SANATTAN… Paris’in cengelleri…

Her ne kadar kulağa, Sarkozy’nin banliyö sakinleriyle ilgili yeni bir benzetmesi gibi gelsede, ‘Paris’in Cengelleri’ Londra’da, ‘Tate Modern Galerisi’inde açılan Fransız ressam Henri Rousseau sergisinin başlığıdır.

‘Naive’ (sanat eğitimi almamış kişilerin ürettiği) sanatın babası kabul edilen Henri Rousseau’nun Londra ‘Tate Modern’de açılan ‘Jungles in Paris’ (Paris’in Cengelleri-vahşi orman) konulu sergi, günümüz dünyasının gerçekleri ve sanatı gözönüne alındığında, çöl ortasında bir vahayı andırıyor. Bırakın gerçekleri, fantazilerin bile köklü değişimlere uğradığı içinde yaşadığımız dünyada, Rousseau’nun ‘dünyasını’ bugünkü ölçülerle bir fantazi dünyası olarak adlandırmak bile zor. Yine de, insanların, anlamadığı, tanımadığı ya da bilmediği yeni olgulara karşı yaklaşımlarda gösterdiği tepkiler, Rousseau’nun Fransa’sıyla bugünkü Fransa arasındaki paralellikler kurmak mümkün.

Afrika ve Güney Amerika’daki doğa ve uygarlıklar hakkında bilgilerin sınırlı olduğu 19. yy’da bir mitosa dönüşen ve Fransız halkı için ekzotik bir söylen olan cengel yaşamı, bugün her yanıyla sömürülmüş, “medeniyetin” sırtında bir kambur ya da bir enerji deposundan başka bir şey değildir. Günümüzde beyaz bir Fransız için, Paris banliyölerinde yaşayan bir mağribin yaşamı nasıl ki bir “muamma” ise, o günün elit sanat eleştirmenleri için de Rousseau’nun resimlerinde kurduğu hayali dünya ve bunu tasvir etmek için kullandığı üslubun da anlaşılması güçtü. Rousseau yaşarken açtığı sergilerde ‘naive’ tarzıyla tepki ve eleştirilere uğramış, hatta aşağılanmıştı.

Henri Rousseau, 1844’de bir demircinin oğlu olarak dünyaya geldi. Bütün yaşamı Paris’in banliyölerinde geçmiş ve çalıştığı gümrük deposundaki görevinden vakit bulduğu sürece de resim yapmayı sürdürmüştü. 1870’de Paris’de başladığı gümrük memurluğu görevini, 1893 yılında kendini tamamen resme vermek amacıyla işinden ayrılıncaya kadar sürdürdü. Bu nedenle de ‘Le Douanier’ (Gümrük Memuru) lakabını aldı.

Hiç bir sanat eğitimi almamış olmasına rağmen, yarattığı değerlere inanç ve sabırla resimlerini bağımsız salonlarda sergiledi. Kendi deyimiyle, zamanın birkaç ressamından aldığı tavsiyeler dışında ‘doğadan başka bir öğretmeni yoktu’. Sonunda, alışılmamış ve özgün üslubuyla Pablo Picasso, Braque, Robert Delaunay, Guillaume Apollinaire ve

Vassily Kandinsky gibi zamanın sanat devlerinin dikkatini çekmeyi başardı. Rousseau’nun resimlerinin sadeliği, bir çocuk elinden çıkmışcasına olan masumluğu Picasso’yu öylesine etkilemişti ki, kendi akademik resim eğitiminin, bu masumluğu yakalamasına engel olabileceğini düşünmüştü.

***

Tate Modern’deki sergiye girdiğinizde sizi ilk karşılayan, ‘King-Kong’ ve kolları arasında taşıdığı çıplak bir kız heykelidir. Gerçekte Emmanuel Frémiet’e ait olan bu bronz heykel, diğer odalarda bekleyen vahşi yaşamın ilk habercisidir sanki. Bu büyük goril heykeli, cengelle ilgili konuların o günlerde toplumun hayalini nasıl meşgul ettiğinin de, bir anlamda simgesidir.

İkinci odada, tropik bir orman içinde, sık otlar arasında, avının peşinde tetikte ilerleyen kaplanla birlikte Rousseau’nun dünyasına girilir. Şimdiye kadar gördüğüm reprodüksiyonlarından çok daha büyük boyutlarda olduğunu burada farkına vardığım ve en çok tanınan resmi olan ‘Tropik Kasırgaya Tutulmuş Kaplan’ (1891) tablosu onun ilk cengel resmidir de aynı zamanda. Bundan sonra yaptığı çok sayıda vahşi orman manzaraları da bunda olduğu gibi, düz bir satıh üzerinde, gölge ve perspektiften yoksun, derinliği olmayan bir dünyada tasvir edilmiştir.  Resmin hiç bir noktası, gerek renk, gerekse gölgeyle vurgulanmadığı, öne çıkarılmadığı için derinliği olmayan halı dokuma desenleri gibi iki boyutlu resimlerdir bunlar.

Her ağaç, dal hatta yaprak tek tek boyandığı için kolajımsı bir görüntü de vardır. Teknik olarak olmasa da konu, kesinlikle bir ‘kolaj’dır Rousseau’nun resimlerinde.

Hayatında tek cengel deneyimi, Paris’in botanik ve hayvanat bahçeleri, postları doldurularak yapılmış hayvanlardan oluşan müzeler olduğu için, bitkilerin ve hayvanların yaşadığı kıtalar hakkında bilgisi de yoktur ya da önemsemez. Güney Amerika’ya özgü bitki örtüsü içinde betimlenen bir aslanın antilopa saldırması ya da Amerikalı bir kızılderili görünümündeki bir yerlinin bir gorille boğuşması doğaldır onun resimlerinde. Resimlerindeki hayvanlar da, bazen doldurulmuş bir hayvandan betimlenmiş, bazen resimli bir dergiden alınmış, bazen de başka bir sanatçının eserinden aktarılmıştır. Dergiler, gazeteler, kartpostallar, müzeler, kısacası üzerinde cengelle ilgili bir resim olan her türlü tasviri kullanır resimlerinde.

Bu yöntemi ilk bakışta ‘naive’likle (saflıkla) açıklamak olası ancak, diğer odalardaki resimler görüldükçe, bu saflığın altında amaçlı bir çaba ve yöntem olduğu konusunda şüpheler artar. Vahşi ormanın içinde ellerinde biberonla dolaşan maymunlar, cengelin ortasında duran beyaz bir at ya da fil, aslan ve çeşitli yırtıcı hayvanlarla sarılmış ormanda bir kanepe üzerinde yatan nü resimlerini (The Dream- Rüya-1910) gördükten sonra da bu “naive” üslübun bilinçli bir yorum olduğuna ikna olunur.

Bu bağlamda, Freud’un ‘Rüya Tabirleri’ (1900) ve Darwin’in ‘Yaradılışın Kökeni’ (1859) araştırmaları onun yaşadığı dönemde basıldığı düşünülürse, resimlerindeki maymunların insanımsı yüzleri ya da ormanda düşlere dalmış çıplak kadın, hayalin ötesinde bir anlam bulur. André Breton’’un onu, ilk sürrealist olarak nitelendirmesinin nedeni de bu olabilir.

Rousseau’nun şehir manzaralarında, cengel resimlerinin tersine hiç bir şey vuku bulmaz. Perspektiften yoksun, dünyanın yuvarlaklığını göstermek istermişcesine meyilli yollarda yürüyen insanlar, silüet gibi ve hepsi birbirine benzer yüzlere sahiptir. Hareket halinde olanlarda bile, örneğin bir parkta futbol oynayan adamların hareketleri (The Football Players-1908) yine sergi salonunda aynı odada bulunan maymunların hareketleri arasında bir benzerlik vardır.

Rousseau’nun insan figürlerini, el, ayak ve yüzleri nasıl betimlediğine bakıldığında onun iyi bir ressam olup olmadığı tartışılır. Ancak renk uyumu ve kompozisyon, tartışmasız bir olgudur onun işlerinde. 20 yy. ortalarında yaygınlaşan organik-soyut resmin ilk habercilerinden biri olduğu da söylenebilir bu anlamda. Resimlerinden, artık figürler görülemeyecek ve sadece renk hüzmelerine dönüşecek kadar uzak bir noktaya geri çekilindiğinde, (ya da gözlük takıyorsanız çıkararak) bu bağı kurmak daha da kolaylaşır.

Rousseau’nun resimlerinden yola çıkarak, onun yaşamının büyük bir bölümünü seyahat ederek geçirdiği sanılabilir. Üslup olarak etkilendiği Gauguin’in tersine Roussseau, Paris dışına bile çıkmamıştır. ‘Botanik bahçesine girip, ekzotik ülkelerden gelen bitkileri gördüğümde, kendimi bir rüyada sandım’ sözleriyle, bu karşılaşmanın yaşamında bir dönüm noktası olduğunun ve bir yerlere gitmek gerekmediğinin de altını çizer. Bundan sonra, botanik bahçesi ve içinde bulunan hayvanat bahçesi, onun yeni bir dünya yaratacağı bir malzeme olacaktır.

Sergi kataloğundaki yazısında Fresneau, Rousseau’nun hiç seyahat etmediğini ancak, her zaman şehrin modern yaşamından kaçmak istediğini anlatıyor. Paris’in ortasında da olsa, botanik bahçeleri Rousseau’ya aradığı bu sükunu vermiş, onun burada yeni bir dünya kurmasını hazırlamıştı. Bu yanıyla, ‘çok okuyan değil çok gezen bilir’ deyişine yeni bir boyut ekledi; gezmek için edimsel olarak bir yerlere gitmek gerekmez, imgelemle de yolculuk olasıdır. Rousseau böylece, hayali bir dünyada yolculağa çıkarken, sanatsal anlamda gerçek bir sanat üslubu da yaratıyordu.

Rousseau’nun konularına bakıldığında, onun yersiz-yurtsuz bir insan, içinde yaşadığı dünyaya uyum gösteremeyen ve çevresinden kopmuş bir kişiliğe sahip olduğu sonucuna varılabilir. Yaşamı hakkında varolan belge ve yazılar gözönüne alındığında ise, çok sayıda arkadaşı olan, sosyal, girişken, neşeli bir karakteri olduğu  ortaya çıkar.

Sanatı –daha doğrusu konuları- ve yaşamı arasındaki bu boşluk gerçekte, yaşadığı dönemde sanıldığı gibi sanat konusunda bilgisiz bir kişi olmadığını gösteren başka bir noktadır.

Serginin son bölümü de, Rousseau’nun özel yaşamıyla ilgili belgeler, sanatına kaynak olan her türlü dergi, karpostal ve müze afişlerine ayrılmış. Bu odanın ortasında ise, resimlerinden birine konu olmuş olan, antilopa saldıran aslanın doldurulmuş heykeli yer alıyor. Küratörlük açısından bakıldığında, Rousseau’nun sanat ve kişiliğini kapsamlı anlatan, kafalardaki her türlü soruya yanıt verebilecek, hatta Rousseau zamanında botanik bahçelerinde ve Paris sokaklarında çekilmiş filmlerle sizi o güne alıp götüren bir sergi ‘Jungles in Paris’.

***

Rousseau, sevmediği şehir yaşamından resimlerinde bile olsa uzaklaşmak için hayali bir aden hazırlamıştı kendisine. Dışarıdan biri olarak neredeyse bir yüzyıl sonra bile bu dünyaya girmek, ondan zevk almak mümkün. Bu resimlerdeki dünyanın bize öğrettiği diğer bir nokta ise, bu kaçışların geçici olduğudur. Resimlerinde bile bunu sürekli yapamaz Rousseau. Sık sık döner ‘gerçek’ Paris yaşamına. İnsanımsı maymunlar, robotumsu insanlar, aynılaşmış yüzler, insansız sokaklar Rousseau’nun ‘masum’ üslubuna rağmen ürpertir insanı. Modernleşen dünyanın, insan üzerindeki etkileri konusunda ilk uyarılardır bunlar. Ölümünden 95 yıl sonra Rousseau’nun Paris’nde, resimlerde bile olsa, hala fantazi dünyaları yaratmak olası demek o kadar kolay değil.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.