Schopenhauer’ın düşünce dünyası

Schopenhauer’ın düşünce dünyası

0
PAYLAŞ

Schopenhauer felsefesi de Nietzsche felsefesi gibi orasından burasından didiklenen, şurada burada konuşulan bir felsefedir ama insanımızın onunla ilgili bilgisi pek azdır. Bir genç hanım, dergisinde yayımlamak üzere bana Schopenhauer’la ilgili sorular göndermişti. Sonra benim yanıtlarımı beğenmemiş olmalı ki o konuda kendisi bir yazı yazmış, incelik gösterip yazısına benden de birkaç satır almış, ayrıca bir başka arkadaşımızın yazısından da yazısına bir parça eklemiş. Her şey iyiden iyiye değiştiği için bunlara şaşmamamız gerekir. Bu durumda en azından söylediklerim yanlış anlaşılmasın diye filozofla ilgili birkaç satır da burada yazmak istedim. Schopenhauer felsefesi Kant felsefesinin ve Hint felsefesinin etkisinde gelişmiştir. O dönem Almanya’da Hegel’in etkili olduğu bir dönemdi. Hegel felsefesi özünde bir din felsefesidir. Almanya’da baştan beri dinci anlayışlar insancı anlayışlara baskın olmuştur.  Schopenhauer dinci anlayıştan uzak durdu, bu yüzden Nietzsche gibi toplumunun duyarlığına aykırı düşen bir düşünürden oldu. “Beni avutan tek şey zamanımın insanı olmayışımdır” diyen Schopenhauer’ı “üniversite filozofları” dediği kişilerden, özellikle Hegel’den ayrı düşünmek gerekir. Onun kötümser felsefesinde pragmacı bir anlayış belirleyicidir. “İstem” kavramını temele koyar filozof. İstem onda yaşamın karşı konulamaz, belirleyici ilkesidir. Yıldızlarda, madenlerde, alt düzey canlılarında bilinçsiz olan İstem insanda Bilinç’i oluşturur.

Schopenhauer’a göre dünya “benim sunumum”dur, özneyi ve nesneyi içerir. Ne öznesiz nesne ne de nesnesiz özne olabilir. Pekiyi nedir bu dünya dediğimiz şey? Dünya kör ve saçma bir İstem’in yarattığı bir yanılsamadır. Ancak bu dünya insanın dünyasıdır. Buna göre insan yalnızca şeylerin karşısına konmuş bir ayna değildir, onun kökleri dünyadadır. Cisim ya da beden “görünür olmuş İstem”dir. Onda mutlak’ı bulabiliriz, onda o tek İstem’i, her şeyin kökeni olan o şeyi bulabiliriz. İstem bizi “her şeyin en içten özü”ne kadar götürebilir. Her gerçeklikte kendini ortaya koyan şeydir İstem. Özetle her sunum İstem’in olgusudur. Çeşitlilik sunumdan gelir, varlıklar ya da şeyler duyarlığın yanılsamalı biçimleriyle birbirlerinden ayrılırlar, uzam ve zaman biçimleriyle birbirlerinden ayrılırlar. Varolan her şeyde kendini ortaya koyan İstem’dir. İstem her varlıkta, her şeyde vardır.

İstemin dışlaşması ya da kendini dışa vurması hiçbir nedene dayanmaz. Dünyanın hiçbir amacı yoktur, yaşamın da hiçbir anlamı yoktur. Yaşamak demek acıyla boğuntu arasında gidip gelmeyi göze almak demektir. Filozof acıyı olumlu, hazzı olumsuz sayar. Ona göre yaşam kötülüklerle ve acılarla örülmüştür, yaşamı “acının doğal tarihi” diye belirlememiz hiç de yanlış olmaz. “Acı yaşamın özüdür” der Schopenhauer. Yaşamın gözlerine şöyle gelişigüzel baktığımızda bu acılar gerçeğinin deneyine ulaşmış oluruz. Nasıl mı? Her yerde hastaneler, hapisaneler, köle barınakları vardır. Her yerde işkence düzenekleri vardır. Pekiyi bu dünyayı bir Tanrı yaratmış olamaz mı? Öyle olsaydı Tanrı’yı sevmemiz olası değildi, acıların Tanrı’sını sevebilir miydik? Ne olursa olsun bu dünya bir olumsuzluklar dünyasıdır ve insan bu olumsuzluklara aşk hayaliyle katlanır. Bu da önünde sonunda bir yanılsama değil midir? Pekiyi, kurtuluşa doğru yol yok mu hiç? Bizi kurtuluşa götürecek iki yol düşünebiliriz, bunlardan biri sanatın yolu, öbürü ahlakın yoludur. Sanat insanı şeylerden uzaklaştırır, onu arzusuz ve korkusuz kılar. En büyük kurtuluşu sağlayacak olan sanat da müzik sanatıdır. Ahlak da kurtuluşun yolunu açabilir. Ahlakın temelindeki duygu acıma duygusudur, başkalarının acılarına ortak olma duygusudur. Acıma duygusuyla başkalarının acılarını kendimizin kılarız.

Schopenhauer felsefesi o zamanki Almanya’nın ruhuna pek uymayan bir felsefedir ve devletin resmi felsefesi görünümünde olan Hegel felsefesinin bir karşısavı gibidir. Schopenhauer da Nietzsche gibi ülkesinin düşünce çizgisinde iğreti iki halka gibi durur. O da Nietzsche gibi insanlığı Hıristiyan ahlakının öldürücü kıskaçlarından kurtarmak istiyordu. Schopenhauer 1820’de Berlin Üniversitesi’nde “privat-dozent” olmuştu. Bununla birlikte bir zaman sonra Frankfurt’ta dünyaya kapısını kapatıp yapayalnız yaşadı. Schopenhauer beni her zaman ters yöne giden bir filozof olmakla ilgilendirmiştir. Tıpkı Descartes gibi, Spinoza gibi, Nietzsche gibi o da sürünün gittiği yöne gitmeyen son derece onurlu bir düşünür oldu. Vaktim olursa, ölmez de sağ kalırsam gelecek günlerde Schopenhauer üzerine gene birkaç satır bir şeyler yazabilmek isterim.

BİR CEVAP BIRAK