SANATTAN… ‘Olmak ya da olmamak…’

William Shakespeare’in gerçek kimliği ve yüzü konusundaki tartışmalar bir kaç yüzyıl öncesine kadar gider. Macbeth’i, Romeo-Juliet’i, Hamlet’i yazan gerçekten Shakespeare’midir yoksa o, bir kalem adından başka bir şey değil midir? Eğer, efsanevi İngiliz ozan gerçekten yaşamışsa yüzü nasıldı?

Shakespeare’in kim olduğu tartışmaları 18. yy’a kadar uzanır. Çeşitli dönemlerde, farklı kişilerin Shakespeare adı altında eserler yazdığı rivayet edilir. Oxford Kontu Edward de Vere’in Shakespeare’e ait olduğu iddia edilen çok sayıda oyun ve şiiri yazdığına inananların bir derneği bile vardır. Bazı bilim adamlarına göre, babası okuma yazma bilmeyen ve bir eldiven yapımcısı olan Shakespeare’in, bu eserleri yazabilecek kadar kültürlü ve eğitimli olmadığı, oysa Oxford ve Cambridge’den mezun, I. Elizabeth’in sarayına yakın  de Vere’in, Shakespeare olma olasılığı çok daha fazladır. Adaylar arasında, yine bir yazar olan Christopher Marlowe, filozof Francis Bacon, hatta kraliçe I. Elizabeth bile vardır.

Özellikle 20.yy’ın sonlarında ve günümüzde, Shakespear kimdir tartışmalarının odak noktası onun dış görünüşüne kaymıştır. Nasıl bir adamdı? Yakışıklı mıydı? Uzun boylu muydu, saçları nasıldı, gözleri ne renkti?  Oyunlarında böylesine güçlü betimlediği duygular yüzüne yansıyor muydu? Bıraktığı eserlerin arkasına bir yüz koymak, dayanılmaz bir istek halindedir. Sanki bakabileceğimiz bir yüz olmadan, oyunları, hikayeleri ve şiirlerinde bir şeyler eksiktir.

Shakespeare’in yaşadığı 16.yy’dan günümüze kadar gelen  portreleri, yakın zamanlara kadar bu soruları bir ölçüde de olsa tatmin ediyordu. Ancak, son yıllarda, varolan Shakespeare portleri üzerinde yapılan araştırmaların, çoğunun sahte ya da ölümünden çok sonra yapıldığı ortaya çıkarması bu tartışmaları alevlendirdi. Bu amaçla Londra ‘National Portre Galerisi’nde (NPG) varolan tüm portreleri ve yaşamıyla ilgili belgelerin yeraldığı bir sergi açıldı. ‘Shakespeare’i Aramak’ adlı bu sergide, Shakespeare’in bilinen  6 portresi, 1623 yılında tüm eserlerinin basıldığı ilk kitabın içinde yer alan baskı portre, mezarının bulunduğu, Stratford’daki Holy Trinity Kilisesi’nde yer alan, ölümünden kısa bir süre sonra yapılan büstü de sergilenmektedir.

Shakespeare portreleri, resmin eski sahipleri ya da yaptığı düşünülen ressamın adıyla anılmaktadır. ‘Flower Portresi’ olarak bilinen  portrenin üzerinde yapılan araştırmalar sonucu, geçtiğimiz yılın Nisan ayında, üzerinde 1609 tarihi olmasına rağmen aslında 19. yy’da yapıldığı ortaya çıkmıştı. ‘Grafton Portresi’, 1588’de Shakespeare 24 yaşında iken yapılmış olmasına rağmen, o yıllarda henüz genç ve hiç bir ünü olmayan Shakespeare’i tasvir ettiği konusunda ciddi şüpheler vardır. NPG’de sergilenen 6 portre arasında, Shakespeare olmaya en yakın aday, her ne kadar kesin olmamasına rağmen ‘Chandos Portresi’dir. Ancak onda da bir sorun vardır. Shakespeare yaşarken yapıldığı kesin olan bu portrenin sorunu, tasvirin ‘toplumsal beklenti’lere uymamasıdır. Bir İngiliz için, uzun ve kıvırcık saçları dökülmüş, saç hizası geri çekilerek geniş alnı ortaya çıkmış, alkolün etkisiyle oluşmuş gibi duran, gözlerinin etrafındaki kırmızı halkalar, hovarda birinin edasıyla hafif açılmış kalın dudakları, kulağında küpesi ve kaba denelebilecek kadar bir ifadeyle diktiği gözlerle izleyicilere bakan bu ‘Shakespeare’i, İngiliz edebiyatının idolü olarak kabul etmek kolay değildir. Daha çok bir yahudiyi andıran ‘Chandos’un fizyonomisi, esmer teni ve yabancı edası nedeniyle olsa gerek, İngiliz aristokrasisi arasında “gerçek” Shakespeare arayışı bitmemiştir.

Shakespeare’in kim olduğu, dış görünüşünün nasıl olduğu yönünde yapılan bu araştırmaları, sanatçıyı, yaşadığı tarihsel dönemin koşulları içine yerleştirme ve oradan eserlerini irdeleme çabası olarak nitelendirmek güç. O takdirde, Shakespear’in, (arkasında hangi isim olursa olsun) yaşadığı dönem, ailesi ve yaşamı hakkında yeterli bilgiler olduğuna göre, son dönemde Shakespeare’e bir “yüz” bulma obsesyonu, günümüzde sanatçının, eserlerinden önce, şöhret ikonu imgesiyle tanındığı gerçeğiyle bir ilgisi olduğu söylenebilir mi? Eğer bu çaba, arkasındaki sözlere bir yüz bulma arzusu ise, Shakespeare’in fizyonomik özelliklerinin kesin olarak belirlenmesi, Hamlet’e Kral Lear’a ya da Othello’ya nasıl bir etki yapacaktır? Sanatıçının eserlerini yüzüyle özdeşleştirmek olası mıdır? Kimliklerin kurgulandığı, giysilerle birlikte çıkarıp atıldığı bir çağda, Shakespeare gibi, İngiliz ve dünya edebiyatında bir kült olmuş ozana “sabit” bir yüz bulma çabası, kimliklerle oyanan oyunların/performansların arkasında, gerçekte bir trajedinin varlığına mı işaret etmektedir?

Shakespeare’in gerçek fizyonomisi bulma doğrultusunda yapılan araştırmaların, onun eserlerinden uzak bir mesafede sürdüğü gözönüne alınırsa, bir ulusal kahramanla ilgili herşeyi bilmek merakından öte bu, günümüz toplumunda ünlülere ve onların yaşamlarına, dış görünüşlerine olan obsesyonla açıklanabilir. Hatta, bunu bir adım ileri götürüp, bugünü tüketmekte olan  popüler kültürün tarihten alanlar kazanma operasyonu olduğunu bile söyleyebilirim.

Bu yaklaşım, serginin küratörlüğüne de yansımıştır. Daha içeri girmeden, serginin adında, tarihi yeniden şekillendirme arzusu hissediliyor; “Shakespeare’i Arayış”. Gerçekte Shakespeare, kayıp değil, eserlerinin içindedir. Diğer bir noktada, serginin düzenlenişinin, “adli” bir atmosferle sunuluşudur. Shakespeare’in doğumunu ve vaftis olduğunu gösteren kilise kayıtları, 1582’de kilisenin Anne Hathaway ile evlenmesini onayladığı belge, üç çocuğunun doğum ve vaftis kayıtları, Mayıs  1597’de satın aldığı evin kontratı, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetnamesi, babasının iş yerine aldığı malların alındıları, yine babasının kiliseye düzenli olarak gitmediği için uyarıldığı belge, oyun ve yazılarının ilk baskıları vb.. (ki tüm bunlar aslında, Shakespeare hakkında oldukça detaylı bilgiler olduğunu gösteriyor) herşeyiyle yaşamı polisiye bir dikkatle izlenmiştir. Hatta, 1585-92 yılları arasında Shakespeare’in tam olarak ne yaptığı bilinmediği için sergide  “kayıp yıllar” olarak adlandırılmıştır. (Bu dönemde onun, gezici bir tiyatroya katılıp ülkeyi gezdiği düşünülmektedir)

Araştırma, her ne kadar televizyon dizilerinden artık aşina olduğumuz “Suç Mahalli Araştırması” anlayışıyla yapılmışsada, sergideki atmosfer, “dünyevi” bir  sunumdan uzaktır. NPG’nin büyük salonlarından birinde yapılan bu sergide loş ışık, (ki bu, belgelerin okunmasını zorlaştırmaktadır) portrelerin üzerlerine atılan spot ışıklar, camekanlar içinde, o zamana ait sahne kostümleri sergiye yarı-dini bir hava vermektedir. Salonun sonunda, bir kilisede altarın olabileceği yerde de, Shakespeare’e ait olduğu iddia edilen altı portre yer almaktadır. ‘Son Akşam Yemeği’ni andıran bu düzenlemede, NPG kolleksiyonuna ait, tam ortada, bir İsa figürü gibi duran ‘Chandos Portresi’nin, sahte olmaları nedeniyle Shakespeare’e ve aynı zamanda İngiliz halkına “ihanet” eden diğer portrelerden farklı yeri vurgulanmak istenmiştir. Bu portrelerin önünde de, izleyicilerin (ya da inananların) tefekkür ederken oturabilecekleri tahta sıralar yer almaktadır. Tüm bu ritüelistik sunum, Shakespeare’in aranmasından çok, ona, azizlik ünvanının verilme törenini andırır.

Bu yöntemin arkasında, NPG’ye ait olan Chandos portresinin “gerçek” Shakespeare olduğunun onaylanması da vardır elbette. Bu yaklaşımda ise, hiç bir kutsallık yoktur. Bu, sadece, Shakespeare ismi etrafında kurulan endüstri için bir promosyondur.

Sergide gördüğüm detaylar bana, eğer gerçekten isteniyorsa, Shakespeare ile ilgili varolan tüm bilgilerin bir programa yüklenerek, ‘gerçek’ bir portre  çıkarmanın mümkün olabileceğini düşündürmüştü. Ben bu öneriyle ‘orijinal’ bir fikir ortaya attığımı sanırken, serginin açılmasından iki gün önce, Alman sanat tarihçisi Hildegard Hammerschmidt-Hummel’in bunu gerçekleştirdiğini öğrendim. Hummel, polisin elindeki son teknolojiyi kullanarak, Shakespeare’e ait olduğu iddia edilen yüz maskesi ve Chandos ve Flower portrelerini  üç boyutlu bir imgede birleştirmiş. Ancak sonuç, Stratford’daki Shakespeare uzmanları tarafından reddedildi. Çünkü, bu denemede kullanılan maskenin orijinalliği kanıtlanamamıştı, büstün, 18. yy’ait olduğu bilinmekteydi ve ‘Flower Portre’de zaten sahteydi.

Bu çabaların arkasında, sanatın, küresel dünyanın yeni oluşumları içinde aldığı  formla bir bağlantı kurmak olası mı?

Geçtiğimiz yıl ABD’de yapılan, sanat eğitimi ve idaresi konularındaki bir konferansda dile getirilen düşüncelerden biri, sanatta ‘arz ve talep’ üzerindeydi.  Bu görüşte, son on yılda, sanatta daha çok arzın (yani sanat üretimini, sanatçıyı) desteklenmekte olduğu, artık odağın ‘talep’e (tüketim) çevrilmesi gerektiği anlatılmak istenmektedir. ‘Talep’le halkın istemleri değil, sponsor olan kuruluşların kastedildiği açıktır. Bu düşüncede, sanat pazarında ortaya çıkan “dengesizliğe” işaret edilirken, ister istemez, sanatın (üretimin) yönlendirilebildiği de itiraf edilmiş oluyordu. Serbest pazar  yöntemleriyle çözülmeye çalışılan sanatsal sorunlar, manikyan (herşeyi karşıt olgular temelinde algılama) bir yaklaşımla, üretim-tüketim, arz-talep, denge-dengesizlik bağlamlarına yerleştiriliyordu. Bu yaklaşımın sanata yansıması her ne kadar, diğer pazar ürünlerine benzer, bire bir paralellikle yürümesi güç olsada, ağırlığın, ‘talep’in şekillendirilmesi yönüne kaydırılması önermesinde, kitle kültürünün üretimine yönelik promosyonların artırılması istemi vardır.

Bir an için iyimser olup, bu istemin arkasında, sponsor kuruluşlarının politik gündeminden çok, gerçekten halkın sanatsal istemlerine yanıt vermek endişesi olduğunu düşünelim. Bu bağlamda, sanatın tüketimi ne anlama gelir?
Örneğin, sizi, yerinizde mıhlanmanıza neden olacak kadar, zaman ve mekan kavramlarını yitirdiğiniz bir duygulanım içine sokan bir tiyatro eseri, müzik parçası, bir resim ya da heykel gibi yaratıcı bir eserle karşılaştığınızda, bu karşılaşma anının üreticisi ve tüketicisi kimdir?

SANATIN “TÜKETİLMESİ”

Kültürle olan interaktivite, sadece sanat objesiyle belirlenmez. Okunan bir yazı, dinlenen bir müzik, izlenen bir resim, sanatla olan iletişimin başlayıp bittiği tek yer değildir. Karşılaşılan bir sanat nesnesi, ne kadar evrensel bir dille ve mükemmel bir ifadeyle örülmüş olursa olsun, durduğu yerde estetiksel ışınlarını yaymaz. Sanat, bir diyaloğu gerektirir. En az sanatçının çabası kadar, izleyicinin çabası, birikimi de bu interaktivitede rol oynar.

Bilinç altına atılmış bir anı, tanımlanamayan, belkide tanımlanmayı bekleyen bir duygunun, karşılaşılan bir  sanat eseriyle tetiklenmesi anında, izleyici de (o anın) üretimin bir parçası haline gelir.

Sanat nesnesini oluşturan estetik öğeler bizi onla ilişki kurmaya davet eder. Bu öğeler, nesne dışındaki koşullarıda kapsar. Bunlar içinde, eserin nerede, ne zaman, kim tarafından hangi koşullarda yapıldığı sayılabilir. Bu bağlamda, izleyicinin sanatı “tüketimi” gündeme gelir. Bu tüketim elbette, bir yiyeceğin ya da ayakkabının tüketilmesi gibi değildir. Sanat eseri, izleyen için, yeni bir yaratıya yolaçan bir esin kaynağı olabileceği gibi, yeni düşünceleri, planları da tetikleyebilir. Acıları, üzüntüleri dindirebilir/ya da artırabilir. Bellek içinde, bir tür “arama motoru” görevi görebilir. Deneyimlerin bir tür sağlamasını verebilir. İzleyicinin kendi yaşamında bulduğu bu yankılarla sanat eseri, kendine yeni yaşamlar bulur, dönüşüme uğrar. Bu bağlamda sanatın tüketimi, aslında onun yeniden üretimidir.

Sanatçının postmodernizmle aldığı, ‘şöhret ikonu’ statüsünde ise tüketien sadece, sanatçının yaşamı, kimliği ve dış görünüşüdür. Bu tüketim, bir giysinin tüketilmesi gibidir. Eskiyince, modası geçince, sıkıntı yaratınca atılır, yerine başkası alınır. Bir geri kazanım yoktur bu tüketimde. Tersine, bir sürtünme ve karşılıklı bir aşınma vardır.

Shakespeare’in kim olduğu, yüzünün neye benzediği tartışmaları da böyle bir tüketim ihtiyacının bir sonucu mudur? İlginin, yeni nesil için artık anlaşılmaz ve yeniden üretilmesi imkansız olan ozanın eserlerinden, onun dış görünüşüne kayması buna işaret etmektedir.

Shakespeare’i bugüne kadar yaşatan, belki de onun, yaklaşıldıkça kaçan bu gizemli yaşamıydı. Bu nedenle de, ölümünden beri her nesil, geliştirdiği kendine özgü davranışları ve kültürel boyutuyla onun yüzüne kendini tanımlayabileceği bir şekil verdi, onu yeniden üretti. Yüzünden, kimliğinden başlayıp eserlerine uzanan bir düzlemde onu irdeledi.

Ancak bugün artık, Shakespeare’i saran gizemler bir bir kalkmaktadır. Suç mahallinde, DNA örneği bulan polisin, tüm yöre halkını tek tek kontrol edip suçlu çevresindeki çemberi daraltmasında olduğu gibi, Shakespeare’in etrafındaki gizemin sonuna gelinmektedir. Adli bir olayda, suçun işlendiği andan, suçlu bulununcaya kadar geçen süreçte, her gelişme ilgiyle izlenir, yorumlar yapılır, senaryolar, olasılıklar üretilir. Ancak suçlunun yakalanmasıyla her şey biter. Suçlunun kesin “resmi” çizilmiştir artık. Hikaye bir tanedir. O da, hikayeyi yaşayana aittir. Ona yapılacak eklemeler, orijinal olamayacağı için kabul görmez. Oysa, görgü tanıklarının ifadelerinden yola çıkarak çizilen ‘robot portre’ler,  çok daha ilginçtir. Bu portredeki kişi, hiç kimse olmadığı gibi, herkes de olabilir.  İmgelemi çalışmaya zorlayanda budur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.