Sd’nin seçilmediği bir Avrupa

PAYLAŞ

Sosyaldemokrasinin seçilmediği bir Avrupa

Avrupa Parlamentosu Seçimleri’nde kaybeden kim sorusuna aslında üç adres vermek gerekiyor!

Birincisi elbette demokrasi! Bu seçmene saygısızlık anlamında bir tavır olarak algılanmamalı. Verilen oylar nedeniyle demokrasinin kaybettiğini iddia etmiyorum. Sandığa gitmeyenlerin vermedikleri oylar demokrasi için kayıp bence. Sandığa gidip de “eli hep belli bir yerde” bir İtalyan Başbakanı’nın önerdiği “seksi mankeni” ya da “porno yıldızını” seçene lafım yok. O da bir seçim. Ancak sandığa gitmeyenler aslında AB konusunda “ne istediğini” bilenlerdi. Bu nedenle sosyaldemokratlar çok az oy aldı. Sandığa gitmeyenler aslında “kimi seçelim?” ve “neden seçelim” sorusuna cevap bulamadılar. Bu nedenle meydan AB ve AP karşıtı olan ve de hiç bir vizyonu olmayan onlarca milletvekiline kaldı. İşte demokrasi bu noktada kaybetti.

İkinci kaybeden taraf elbette Türkiye ve KKTC. Bu yeni meclis oluşumu hem Türkiye hem de Kuzey Kıbrıs için yeni sorunlara neden olacak. Nasıl mı? Yazımın devamında bu konuya değineceğim. Her halükarda sosyaldemokratlara 100 koltuk farkı atan hristiyandemokratlar ve sayıları 90’ı bulan sözde “bağımsız” milletvekilleri Türkiye ve KKTC’ye karşı belli AB çevreleri tarafından kullanılmaya çok uygun bir grup konumunda.

Üçüncü kaybeden ise sosyaldemokratlar oldu. Danimarka dışında AB’nin “ciddiye alınması gereken” hiç bir üye ilkesinde kazanamadılar. Almanya’da uğranan hezimet “tarihte bir ilk”. Almanya genelinde yüzde 20 oy oranına sahip olmamıştı SPD hiç bir zaman! CDU, CSU ve FDP’nin bu seçimde ulaştıkları yüzde 50 oy oranını 27 Eylül 2009 Pazar Günü Genel Seçimde’de korumaları durumunda Dış İşleri Bakanı Steinmeier’in Almanya Başbakanı olmasına imkan olmayacağı gibi şimdiki makamında da kalma şansı olmayacak. Bu durumda Almanya’da hem SPD hem de Türkiye kaybeden taraflar olacaklar. İngiltere’de karıştıkları gerçekten “utanç verici” vergi paralarını “özel ihtiyaçları için harcama” skandalından sonra sosyaldemokratların hem bu seçimde hem de gelecekte yenilgiye uğramalarına şaşırmamak gerekiyor. İspanya’da iktidar partisi olunan konumda alınan yenilgi de çok düşündürücü. AB genelinde sosyaldemokrasi hem programları hem de adayları ile “can sıkıcı” bir görünüm vermekte. Seçmen de bunun farkında! Sosyalist Enternasyonal en başta olmak üzere sosyaldemokrasinin acilen tüm politikalarını kapsayan reforma ihtiyacı var. Kadroların da gençleşmesi, atraktif bir hale gelmesi ve karizma sahibi olması acilen gerekmekte. Partisini bir hezimetten diğerine taşıyan ama buna rağmen koltuğuna yapışan İngiltere’nin “Baykalı” gibisinden Gordon Brown gibi başkanların da artık sosyaldemokrasinin önünü açmaları bir şart!

3 ve 7 Haziran 2009 tarihlerinde AB genelinde gündeme gelen Avrupa Parlamentosu Seçimleri’nden büyük bir beklentimiz var mıydı? Hayır. Yoktu! Avrupa Parlamentosu’nun zaten AB genelinde hem politikacıların hem de kamuoyunun nezdinde önem sıralamasında en başlarda olmadığını “sağır sutan da” duymuştu. 5,5 yıl AP üyesi milletvekili olarak görev yaparken neredeyse her hafta Berlin’de “Bundestag’ta” toplanan çalışma gruplarına katıldığım zamanlar bunun ne önemli bir “davet” olduğunun farkına varmıştım. Toplam 35 kişilik AP SPD Meclis Grubu’ndan en fazla sekiz kişiydik Berlin tarafından “adam yerine konulan”. İşte böylesine hazindir AP üyelerinin genel olarak konumu.

Peki kendi seçmenleri ve ulusal politikacıları için bu derece “ciddiye alınma olanağı bulabilen” AP bizim için buna rağmen önemli midir? Evet! Çünkü tüm bu sıralamalardaki en arka konumuna rağmen AP hem AB İç İşleri hem de AB Dış İşleri açısından her şeye rağmen sahip olduğu yetkilerle “ciddiye alınması” gereken bir platformdur. Hele bir de hem AB İç İşleri söz konusu olduğunda hem de Dış İşleri kapsamında gündeme gelen sorunlarla karşılaşıldığında AP hep “öcü” olarak kullanılır ustaca!

Örneğin Berlin’de yeni bir kanun ve kurallama söz konusu olduğunda “Bundestag” milletvekili, federal bir bakan ya da Eyalet Başbakanı hemen parmağı ile “Brüksel’i” işaret edip “onlar dayattığı için yapıyoruz” deyiverir. Genelde tüm “kötülükler” Brüksel’den gelir ulusal politikaya göre! Bu sayede seçmeni yanıltmak mümkündür.

Diğer örneği ise yıllardır yaşamaktayız. AP her toplantı haftasında uluslararası sorunlarla ilgili bir çok “abuk sabuk” ve de “evlere şenlik” kararlar aldığında “AP’dir, ne yapsa yeridir” der ve gülerler. Ancak nedense söz konusu sorunun adı Türkiye ya da KKTC ise birden TBMM ve AP ortak komisyonu çok önemli bir “merci” olarak pazarlanır. Genelde AP’de çok sayıda başka ülke ve bölgelerle ilgili komisyonlar vardır. Onların başkanlarının kim olduğu bile bilinmez. Ancak Türkiye ya da KKTC ile ilgili olanlar “çok önemliymiş” gibi pazarlanır. Her ne kadar ulusal politikacılar kendi belirledikleri stratejilere uymadığında AP ve komisyonlarını önemsemeseler de “Türkiye ve Kıbrıs Politikaları” söz konusu olduğunda “maalesef AP bu işe karşı” demeye bayılırlar. Oysa isterlerse “yukarıdan aşağı” bir şekilde tüm hayati konularda AP ulusal patronların çıkarlarına aykırı karar alma şansına sahip değildir. Düşünsenize CDU Başkanı Merkel’e rağmen “zıt kararlara oy veren” bir AP CDU Meclis Grubu olabilir mi?

İşte bu nedenle AP Seçimleri’ni ve AP’yi çok yakından takip etmek zorundayız. Ancak doğru analizlerle!

CEVAP VER