SANATTAN… İnsan sanatı ve Marslılar

“Marslı Dünya Sanat Müzesi’ne hoşgeldiniz. Bu müze, ‘Terra’da (Marsçada Dünya) yaşayan insanların yaptığı kültürel ve sanatsal nesnelerin koleksiyonu, yorumu ve sergisini içermektedir. İnsanların “sanat” olarak adlandırdıkları bu gizemli nesneler, dış görünüşlerinin ötesinde derin anlamlar taşımaktadır. Dünyalı komşularımızda ‘sanat’ın belirlenmiş bir tanımı yoktur. Olmadığı gibi, sanatın ne olduğu konusunda da hemfikir değiller.”

Barbican sanat galerisinde açılan sergi böyle bir  yazıyla karşılıyor ziyaretçileri.

Bilim kurgu filmlerinin en çok ziyaret ettiği gezegen olan Mars hakkında oldukça geniş bilgimiz var. Kırmızı gezegende yaşayan yeşil yaratıkların sık sık dünyamızı ziyaret ettiğini de biliyoruz. Ama Marslıların Dünya sanatıyla ilgilendiklerine ve buradan topladıkları örneklerle bir müze açtıklarına ilk defa tanık oluyoruz.

Barbican’daki sergi, küratörlerin bir fantazisi elbette. Kurmacaya göre, Marslı antropologlar Dünyadaki yaşamı anlayabilmek amacıyla bir proje başlatırlar. Bu amaçla, insanların ‘çağdaş sanat’ olarak adlandırdıkları fenomenden başlamaya karar verirler. Sanatı inceleyerek, insan, yaşam ve kültürünü anlamaya çalışacaklardır.

İnsanlığın kültür çatışmalarına geri döndüğü günümüzde yararlı bir konu gibi görülüyor.

Sergi dört ana tema altında düzenlenmiş: Akrabalık-soy, büyü-inanış, ritüeller ve iletişim. Aralarında Beuys, Maurizio Cattelan, Mona Hatoum, Susan Hiller, Sigmar Polke, Andy Warhol, Damien Hirst, Sherrie Levine’nin de bulunduğu yüzü aşkın sanatçının eseri yer alıyor.

Tüm insanlık tarihini yansıtacak, temsili değer de bile olsa, gelmiş geçmiş tüm medeniyet ve kültürleri yansıtan birer örneğin yer aldığı bir sergi oluşturmak bir devasa bir düzenleme ve olağanüstü çaba gerektirir. Küratörlerin sergiyi ‘çağdaş sanat’la sınırlandırmaları da bu nedenle olsa gerek. Bu temelde bir sınır getirmek bir zorunluluk belki ama, şöyle bir göz attıktan sonra bile serginin sınırlarının, tüm insanlığın birikimini bir galeriye sığdırmanın imkansızlığından öte, başka nedenlere dayandığı hissi güçleniyor.

Herşeyden önce sergi konusu, daha doğrusu sergiyi ortaya çıkaran düşüncenin, küratöryel bir fantaziden öte, insanın sanatla olan ilişkisini irdelemek olduğu ve bu amaçla Marslı anropologların yaratıldığını  düşündürüyor Ancak sergide baştan sona herşey; icat edilen Mars alfabesi, kataloğun “Dünya Sanatı Ansiklopedisi” adı altında basılması, sanat eerlerinin yanında bulunan açıklayıcı notların bir ‘Marslı gözüyle’ yazılması küratörlerin, serginin gerçekten bu dünya dışından biri tarafından hazırlandığı düşüncesini yaratmak niyetinde olduğunu anlıyoruz.

Küratörler gerçekten bir fantaziden mi yola çıktılar, yoksa daha farklı bir anlam yaratma peşinde mi?

Eğer bir fantaziyse yani sadece Marslılar düşünülerek bu sergi yaratıldıysa, dünyaya gelen bir uzaylının, insan türüne ait kültürel nesneleri neden sadece ‘çağdaş sanat’la sınırladığı ve neden bu sanatın sadece Batıda üretilenleriyle ilgilendiği sorusu akla geliyor.

Bilmiyorum belki de, filmlerden tanıdığımız uzaylıların sürekli olarak ABD’ye inmelerinin bir sonucu bu. Üsleri orada olduğu için doğal olarak, Amerika kıtası ötesinde ya da Anglo-Sakson kültürü dışında başka bir medeniyetin olmadığına ikna olmuşlardır. Ya da başka kültürler olsa bile bunların ancak ABD’de gördüklerinin benzer türevleri olabileceğini düşünüyorlardır. Belki de bu nedenle, Batı dışında bir yeri ziyaret etmeye bile gerek duymadılar. Aksi halde Marslıların, Eskimoların buz heykellerinden, Avustralyalı yerlilerin kum resimlerine, İran minyatürlerinden, Afrika heykellerine, oradan Azteklerin oyma taş tapınaklarına kadar, her biri diğerinden tamamen farklı bu kadar kültürün varlığıyla neden ilgilenmediklerini açıklamak kolay değil. 

İnsan türünü Batıyla sınırlamalarını Marslıların dar görüşlülüğüne bağlasak bile, çağdaş sanatı, Duchamp geleneğinden gelen damar üzerinde üretilen çalışmalar (ki bunların en iyi örnekleri bile değil) dışında yok sayan düşünceyi anlamak  kolay değil. Sanki bunu kanıtlarcasına Sherrie Levine’nin bronza döktüğü Duchamp’ın “Pisuvar”ıyla başlayan sergi, aynı tonda kavramsal bir çizgi üzerinde sürüyor. Aralarda dikkate değer işler de yok değil: Jeffrey Vallance’nin 1979’da başladığı ve yıllarca sürdürdüğü “Cultural Ties” projesi gibi. (Vallance, burada İngilizcedeki ‘tie’  sözcüğünün çok anlamlılığını kullanıyor. Devlet başkanlarına hediye olarak gönderdiği bir kravat karşılığı onlardan kendi kullandıkları bir kravatı geri gördermelerini istiyor. Gelen mektup ve kravatları sergiliyor. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün de bir kravatı var.)

Yine de bu sergiyi gezen bir Marslının,  insanın sanat yoluyla kendini nasıl ifade ettiği konusunda tek yanlı bir fikir edinmesi kaçınılmaz gibi görülüyor. Ki bu da, Batının merkezde olduğu, kavramsal ifadenin tek sanat dili olarak kullanıldığı, resim ve enstelasyon sanatlarının bulunmadığı bir perspektif. Evet sergide bir tek resim bile yok. Daha da önemlisi, sanatın duygulardan uzak, mekanik ve soğuk, sadece ironiyle ilgilenen bir ifade biçemi olduğu sonucuna varacak Marslı ziyaretçiler.

Oysa Marslılar insan kültürünün çok yönlü yapısını anlamış olmalılar ki, ‘İletişim’ bölümünde yer alan ‘Kültürel Kontak’ alt başlığında, kültürel iletişimin iki yönlü bir süreç olduğu belirtiliyor. İronik olan bu serginin tek bir perspektiften, Batı sanat anlayışının, ki onun tümünü bile kapsamayan, bir açıdan sunulmasıdır. Görüldüğü kadarıyla Marslılar da oryantalizm hastalığının semptomlarını göstermekteler.

‘Homo sapien’ olarak insanı en iyi temsil edecek sanat eseri hangisidir sorusu, sanat nedir sorusuyla bir paralellik taşır. Sanatın nesnel bir tanımı yapılamayacağına göre, sorun, insanı temsil edecek nesneler bulmaktan öte, insanı yaratıya iten dürtülerin tanınmasıyla ortaya konabilirdi. Bu da, -yani yaratı- bireyin özgün/özgür varlığıyla ilintilidir. Bu sergiden anladığımız kadarıyla Marslılar bu konuda çok dar bir görüş açısına sahipler. Evet, biz insanlar sanatın ne olup olmadığı konusunda hemfikir değiliz ve konumuz kültür olunca birbirimize giriyoruz. Ama en azından insani önyargılara sahip olmayan Marslıların biraz daha geniş düşünmelerini beklerdik.

Gerçekte bir fantaziden başlayan bu sergi, siyasi sorunların neden kültürlerin buluştuğu noktalarda düğümlendiğine örnek teşkil edebilecek bir sanat etkinliğine dönüşüyor.

Küratörlerin Mars müzesi fikriyle irdelemek istedikleri, izleyiciyi alıştığı bakış açısı dışına çıkarmak, ‘yabancı’ bir perspektiften kendine bakmasını sağlamak da olabilir. Sonuçta uzay filmleri de çoğu zaman bu amaçla, faklı temelde kurgulanmış hikayeler üzerinde kurulur. Bunlarda amaç, sadece farklı kültürlerin karşılaştırmasını gündeme getirmek değil, insanın içindeki ‘öteki’yi de çıkarmaktır. Bu bağlamda, özellikle günümüzde politika ve kültürün yeni ilişkisini de göz önüne alırsak, küratörlerin insanlığın içinde bulunduğu çelişkileri, bu çelişkilerin küresel karakterini yansıtması beklenirdi. Ancak tersine, sergide hakim olan politik karakter, sanatı, tarihin dışında bir yere yerleştirme çabasıyla özetlenebilir. Bu ilk önce, eserleri içinde yaratıldığı toplumsal koşullardan özenle koparıp, tam olarak adı konmamış ya da soyut bir kavramsal yapı üzerinde ‘eşitleyerek’ gerçekleştirilmeye çalışılmış. Batının merkeze alındığı insan tasviriyle de bu tamamlanmış. 

İnsan türünü anlamak, onun en önemli ifade dilllerinden biri olan sanatı incelemek gibi yüce fikirlerle başlayan sergi sonunda, bir Batılının cangılda gezerken önüne çıkan ilkel bir kabileye karşı yaklaşımına indirgeyebileceğimiz bir basitliğe dönüşmüş. Bu noktada da, her ne kadar tek bir insan kültürü yaratmak  amacıyla ‘Marslı antropologlar’ kurgusu yaratılsa da sonuçta, küratörlerin ‘insan’ oldukları gerçeği, hem de sıradan insanlar değil, iktidarın kültür politikalarını iyi anlamış ve ona sadakatle hizmet veren insan türleri oldukları gerçeği sırıtmış.

______________

“Martian Museum of Terrestrial Art” sergisi 18 Mayıs’a kadar Barbican Centre’da.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.