Sabahattin Ali’yi düşünürken

Sabahattin Ali Cumhuriyet’le gelen yükseliş döneminde o onurlu ve atılgan edebiyatçılar kuşağının seçkin kişilerindendi. Cumhuriyet bilinci açık ya da örtülü bir biçimde o güçlü yazarların yapıtlarında anlatımını buldu. Ne acıdır ki bu yazarlar bir parçası oldukları Cumhuriyet’in gözdeleri olamadılar. Kimi mahpus damlarında çürüdü, kimi öldürüldü, kimi veremden kimi umutsuzluktan gitti. Memduh Şevket, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Osman Cemal Kaygılı, Mahmut Yesari, Sait Faik ve daha niceleri. Bugünün genç insanları bu yazarlardan çoğunun adını bile bilmezler. Ben yüksek lisans ve doktora derslerimde Osman Cemal’in o eşsiz Çingeneler’ini ya da Sabahattin Ali’nin İçimizdeki şeytan’ını her tezgaha koyduğumda gençlerin şaşkın bakışlarıyla karşılaştım. Bugün biz eskiler edebiyatımızın nerelere sürüklendiğini acı içinde izliyoruz. Bir toplum ahlak değerlerini yitirdiğinde kültür değerlerini de gözden çıkarmış olur. Toplumumuz daha Cumhuriyet’in başlarında yüce değerlerin yerine çıkar değerlerini koymaya başlamıştı. Bugünlere bir günün içinde gelmedik. Jean-Jacques Rousseau gibi söylersek, değerlerini yitiren toplumların o değerleri geri kazanması çok zordur. Bir Sabahattin Ali’yi ya da bir Sait Faik’i daha çok zaman mumla arayacağız.

Sabahattin Ali’nin sanatı toplumcu bir yalnızın sanatıdır. İnsan hem toplumcu hem yalnız olabilir mi? Toplumculuk bir dünya görüşüdür, yalnızlık bir ruh durumudur. Hangimiz bir şeylerle çatışırken kimsesizliği derinlerimizde duymadık ki. Sabahattin Ali uzlaşmaz kişiliğiyle ayrı bir yerde dururken insanla bağını koparmadı. Her toplumcu zorunlu olarak bir insancıdır. İnsancılık bizi bütün insanlara yaklaştırır. Her insancı aynı zamanda Epikuros’çu anlamda bir hazcıdır, bir zevk ve eğlence adamı değildir ama bir yaşam tutkunudur. Sabahattin Ali’nin yapıtlarındaki kişilikler de genelde kendisi gibi ayrıksı ve uzlaşmaz kişiliklerdir. Onlar da yaratıcıları gibi aşırı duygusaldır aşırı kırılgandır. Onlar da dönüşmekte olan ve nereye doğru dönüştüğü pek belli olmayan bir toplumda bazen ne istediklerini bilmez gibi dururlar.

Bizim düşünce geleneğimizde eleştiri yoktur. Bizler eleştiriyi çok zaman bir küçümseme hatta aşağılama yöntemi olarak kullanırız. O yüzden çoklarını olduğu gibi Sabahattin Ali’yi de boşluklarını görmeden sözde büyük bir hayranlıkla okuduk. Oysa onun öyküleri de romanları da zaman zaman büyük boşluklar verir. Bunda şaşılası bir şey yoktur. O öldürüldüğü zaman henüz çıraklık olmasa da kalfalık dönemini yaşıyordu. Ömrünü tamamlayabilmiş olsaydı elbette çok büyük yapıtlar verecekti ve bugün severek okuduğumuz yapıtlarını ilk dönem yapıtları olarak değerlendirecektik. Sabahattin Ali her şeye karşın mutlu bir dönemin yazarı oldu. Değerler çöküntüsüyle kendini gösterecek olan toplumsal düşüş henüz başlamamıştı. Ama mutlu güzel günlerin sonu gelmekte gibiydi. Ağır ağır yaklaşmakta olan zaman bencilliğin ve umursamazlığın zamanıydı, yırtıklığın ve utanmazlığın zamanıydı. Bu yeni zamanlara doğmuş olan bizler Sabahattin Ali’lerin yarattığı değerleri anlamaya çalışırken itilip kakılacağımızı çok iyi biliyorduk. Çoğumuz uymaz gibi yapıp bu yeni zamanlara uyduk. Bu yeni zamanlarda bizim tutumumuz sana zahmet yan cebime koyuver tutumu oldu. Çok azımız dürüst kalabildik. Dürüst kalmanın çok zor olduğu zamanlardı. Buna karşılık insanı feraha çıkaracak kolay yollar vardı, bu yolları izleyerek daha büyük daha etkili daha sağlam yerlere varmak vardı. Açıkgözlerin ya da açgözlülerin yaşamlarını güzelleştirmeleri için açılmış verimli yollar vardı. İnsanlar çok küçük şeylerin peşine düşmüşlerdi. O çok küçük şeyleri şu ya da bu yolla elde edebilenler kendilerini dünyanın en mutlu insanları sayıyorlardı.

Bugünün gençleri kendi anlayışları içinde değerler yaratmaya çalışırken çorak yerde akıp gitmiş bu çok değerli sanatçıları biraz olsun tanıyabilmek için emek harcıyorlar mı? Bugünün gençleri Sabahattin Ali’nin öldürülürken neler duyduğunu, Mahmut Yesari’nin veremle yıkışırken neler çektiğini, Sait Faik’in yalnızlığında ne gibi umutsuzluklara kapıldığını, Osman Cemal Kaygılı’nın yaşamını yoksulluk içinde sürdürürken neler yaşadığını biliyorlar mı? Bugünün gençleri bu değerli kişilerin yaratıcı olmak için çabalarken kendilerinden neler verdiklerini, yaratıcılıklarını neyle ödediklerini merak ediyorlar mı? Bu benciller bu umursamazlar bu kendinden başkasını görmeyenler ortamında bu değerli insanların bari şu toplumda son kalan değerleri elde tutabilsek diye çırpınırken neler çektiklerini bilemezler. Kendileri için bir şey istememiş bu kahramanların sırtlarını toprağa dayarken görevini yapmışların huzuru içinde oldukları tartışma götürmez. Ama biz onlara olan görevlerimizi yerine getirebiliyor muyuz? Onları unutarak mı onları yok sayarak mı yerine getireceğiz bu görevi?

AÇIK GAZETE: Değerli yazarımızın yazını gecikmeyle yayına alabildiğimiz için kendisinden ve çarşambayı bekleyen okurlarımızdan özür dileriz… 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × 5 =