San-et-çı kadınlarımız

Onları ekranlarda o kadar sık görüyoruz ki… Ödüller alıyorlar, yorumlar yapıyorlar, sahip oldukları yüksek !!! bilgi ve kültür  hazinelerini her zaman her dakika bizimle paylaşıyorlar… 

Bazı film ve dizilerde de rol almakla birlikte en başarılı oldukları bir toplum-sinemasal dalda sürekli rol almakta ısrarlılar… Çünkü bu film tanrı korusun, şeytan kulağına kurşun vizyondan kalktığı anda kendilerini bir başka boyuttaki hayat gerçeklerinin içinde bulurlar ki, oralarda rol yapmak imkansızdır…

O hayat gerçekleri içinde onların benzerleri, onlardan daha talihsiz olanları kendi rollerini  rol yapamadan oynarlar… Bazen onlar da ekrana çıkar elbette…Göz yaşları içinde kaçıp giden kızlarını ya da oğullarını ararlar; tüm yaşamlarını biçimlendiren o kaskatı namus ve ahlak anlayışlarını sıfırlayıp, sevdiği delikanlıya kaçan kızlarına “ gel, affettim seni” diye ağıtlanırlar…
 
ÇIĞIRKAN IŞIKLARIN ALTINDA YÜZEN GÖLGELER…Ölü Denizlerdeki kader…

Onların baş rolü filan yoktur, bir görünür ve kaybolurlar…Büyük bir şaşaanın  göğün 7 kat tepesine fırlattığı havai fişeklerin  o çığırkan ışık çığlıkları yanıp sönerken, onların gölgeleri bir cismin değil de ölmeye yüz tutmuş bir bedenin ağlamaklı ruhları gibi hepsine birden –noktası virgülü bile değişmeden- mal olan  aynı hikayelerini yaşarlar…
 
İki  adım ötelerinde ve her gece ekranlarında  tüm etiklerin  şarap yapılan üzümler gibi ayak altında ezilmesiyle oluşan, UCUZ ŞARAPlara dönüşüp, hemen tüketilen ve ağdalı bir hayat pıhtısı akışkanlığıyla, onlara uzatılan her bardağa, her kadehe  her testiye dolabilen bir başka dünyanın  kadınları  vardır…Aslında dediğim gibi onlar da hep bir fimde rol dağılımı yaparlar…

Filmin adı: Sodom ve Gomore…yahut Pompei nin son günleri :

Bu kadıncıklar her türlü etiğin aşılıp sadece et hisse senetlerinin yükselip alçaldığı bir ET BORSASININ kağıt bebekleridir…

Sanatçı  şemsiyesi altında korunmakla birlikte, şemsiyelerinin sadece parayı geçirebilen elekten gövdesinin,  parayı çeken bir

PARA-TONER olduğunu biliriz, anlarız  ve hatta üzülürüz de…
 
Onlar çıplaklığın tek ölçü olduğu, ve bu ölçünün tüm estetik ölçülerin yerine geçtiği bir yozlaşma maratonunda yarışmaktadırlar; bu yarışmanın startını örneklemek gerekirse İmparatorumuz İbo”nun BELİNDEKİ ya da bendelerindeki tabancanın sesinden bile güçlü sesiyle verdiği komuta kulak kabartmalıyız: 

“VAN TU TRİ FORAAA…Bu içler acısı komut, çürümüş bir toplum dokusuna ait zavallı hücre bireyciklerini hareket geçirmekte, ve vahşi batıda yer kapma savaşı başlamaktadır… Batı’nın bu yazının ölçeğindeki anlamı hiç doğamamış güneşlerin, birkaç vatlık ışıklarının battığı dizlerine kadar çamurlara batık bir magazin dünyasıdır elbetteki…

Anladığımız anlamdaki BATI MEDENİYETİNİ ise bu vahşi batağa, komik ötesi taklit ve animasyon karakterler, imitasyon kişilikler adeta zorla, kollarından çekerek sokmaya çalışırlar… Batının özgürlükler vadisinde ortaya koyacakları bir şeyler vardır…

Bu özgürlükler vadisinin hoşgörüsünü hiçbir fikir, ideal, akıl ve mantık tanımlarıyla değil de, sadece et ve kemikten oluşan bedenleriyle bir sirk gösterisi kıvamında kullanacaklardır…

Medeniyet dediğimiz bu tek dişi kalmış canavar, bu karikatürize azınlığın içinde, kalan tek dişini de onu dökecek kadar hırsla sıkar. Çünkü onun gövdesi de tıpkı Güliver’i kumlara çakılı minicik çıtalara  incecik ipliklerle bağlayan cüceler tarafından gıdıklanmaktadır, elbiselerinden parçalar koparılıp, acemi hareketlerle cüce bedenlere bir anlayış simgesi gibi geçirilmeye çalışılmaktadır…

Bu vadide ve bu vadinin seyircisi bol sahnesindeki yer kapma savaşında erkekler bıyık, Urfa lehçesi ve üslubu, sakınmamız gereken giyim ve yarım yamalak davranış bocalamalarıyla ayakkabı pençesine benzeyen nallarına sağlam çiviler çakarlar…

Onlar kültürlü bir seyirci için komik, bir psikiyatr için manik depresif, bir sosyal davranış biçimleri uzmanı için tehlike, bir tarihçi için, tekerrür eden bir taş devrinin vatan-TAŞ- larıdır…

ÇADIR TİYATROSU GENETİĞİ:

Bu türün kadınları ise geldikleri yoksul ve yasaklı kentlerin kadınlarını sadece şans farkıyla geçip ipi göğüsledikleri için, bulundukları yeri kaybetmemek adına kapasitelerinin çok üstünde olan, kalite ve görsellik gerektiren  tüm gösterileri çadır tiyatrosu DNA ları ve pavyon bakiresi  hormonlarıyla ekranlara getirirler ve  zorlarlar hayatımızın tüm kapılarını…

Ve ZORLARLAR binbir çaba ve emekle edindiğimiz kültür, estetik ve tüm insani birikimlerimizin  bir başka insan tarafından zedelenmesine dayanma sınırımızı…

Ve bu insani birikimlerin edinme süreleri esnasında alışılan o bilgece sabrımızı…
 
Bu kadınlar için en kolay kabul edilme yolu, onların ikliminde, onların atmosferinde, ve elbetteki  çarşısında, pazarında, ”etlerimiz vitrindedir” tavrıdır…

Tekrarlamak istiyorum; işin en üzücü yanı: bu kadın tayfası kendisini bu şekilde altın tepsiye koyarken, medeni ülke adaptörünü kullanır, çağdaş kadın örneği olduğunu pervasızca vurgular; geldiği noktaya varmak için bütün etikleri yıkmış olmasından dolayı karakterinde iyot gibi açığa çıkan bir utanmazlık paftasını sonuna kadar cesaretle kullanır…

Medyanın onlara açtığı tam teşekküllü gösteri sahalarında bu kadıncıklar için güzellik ve estetik ancak çıplaklığın referans olduğu bir sahnede parlak bir değer olarak görülebilir…
 
OİDİPUS U BİLE BÖYLE YEMİN ETMEMİŞTİ…O KÖR  OLDU, BİZ KÖRELDİK…
 
Dünya güzeli olsanız normal bir giyimle bu yokuşlarda bir adım bile atma şansınız yoktur… veee acı ama gerçek: kültür yozlaşmasını etine kemiğine varana kadar yaşayan, ekranlardan her gün aralıksız boca edilen AÇIK SAÇIK ÖĞRETİMİ ARALIKSIZ TAKİP EDEN her yaştan erkek ÖĞRENCİLER bunları seyrettikçe, salyalı bir refleksle yakın çevresindeki her kadını cinsel obje olarak algılamaya başlarlar…

AT AVRAT SİLAH ve insanlık ayıbı “ANAM AVRADIM OLSUN” ÖZLÜ SÖZÜ Freud un geçici bir yaşam evresi diye tanımladığı

OİDİPUS KOMPLEKSİNİ bile utançla psikoloji sayfaları arasına kaçırır.

Böyle bir sözü yemin gibi kutsallığı olan bir  kavrama endekslemek başarısının, bu tür düşüncelerin geceleri çıkan yarasalar gibi dolaştığı bilinç altına sahip kullara ait olması ve bu kulların ülkemizde metre kareye birkaç tane düşmesi nedeniyle bu sanetçi kızlarımız bu anlamda da ülkeye büyük hizmet vermektedirler…

Birkaç metre karelik odalarda yaşanan Aile içi yakınlıkların suyu bitmez kaynağından bir süre sonra aile içi şiddet ve töre cinayetleri adı altında iki akraba evlilği ucube kardeşler nemalanmaya başlar… Belki de bizler bu ikinci el et pazarlarını gördükçe bu zincirleme reaksiyonun acı gerçeğini hisseder, öfkeleniriz…

Üç beş Goril le gezen bu zengin kadıncıklar, kendilerini korumaya almış olmanın pervasızlığıyla mesajlarını kendi cangıllarının özel erkeklerine en iştah açıcı tam tam larla yollarlar. Ve bu mesajları temel içgüdü telsizinden alan binlerce kadın-açı erkek, değil gorili, yorgun ve yaşlı çehresini bile ipini koparmış bir cinselliğe karşı koruma olarak kullanma şansı olmayan kadınlara bilinç altı ya da fırsatını bulursa bir çalılık altı olarak taaruza geçerler…
 
Bu kadınlar bütün ahlak kurallarına birer soru işareti çengeli takarlar bir yandan da… Ekonomik zorlukların kürek mahkumlarının girdikleri hayat sınavında kopya çekmelerini sağlayan bir soru işareti hatta bir cevap anahtarıdır bu…Onlar kendi hayat sınavlarının  başarılı kağıtlarını bu çengellerle iğnelerler yorgun ve umutsuz insanların ders notlarına…
BİRİ BİZİ GÖZETMEZSE HALİMİZ KÖTÜ VALLAHİ…

Kızlarının binbir türlü pespayeliğin yaşandığı gösteri ya da yarışmalarda boy göstermesi bu forsalar için artık yeni bir ümit adasına, bahtsız bir kör martının yolunu gösterdiği bir kara parçasına ulaşmalarını sağlayacak can simitleridir…
 
Gıdaları da zaten simit değil midir? 

Açlığın kamçıladığı bu genç bedenler bir süre sonra yüz güzelliğinin de bazı kapılar için yeterli bir geçiş vizesi olmadığını görürler… İşte o zaman bu yeni arenanın aç aslanlara atılan mahkumu olmamak için çok şaşılası bir zırhı, kendi çıplaklıklarını kullanırlar…

O zaman aslanlarını da seçerler elbetteki…Bu kadınların bazıları mankenlik ek mesleğini bir ideal meslek olarak gösterip, pek çok hevesli varoş kızlarını bu yolun bütün kulvarlarına, tünellerine hatta dar boğazlarına çekerler…

Binlerden biri şöhrete ulaştığında bu başarı yüzbinlere de yeni bir atılımın her şeyi yıkıp geçmiş cesaretini verir…(Bu yazının yazarı reklam filmi yaptığı senelerde bizzat annelerin yanında getirdiği kızlarına rol verilmesi için nasıl yalvardıklarını hatırlar…Hatta bir öğretmen hanımın  kızı için yönetmenin kulağına eğilip “çok güzel göğüsleri vardır” demesini hiç unutmaz…ama masum yıllarmış onlar…)

Bu çıplak kadınlar ne yazık ki bu işin raconunun soyunmak olduğunu DNA larının bilgi bankasına onlara her zaman en iyi faizi verecek bir yatırım olarak yatırmışlardır…
Kredi kartlarının ekstresi, onların çıplaklıklarının ekstrasıyla ödenir…

Toplumumuzda bu çıplaklığın amaçlara giden bir araç olduğunu bilmeliyiz…

Bunun içinde ekrana çıkan belki onlar kadar güzel bir doktorun, belki onlar kadar çekici ama kültürün ve eğitimin çatısı altında olmayı tercih etmiş bir öğrenci kızın neden çıplak olmadıklarını sormak yeter…
 
Çünkü onların satmak istedikleri meta başkadır, yozlaşmış bir toplumun hala ayakta duran sağlam köprü ayaklarını güçlendirerip geleceğe giden birkaç yolcu almak isterler araçlarına…

Sattıkları şey ne yazık ki yavaş yavaş ütopya olmaya başlayan gerçek değerler ülkesinin giriş vizesi , pasaportudur…

VE TERS TEPKİ…Onların amacı, bizler içinse umacı olan bir toplum:

Etobur erkeklerle dolu bir toplumda medyanın vitrinine hep çıplak manken koyması kadın kavramını cinsellikle eşanlamlı kıldığı için, taasup kesim iyice örtünmekte, Vahşi Batının yer kapma meraklıları ise soyunarak çoğalmakta, çıplaklık her kavram için ilk ana madde olmaktadır… 

Bu çıplaklar kampını kendi şeriat ortamlarını yaratma çabasında olan politika sırtlanları, tüm demokratik toplum yapısına ve gerçek anlamda batılılaşmaya karşı kurnazca bir antikoz olarak kullandıkları zaman, itiraz seslerimizin en büyük ve cızırtılı paraziti bu çıplak sunucu, sanatçı,striptizci kadınların bayağı kahkahaları olacaktır…
 
Bu kadınların yaşlı ve çirkin olanları ise bir ayrı yazı konusudur…Onlar için çıplaklık geçerli olmayacağından başka iğrenç taktikler de kullanırlar…

Geçenlerde bu kadınlardan birini konu etmiştim bir yazımda… u köşeye de koyacağım… okursanız sevinirim…

100 beden Bir Modacı… Bir yerli yersiz taş… Bunlar belki de toplumun böyle gidersek varacağımız noktadaki artıklardan oluşmuş çamurlu taşları olduğu için daha bir dikkatle takip edilmelidır…

Yitirilmiş bir geleceğin kayıp sinyallerini bugün en abartılı tavırlarıyla vermekte olan bu kadınlar layık olmadığımız bu geleceğin iki yüzüdür…

Birincisi yozluk, ikincisi yobazlık…Birinciye kendi ellerimizle, ikinciye elimizde tuttuğumuz kağıtların karşı tarafa kozlar vermesiyle ulaşırız…

Bıngıl bıngıl et sofraları her anlamdaki açlığımızın hiç giderilmeyeceği birer yenilgi sonraları olacaktır…

The day after ı oynamakta olan İran sahnesinin kara perdesi, bizim beyaz perdemizin üstüne çekilirse, o sahneye hep SODOM VE GOMORE filmini koyanları yapımcı olarak oskara değil Karanlıklar YÜZKARASINA layık görüyorum ben…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.