun tercihinin koalisyon olması çok anlaşılır bir şey. Cumhurbaşkanı Erdoğan, tercihinin erken seçimden yana olduğunu çok vurguluyor ama ben bunun bir blöf olduğunu düşünüyorum. Çünkü; bir erken seçim ihtimalinde ne olursa olsun AKP’nin tek başına iktidarı yakalayabilme ihtimali çok düşük. Bunun birinci şartı HDP’nin baraj altında kalması ve bu saatten sonra böyle bir şey pek mümkün değil. Olacak tek şey HDP’nin parti olarak değil de tekrar bağımsız adaylarla seçime girmesi ve bu da gerçekçi bir şey değil. HDP’nin barajı aşması, AKP’nin milletvekili sayısını güçlü bir şekilde azaltıyor. AKP’nin tek başına iktidar olabilmesi için ancak şöyle bir seçim tablosu gerekir; HDP ve MHP ciddi bir şekilde oy azaltacak, her iki partinin de milletvekili sayısı düşecek, bunların hepsi de AKP’ye gidecek. Bu durum imkânsız değil ama bana çok zormuş gibi geliyor. Hele ki AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koalisyonları ülkeyi seçime götürmek için bilerek engellediği gibi bir imaj ortaya çıkarsa AKP’yi olumsuz etkileyecektir.

Varsayalım ki Kasım’da bir erken seçim olsun. AKP meydanlarda dün dediklerinden farklı olarak ne diyecek? İstikrar diyecek. Bunu zaten söylediler ve 400 vekil istediler ama aldıkları vekil sayısı çok düştü. Hangi gerekçeyle insanlar “Biz AKP’ye oy vermeyerek çok yanlış yaptık, bu sefer verelim” diyecekler? AKP’nin kadroları mı değişecek, adayları mı değişecek, liderleri mi değişecek, söylemi mi değişecek, bu kadar kısa süre içerisinde Türkiye mi değişecek? Bana çok akılcı bir strateji olarak gelmiyor. Şunu unutmayalım; AKP, 7 Haziran’da büyük bir fiyaskoyla karşılaştı. Bu durum Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatındaki en büyük başarısızlıklarından birisidir çünkü bizzat seçime damga vurdu, kampanyayı yönlendirdi ve çok kötü bir sonuç alındı. Özellikle, Kürtleri kaybettiler ve bu kadar kısa zamanda Kürtleri geri kazanabileceklerine dair bir işaret yok. Tel Abyad’da yaşananların sonrasına baktığımızda bunu çok net olarak görüyoruz.

– Şöyle bir algı var; AKP ile koalisyon yapmak direkt olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’la koalisyon yapmak demektir. Sizce, Erdoğan’ın koalisyon sürecindeki etkisi ne olacak ve onun rızasının olmadığı bir koalisyon seçeneğinin Türkiye’de oluşması ve yürümesinin ihtimali nedir?

– Şöyle söyleyeyim; kurulması imkansız. Tayyip Erdoğan’ın istemediği bir koalisyon, istemediği bir bakanlar kurulu ve bakanlık paylaşımının olabilmesi imkânsız. Ama koalisyon kurulduktan sonra bunu Erdoğan’ın vesayetinden çıkarma ihtimali zamanla oluşur. Koalisyon kurulana kadar sorun var, kurulduktan sonraki müdahaleleri o kadar etkili olmayabilir ama kuruluş sürecinde çok zorluk çıkartır. Erdoğan’ın elinde çok büyük güçler var ve kendisine rağmen bir süreç yürütülürse bunları kullanır. Bir kere parti hala Erdoğan’ın denetiminde ve Davutoğlu’nu zor durumda bırakabilir. Tabi bu durum hem Erdoğan hem de Davutoğlu için çok riskli olur. Dolayısıyla, koalisyon kuruluş sürücinde Davutoğlu ile Erdoğan arasında bir krizin yaşanmasını pek beklemiyorum çünkü ikisi de kaybeder. Büyük bir ihtimalle Davutoğlu her adımından bir şekilde Erdoğan’ı haberdar edip, kararlarını ona danışıp yönlendirme alarak verecek. Ama daha sonraki süreçte kurulan hükümetin performansına da bağlı olarak Davutoğlu, AKP’li bakanlar ve parti yönetimi kendilerini Saray’ın vesayetinden özerkleştirebilirler.


– HDP’nin adı koalisyon seçeneklerinde hiç geçmiyor ve geri planda kalmış durumda. Olası bir AKP-HDP koalisyonu da dâhil olmak üzere, neden HDP bu sürece dahil olmuyor ya da edilmiyor?

– Buna Cumhurbaşkanı Erdoğan yol açtı. HDP’ye o kadar sert yüklendiler ki HDP’nin ve kendilerinin sürece dahil olabilmesini imkansızlaştırdılar. Normal şartlarda eğer 28 Şubat günü Dolmabahçe’deki fotoğraf devam etseydi, çözüm süreci devam etseydi, müzakere aşamasına geçilseydi, AKP seçim kampanyasını HDP aleyhtarlığı üzerine kurmasaydı, HDP de “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışını yapmasaydı ve bunun sonucunda HDP yine meclise girseydi ilk akla gelen ve en normali bir AKP-HDP koalisyonu seçeneği olacaktı. Tayyip Erdoğan, gemileri öyle bir yaktı ki bu aşamada yeniden inşa edilebilmesi çok zor, hatta imkansız. AKP, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan rotasını başka bir yöne çevirdi ama gittiği yerde bir güzergâh yok. Rotayı bir hiçliğe doğru kırdı ve sonuçlarını da gördü. Eğer Erdoğan ve medyası başta olmak üzere ona bağlı olanlar HDP’ye bu denli yüklenmeselerdi, belki de HDP yüzde 14’e ulaşamayabilirdi. Bir anlamda HDP’yi engellemek isterken önünü açtılar ama bu arada da HDP’yle olan bütün bağları paramparça ettiler. Şuan Abdullah Öcalan’la görüşülemiyor, her şey tıkandı ve ne olacağı da belli değil. Dolayısıyla, AKP-HDP koalisyon ihtimali Erdoğan’ın yanlış bir stratejik manevrasıyla ortadan kaldırılmış oldu.

– Olası bir AKP-MHP ve AKP-CHP kolasiyon ihtimallerini ayrı ayrı değerlendirirsek, çözüm süreci ve Kürt meselesinin akıbeti ne olacak sizce?

– CHP ile olabilecek bir koalisyonda çözüm süreci HDP’nin de güçlü olduğu bir meclis merkezli anlayışla yeni bir şekillenmeyle yoluna devam eder. Hatta HDP, AKP’den çok CHP’ye yakınlaşır. AKP’yle HDP arasında hep bir uyumsuzluk vardı ama tarihsel nedenlerden dolayı HDP’nin CHP’ye daha çok yaklaşması ihtimali var. AKP-CHP koalisyonu eğer isterse, HDP’nin de desteğiyle çözüm sürecini kaldığı yerden yeni bir şekillenmeyle sürdürebilir, hatta buradan yeni bir Anayasa bile çıkabilir. AKP-MHP koalisyonunda zaten MHP çözüm sürecinin tamamen kaldırılmasını çok net bir şekilde şart koşuyor. O zaman ne olacak, Türkiye yeniden 90’lı yıllara mı dönecek? Hele ki bölgenin böylesi altüst olduğu düşünüldüğünde bu iş çok zor olur. Türkiye sert olur, meclis sert olur ve ülkedeki kutuplaşma iyice artar. Bu durum bir HDP-CHP yakınlaşmasına da yol açabilir ama Türkiye önünü göremez. Bu anlamda, AKP-MHP koalisyonu çok riskli bir seçenek olarak karşımızda duruyor.

– Tel Abyad’ın IŞİD’den alınıp PYD denetimine geçmesi bir anda dengeleri altüst etti. Siz Türkiye’nin Suriye’ye girmeyeceğini düşünenlerdensiniz ama güvenli bölge oluşturulması seçeneği masada. İçerideki Kürtler ile dışarıdaki Kürtler artık birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğine göre, olası bir AKP-CHP ve AKP-MHP koalisyonunda Suriye politikası nasıl şekillenecek sizce?

– Özellikle bir AKP-CHP koalisyonunda, hele bir de Dışişleri Bakanlığı CHP’ye bırakılırsa Kürt politikası büyük ölçüde değişme durumunda kalacak. Çünkü AKP ile CHP arasında Suriye konusunda Esad’a bakışları başta olmak üzere çok büyük zıtlıklar var. Kürtler konusunda, CHP de o bölgede PYD’nin çok fazla güçlenmesinden yana değil ama daha önceki tecrübelerime dayanarak CHP’nin Kürtlere biraz daha fazla empatik yaklaşabileceğini söyleyebilirim. AKP-MHP koalisyonunda ise bir Türkmen boyutu öne çıkabilir. AKP’nin de çeşitli sebeplerle Türkmen kozunu kullandığı düşünüldüğünde, aralarında ortak bir Türkmen paydası oluşabilir. Olası bir AKP-MHP koalisyonunda Türkiye’nin Suriye politikası bağlamında çok daha az bir değişim olur. Eğer iş Suriye’ye girmeye varırsa işin rengi değişebilir. Tabi orada Kürt karşıtlığı üzerinden ortak bir hareket sağlayabilirler ama AKP’nin MHP ile Kürt karşıtlığı üzerinden bir Suriye politikası geliştirmesi kendisi açısından çok riskli. Daha açık söyleyeyim; eğer bir AKP-MHP koalisyonu oluşur ve bir bahaneyle Türk askeri Suriye’ye girerse, bunun oluşturacağı sonuçlar negatif anlamda olağanüstü olur. Bu bağlamda AKP, artık hiçbir şekilde Kürtlerden oy isteyemez ve çok zor durumda kalır.

– Bir grup gazeteciyle birlikte bir devlet yetkilisiyle Suriye politikası üzerine görüştünüz ve görüşmenin detaylarını köşenizde aktardınız. Sizce, Türkiye’nin Suriye sınırında güvenli bölge oluşturmasının asıl amacı IŞİD’i engellemek mi, yoksa PYD’nin dolayısıyla PKK ve YPG’nin güçlenmesini engellemek mi?

– İlk akla gelen tabi ki Kürtler… Bu doğal çünkü şuana kadar Türkiye’nin Suriye Kürtlerine karşı son anda Kobani’ye kapı açmasını saymazsak hiç de iyi mesajları olmadı. Tel Abyad’da yıllarca IŞİD bayrağı dalganırken kimse kalkıp tek bir laf etmedi ama YPG bayrağı asılınca kıyamet koptu. Sabah Gazetesi manşet attı “PYD IŞİD’den tehlikeli” diye ve tüm bunlar elde veridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, her seferinde Suriye’nin Kuzeyinde bit Kürt devletinin oluşmasına izin vermeyeceklerini ve kırmızıçizgileri olduğunu söyledi. Dolayısıyla ilk akla gelen PYD’yi engellemek ama şöyle bir sorun var; PYD’nin oradaki en büyük partneri Amerika’nın başını çektiği uluslararası koalisyon ve Amerika da Türkiye’nin en büyük müttefiki. Washington’un partner olarak kabul ettiği bir gücü Türkiye’nin terörist ve IŞİD’den daha tehlikeli görme politikası yürümüyor. Bu, çok net bir şekilde ortaya çıktı. Obama, geçenlerde adını vermeden PYD’yi övmüş. Dolayısıyla, o yetkilinin bizimle yaptığı o görüşmede Ankara’nın bu politikadan uzaklaşmak zorunda kaldığının işaretlerini gördüm. Bu, hemen olabilecek bir şey değil çünkü Suriye’deki Kürtlere karşı ciddi bir alerji var ve Ankara’nın bunu aşması kolay olmayacak. Türkiye, Suriye’ye girmek istese de uluslararası koalisyona rağmen bunu yapamaz. Kendi kamuoyuna rağmen de bunu yapamaz. Bir kesim girme taraftarıyken, Türkiye’de ciddi bir Kürt kamuoyu da var. Türkiye’de Kürt olan ve Kürt olmayan kamuoyları bölünmüş vaziyette. Kürt olmayan çoğunluğa oynayarak Kürtleri karşınıza alabilirsiniz ama Kürtler artık kendi ayakları üzerinde duran bir güç haline geldi. Türkiye artık 80’li ve 90’lı yıllarda değil ve bunun çok ağır bir faturası olur. Geçen yıl 6-7 Ekim’de yaşananlar bunun acı bir göstergesi. Eğer siz Suriye’de Kürtlerin kazanımlarını ellerinden almayı düşünürseniz, bir taraftan alkış alırsınız ama öteki taraftan zarar görürsünüz. Türkiye artık Kürtlere rağmen dış politika yapamaz çünkü artık Kürtler kolay lokma değiller ve Suriye’de kardeşleriyle savaştığınız durumda Türkiye’deki Kürtler de sizinle yıpranmış kardeşliklerini gözden geçirirler. Bunu artık görmek ve çok dikkatli olmak gerekiyor.

CEVAP VER