Sadece ömrüm ol istiyorum!

“Can nedir bilir misin? Bir kapıdan girip, diğerinden çıkıp gitmek değildir, bu şaşılası iki kapılı handa! Ömrümü adamaktır varlığına…”

“Herkes kıştan kaçar, kendini güneşli, sıcak günlere atmak için sabırsızlanır. Biraz miskinlik, biraz avare dolaşmalar, biraz da amaçsızca öylece oturmak iyi gelir delişmen ruhlara. Ama ben kış çocuğuyum. Göğe dikilmiş binlerce çıplak dallarıyla da seviyorum ağaçları. Göl kenarlarındaki salkım söğütler, yaşlı meşeler, bilge çınarlar… Hepsinin kış halleri bir başkadır. Su damlalarıyla ağaç gövdeleri arasında bizim bilmediğimiz türden bir aşk vardır. Ağır bir zeybeği oynar gibi. Topraktaki küfe çalan o ağır çürümüş odun kokusunu bilir misin? İşte en iyi kışın duyarsın o kokuyu. Çürümeye yüz tutmuş yaprakların arasından mantarlar çıkar. Üzerinden binlerce kez gün ışığı geçmiş dalların kısa bir dinlenme molası bak nelere kadir. Yaşam, dinlenirken bile çalışıyor…”

O anlatıyor ben dinliyordum. Konuşmasını bölmek istemediğim için aklımdaki soruları birer birer unutarak toprak yolda ilerliyorduk. Her buluştuğumuzda zamanın koynundan öyküler çıkarıp sanki kendisi yaşıyormuşçasına anlatırdı. Gölü yukarıdan gören ardıçlı tepeye doğru tırmanan yolun kenarındaki ulu çam ağacının dibinde soluklandık. Aşağıda gölün koynuna uzanan yarımadaya bakarak anlatmaya başladı: “şu uzantının kıyısındaki iskeleyi görüyor musun? İşte birkaç ay evvel o iskelede bir mektup buldum. Sonbahardı. Çınar yapraklarının arasındaki katlanmış kâğıt parçası ilgimi çekti, alıp inceledim. Islandığı için katları birbirine yapışmıştı. Öylece eve götürüm kuruttum biraz. Sonra özenle açıp iyice kurumasını bekledim. Mürekkebi dağılmıştı biraz ama anlaşılır bir el yazısıyla yazıldığı anlaşılan mektup okunabilecek hale gelmişti…”

O her zaman böyle yapardı. Büyülü bir girizgâhla ilgimi anlatacağı öykünün içine çekerdi. Anlattıkları bir masal mıydı, yoksa gerçek miydi bilinmez ama bildiğim bir şey varsa o da onun anlattığı her şeyi yaşadığıydı.

“Eee, sonra ne yaptın mektubu, okudun mu? Neler yazıyordu?” diye sıraladım soruları…

“Dur hemen acele etme. Anlatacağım. Hele bir varalım yukarıya. Bizim tahta kulübenin ocağını yakalım, isli çaydanlığa suyu koyalım, ateş harlansın, boz şalbalar demlensin…”

Tahta kulübe dediği, tepedeki sırtta kendi elleriyle yaptığı küçük bir barakaydı. Her yanı tahtadan yapılmış, sert rüzgârlarda uçup gidecekmiş gibi duran bir baraka. Ama neredeyse yılın her mevsiminde burada geceyi geçirmişliğim vardır. Bir gün bile devrildiğini görmedim. Bilakis, en iyi ve deliksiz uykularımı bu tahta barakanın içinde uyumuşumdur. Kim bilir belki de alıştığımız konfordan bakınca yaşamın içindeki çoğu şeyle kurduğumuz bağ olumsuzlama üzerinedir, kim bilir…

İşte yine vardık bizim barakaya. Kapısında kilit milit yok. Eski bir kıl iple bağlamış sadece. O da rüzgâr açıp içeriyi dağıtmasın diye. “Buralarda tilki çakal çok olur. Geceleri girip içerideki öteberiyi dağıtıyorlar, yoksa rüzgâra aldırdığım” yok diyor, bir yandan kıl ipi çözerken. Eskiden yılın neredeyse yarısını bu kulübede geçirir, çobanlık yaparmış bu dağlarda. Ama şimdilerde sadece kasabadakilere kafası kızdığı zamanlarda kaçıp geliyormuş. “400 kadar davarım vardı. Her gün kazanlarla süt kaynardı bu kulübenin önünde. Tuluklara bastığımız peynirleri katır sırtında uzak kasabalara götürürlerdi. Kiminde para da almazdık. Aldığımız da çay tütün parası işte. Ama hastalık bilmezdik. Canımız ayağımızın ucunda, durursak ölecekmişiz gibi yürürdük…”

O böyle daldan dala konarak konuşmayı severdi. Onu tanımayanlar için biraz zordu elbette ama ben alışmıştım.

“Ben böyle bir sevda görmedim” diyerek ceketinin iç cebinden çıkardığı mektubu okumaya başladı: “Mektubu diyorum… Hani iskelede bulduğum mektup. Kuruttuktan sonra kendime bir çay koyup okumaya başladım. Daha ilk satırında beni içine çekmeye yetti. İşte bu o mektup. Dur sana da okuyayım da dinle: ‘Yokluğun nedir bilir misin? Bugün fiziksel uzaklığının 9. günü. Tam 216 saattir sana dokunamıyorum. Nefesini içime çekemiyorum. İçine seni katık etiğim zaman, artık sadece katı bir duvar, çarpıp çarpıp kırıldığım. Bunca tutkuyla sarmal olmuşken, teninle tenim arasına gerili bir ipi her saniye sarıp duruyorum. Adından yaptığım yumaklardan ördüğüm hırka örtmeye yetmiyor şu biçare bedenimi. Temmuz’un günleri yapışkan eriyiğe dönüşürken ağzındaki serin elma tadına tutunuyorum. Islak öpüşler biriktiriyorum yokluğunda. Uzaklığın yalnızca kilometrelerle ölçülmediğini kim bilir kaçıncı kez yeniden öğreniyorum, bir çocuk gibi. Zihnimde her gün yeniden karşılıyorum seni. İlk defa yürümeye başlayan bir çocuğun sevinciyle tutunuyorum eteğine. Yerin alnını adımlayan, toprağın yüzünü güldüren ayakların; ömrüm oluyor bana geldiğin yollarda. Ellerin bir işaret fişeği, bizi muştulayan zamana…’

Bir yandan tutuşan ateşi karıştırıyor, çaydanlığı sacayağının üstüne koymak için yer yapıyordu. Ben de mektupla ilgili soracaklarımı unutmamak için aklıma yazıyordum. Çünkü onu tanıyordum, arada keyfini kaçırırsam büsbütün içine çekilir, susardı. Bizim barakanın içi keskin bir bozşalba kokusuna bürünmüştü. İnce ince, insanın içine işleyen. Aklıma hep taşların üstünde sekip duran keçiler gelir şalba kokusu duyunca. Şalba çayını bardaklara doldurup Bir eliyle özenle tuttuğu mektubu okumaya devam etti:

“Nefes nedir bilir misin? İnsanın oksijen soluması değildir yalnızca. Her zerresinde varlığını zikretmektir tanrıya. Can nedir bilir misin? Bir kapıdan girip, diğerinden çıkıp gitmek değildir, bu şaşılası iki kapılı handa! Ömrümü adamaktır varlığına. Varlığının, varlığıma armağanıdır. Her hücremde tomur tomur açan bir çiçektir. Kanımda doru taylar gibi soluksuz koşan varlığındır can.

Şimdi kim bilir neler yapıyorsundur. Belki de oturup öylesine ayaklarını seyrediyorsundur. Yahut da perdeyi aralayıp denize bakmayı düşünüyorsundur. Limon servilerinin neden kurumaya başladığı kurcalıyordur zihnini, ya da annen yaşına gelince nasıl bir hayatının olacağını merak ediyorsundur, ne bileyim. Bir ihtimal de beni düşünüyorsundur belki. ‘Beni ne kadar seviyor acaba’ sorusunun yanıtını ölçüyorsundur kendi kendine. Ah bunu ölçebilecek tek aracın yalnızca bütünlük olduğunu bir tek sen bilirsin. Teninle ruhun arasındaki o büyük barışın. Ruhunla ruhum arasındaki o görünmez yolun. Bütünlüğe yatan her bedenin evrenin boşluğunu dolduracağını ah en iyi sen bilirsin. En iyi sen bilirsin, boşluğun torbasının yalnızca gerçeklikle doldurulabileceğini…

Yarın bu saatlerde yolunu gözlüyor olacağım. Gerçekliğe ağıt yakan bir hırpani gibi. Yüreğim ellerimde telaşlı bir serçeye dönmüşken, saçaklarına konacağım milyonlarca kanadımla. Bende biriken seni koyacağım avuçlarına. Oturup sana dair neşeli harfler yontacağım Temmuz sıcağında. Yokluğunda tenime atılan kördüğümü, varlığının dayanılmaz kılıcıyla keseceğim. Kutsal bir seccade gibi yatağımıza serilen bedeninde ödeyeceğim tüm ibadet borcumu. Ey varlığıyla yerin yüzünü güldüren kadın. Ey kırlangıç yürekli sevdiğim. Varlığım varlığına bunca aşina olmuşken, yokluğunun ölüme yatmak olduğunu en iyi ben bilirim…2 Temmuz….”

Mektup bitti. Usulca gözlerini sildi ve aklımdan geçenleri okudu: “Görüyorsun değil mi? Ölüme yatmanın ne olduğunu bilecek kadar büyük bir sevgi bu. Hani daha ömrünün baharında ateşe attığımız o gencecik ozanın ‘bir insan ömrünü neye vermeli’ sorusunun yanıtı. Şimdi aklından geçenleri biliyorum. Bu mektubu okuduktan sonra ne yaptığımı, mektupta başka bilgi olup olmadığını, kimin yazdığını merak ediyorsun. Sen sormadan ben söyleyeyim. Mektubu okuduktan sonra arkasına bakmak aklıma gelmedi. Bulduğumda zarfı olmadığı için kimin yazdığı, kime yazıldığı konusunda bir fikrim yoktu. Olsaydı zaten sahibine ulaştırmaya çalışacaktım. Ancak günler sonra öğrenebildim bu mektubun sahibini…”

Sözüne ara verip şalba çaylarımızı tazeledi. Zaman ilerlemiş, temiz havanın da etkisiyle karnımız da zil çalmaya başlamıştı. Gelirken yanımızda getirdiğimiz azığımızı çıkarıp yemeye koyulduk. Çökelek, soğan, tavşan yüreği zeytin, kara bayır turpu ve buralarda çok sevilen haşhaş ezmesiyle pekmez karışımından tam bir ziyafet sofrası donattık. Aşağıdaki köyden, Hürü teyzeden aldığımız ekmekler de mis gibi kokuyor.

“Biliyor musun?” dedi, “buraya seninle gelmek bana da çok iyi geliyor. Seninle başka yerlerde yaşıyor olsak da aldığımız nefes bir gibi sanki…”

Onu böyle görmek beni de çok mutlu ediyordu. Çünkü içindekileri kolay kolay kimseye anlatan biri değildi. Yakınları içinde bile onun içinden geçenleri anlayabilen çok azdı. Kimi geceleri gidip dışarıda, yıldızların altında yatar, herkesin öldürdüğü tilkileri, çakalları sever, ağaçlarla, kuşlarla konuşur ama insanların günübirlik fırdöndü hallerine uyuz olurdu. Şaka değil, zaman zaman böyle durumlarda kaşındığını ve bana “hadi bir an önce gidelim buradan” dediğini anımsarım, benim kadim ruh yoldaşımın… Karnımızı bir güzel doyurduk. Sırada o çok sevdiği türkülerden bir kaçını mırıldanmak var, biliyorum. Onun yarı mahcup, ışıldayan gözleriyle söylediği türküler, Ağustos sıcağında uzak dağ başlarından esip gelen serin rüzgârlar gibidir. İnsanın içine işler. Kimisini kendi yakmıştır. Bunu bilenler türkülerini beste yapmak istemişler ama bunu istememiş. Köye dışarıdan her gelene onu işaret etmelerinden sıkılıp günlerce dağdan inmediği olur. Ne insanlarını kırmak ister köyünün, ne de kendi dünyasının gizlerini ulu orta dökmek ister. Bir garip insan işte. Neyse onunla ilgili anlatacaklarım bitmez…

“Mektubun sahibini diyordum… Ben iskelede dolaştığım gün aşağıdaki orman parkının bekçisiyle karşılaşıp ayaküstü hoş beş etmiştik. Mektubu düşüren kadın bunu fark edince geri dönüp göl kıyısında saatlerce aramış. Bulamayınca da çaresiz dönmüş. Ama ertesi günü yeniden gelmiş bir umutla. Belli ki onun için çok değerli bir mektup. Nasıl değerli olmasın ki! Sonra aklına orman parkının bekçisine sormak gelmiş. O da bir şey bulmadığını ama o gün benimle karşılaştığını anlatmış kadına. Ertesi gün kadın bizim köye çıkageldi. Sormuş soruşturmuş bizim evi bulmuş. Telaşlı, şaşkın ama oldukça sevimli bir hali vardı. Üzgündü de tabii. Önce sakin olmasını, mektubun emin ellerde olduğunu söyleyip ona bir çay yaptım. Sonra bizim verandaya oturduk birlikte, çaylarımızı içtik. Ona mektubu bir şartla verebileceğimi söyledim. Merak etti, gözleri biraz da korkuyla büyüdü. ‘Korkma, bu mektubu elbette vereceğim size. O sizin çünkü. Ama içindekileri okudum. Artık bu öyküye ben de dâhil oldum. Sizden tek bir şey rica ediyorum. Bu mektubu yazan kişi her kimse onu sakın bırakmayın. Yeryüzünde bir insanın varabileceği en yüksek mertebe, bir başka yüreği karşılıksız sevebilmek. Düşünsenize, ‘ruhu varlığınızla örüldükçe size bürünen, siz olan bir adam…

Kadının gözleri ışıldadı. ‘Biz hiç bırakmadık birbirimizin ellerini’ dedi, ‘sadece halletmem gereken işlerim yüzünden zorunlu olarak birkaç gün ayrı kalmak durumundaydık. Bu bile zulüm gibi geldi ikimize de. Nefessiz, susuz kaldık. İşte o boğuntulu günlerde birbirimize mektuplar yazıyorduk. Bu gölü ve çevresini, yıldızlı gecelerini çok severim. O günlerde yolumu buraya düşürüp nefes almaya, onunla birlikte adımladığımız patikalarda yürümeyi istedim. Her zaman birbirimize sarıldığımız, suya düşen yıldızları topladığımız o iskelede mektubunu okudum defalarca. Sonra çantama koyarken düşürmüşüm. Akşam bunu fark ettiğimde çok üzülmüştüm. İyi ki siz bulmuşsunuz…’ diye anlattı, başına gelenleri. ‘Biz birbirimizin hem gerçeği, hem de masalıyız. Ve bu masal asla bitmeyecek! Merak etmeyin, masalınız emin yüreklerde’ diyerek iki yanağımdan beni öpüp çekip gitti. Öylece bakakaldım ardından. Deli kız…”

Dedim ya, onunla bir arada olmak her zaman sürprizlerle doludur. Ocaktaki ateşin alazı giderek söndü. Dışarıdan birkaç odun daha getirip koyduk ocağın kenarına. Bir ikisini ateşe attık. Biz o mektubun öyküsüne dalıp dalıp giderken çoktan gece yarısı olmuştu. Barakanın kenarında duran yün battaniyeleri açıp yerde serili keçenin üzerine yattık. Duvarda oynaşan ateşin ışıkları aklıma dinlediğim bu içli sevda öyküsünü getirdi. “Bana soracakların var, biliyorum” dedi. Güldüm içimden. Yüzümü görmüyordu ama beni anlıyordu.

“Evet” dedim, “soracaklarım var. Hepsi bu mu, kadın bir adres, bir iletişim bilgisi bırakmadı mı giderken? Kimmiş, neyi nesiymiş”

Battaniyenin altından geldiği belli olan sesiyle konuştu: “Bıraktı elbette. Hatta, çok şaşıracaksın ama bir de mektup bıraktı. Bu defa kendi elleriyle. Madem ki ben bu sevda masalının tanığı olmuşum, benden saklı değilmiş artık hiçbir söz. O gitti, açtım mektubu başladım okumaya; ‘Sadece ömrüm ol istiyorum! Ömrüm, ömründür…’ diye başlayan sözleriyle…

Önceki haberEthem’in ailesi: Madalya da takın!
Sonraki haberŞaka gibi; AVM’lere vergi dairesi
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.