Sen de kimsin?

Veeeee… tam bu esnada dehşetle farkediyorsun ki hayat, büyük bir flarmoni orkestrası gibi tüm görkemi ve tüm zenginliğiyle geçiiiiiip gidiyor yanından. Gözlerini usulca çevirip bakıyorsun bu ışık hûzmesine, ama hayat durmuyor senin farkına vardığın o an da…Sen duruyorsun sadece.


Dünü değiştiremeyeceğini anlayıp, dünün birikintilerini yarının üzerine atıyorsun. Oysa yarını ‘umut’ denen kaosdan çıkarmadığın sürece de maalesef mutlu olamıyorsun…  Anılar seni geçmişe bağlayan bir halat ise, umut da tıpkı o halat gibi  geleceğe bağlıyor… Bir halata bağlı olmak istemiyorsun şüphesiz ama yarın büyük bir hayal kırıklığı yaşamanın sebebini nasıl açıklıyorsun? Umut ettiğin her neyse, bir tek o şeye saplanıp ondan  başka herşeye gözlerini kapatıyorsun ve yeni bir ayna da yeni bir yüzleşmeye zemin hazırlıyorsun. Sürekli bir oldurma hali hüküm sürüyor yarınlarda. Hastalıklı bir bekleyiş çiziyor gözlerinin kenarını…? Okulu bitirmek istiyorsun, istediğin işe girmek istiyorsun, yeni bir ev almak istiyorsun, yeni bir araba istiyorsun, evlenmek istiyorsun, çocuk sahibi olmak istiyorsun… Bunlar umut değil, bunlar beklenti ve istekler. Bunlar hayata asılı kalmanın yolları. Peki bütün bunlara ulaşabilmek için, tutunduğun değerler neler?… Niçin kendini daha çok sevmek adına, değerlerini tekrar gözden geçirmeyi yarına bırakıyorsun? Kendini sevmek istemiyor musun? Kendini sevmekden mi korkuyorsun? Kendini sevmeyenin karşısındakini sevemeyeceğini bilmiyor musun? Bu durumda nasıl evlenip barklanıp çocuk sahibi olabilirsin, nasıl başarılı olup, dimdik ayakta kalabilirsin? Bu yüzden mi kocaman kocaman korkuların var? Bu yüzden mi kaçışların ve kurtulamayışların var? Çoooook düşünerek, çooook bekleyerek, çoook hazırlanarak ve beynini yorarak verdiğin kararlara bir bak. Ne kadar doğruydular? Yoksa sen de düşünerek para harcayıp, düşünmeyerek sevişen insanlardan mısın?


Korku, öfke ve üzünçlerle çevirdiğimiz bir çemberin içinde, körebe oyunun cezalı oyuncuları gibiyiz. -Sen şu’sun- /-sen bu’sun- dediğimiz bir iletişim şekli kol geziyor etrafda. Ya herşey çok iyi, ya çok kötü, ya çok seviyoruz ya çok nefret ediyoruz, ya kaçıyoruz ya kovalıyoruz. Oysa gözlerimiz kapalı bu oyunda, kimin ne olduğunu çok da iyi seçemiyoruz. Yok oysa beylik lafların ehemniyeti bir saatten sonra, biraz mizah katamadığımız sürece hayatımıza. Yargılarımız bizi olmadık oyunların içinde cezalı durumuna getiriyor… Sorgular keşifleri getiriyor, keşifler tecrübeleri, tecrübeler yargıları… Keşke’leri getiriyor, tüh’leri getiriyor, yarın –asla- oluyor yahut –hep- oluyor yarım ağızlarla. Biteni başlayana taşıyoruz anlamsızca. Yenik düştüğümüz anlarda, ehlileştiremediğimiz yargılara sığınıp sonuçsuz kalıyoruz… Ve ne yazık ki yargılarımız duygularımızla boy ölçüşemiyor bir gün aynaya adamakıllı baktığımızda.  Ve işte o an ‘hey sen de kimsin’ diyoruz kendimize şaşkınlıkla…


Ben böyle zamanlarda, şırrraaak diye önümde bitiveren soğuk metalden bir levha olmasını dilerdim. Üzerinde kocaman bir ‘DUR’ işareti yazan bir direk mesela. Beni durdurmaya kararlı bir işaret, büyük bir hasara uğratmadan ama.  Mesela arada bir karşıma çıkmasını isterdim trafik ışıkları gibi önemli kavşaklarda. ‘Dur ve şu ana bak’ demesini. ‘Dur ve şu ana bak’… Dünün yargılarından, yarının umutlarından sıyrıl. Dur… Sen Polyanna değilsin, Jean Darch değilsin, sen kimse değilsin. Bir kurtarıcı olman gerekmiyor, bir şeye cephe alman, savunma yapman, kırılman yahut kızman gerekmiyor. Dur bir dakika.. Sen sıradan, düz ve samimisin. Bu kadarsın . Kimseyi durdurman, kimseden nefret etmen, kimseyi alttan alman gerekmiyor… Mücadelelerin sen de bir baskı yaratıyorsa,  varacağın bir nokta yok, olmadı. Yaşamak bir mecburiyet değil ki, yaşamak başlıbaşına bir mucize. Bakman yetecek görmene. Bazen  ‘DUR’ demesini isterdim bir işaretin, belki bir ayna, belki bir alo, belki bir elveda’nın koskoca  bir levha halinde önümde belirip tüm gerçekliğiyle yüzüme çarpmasını isterdim. ‘Dünden ders al ama yarına taşıma hatalarını’ demesini. ‘Dur ve şimdiye bak’ diyen bir işaret isterdim, arada sırada tökezlediğim kavşaklarda.  Hayatı bir savaş alanına çevirdiğim, trafik’den, iş’den, ev’den, faturalar’dan vs.lerden horozlandığım o içsel kavgalarımdan beni sıyıracak bir durak olmasını isterdim… ‘Dur ve içine bak’ demesini. ‘Ne duyuyorsun?.. ve sadece O ol, her kimsen’. Sonra şöyle bir durup bakınmak isterdim etrafa o an… Benim yüzüm işte bu demek isterdim cesurca aynalara. Sonra tekrar devam etmek isterdim yoluma…


Zihnimiz hikayeler uydurmaya ne kadar da meraklı. Tüm olup bitenlere bir bahane bulmak, olmamış olanlar için başkalarını suçlamak, olacak olanları da olmamış olanların bahanesiyle oldurmamak  nereye götürüyor insanı?  En az başkalarını suçlamak kadar kendini suçlamak da feci yaralayıcı. Sen yazdın hayatının senaryosunu, sen boyadın hayatının resmini, Sen…sen…sen… yeteeeeeeeer…  Sen; güçlüsün ama zayıf oldugun anlar da var, korkaksın ama cesur olduğun anlarda var, huzurlusun ama ihtirasına yenik düştüğün anlarda var. Sen; bedeninin yaşamasına izin verdiğin bütün bu olaylara bir tanıksın. Seyretmeli insan arada bir aynadaki kimliğini. Beden; şimdiye kadar ki uzun seyrüseferinde kimbilir neler anlatmaya çalışıyor insana. Kimdin, kim oldun gibi? Değişiyoruz, ama azar azar ama derhal. Yarının kurgusu yok, yarın alınacak evden, arabadan bahsetmiyorum, maddesel olan hiç bir şeyden bahsetmiyorum, bunlar rahat bir yaşam profilinin plânları. Ben özgürlük adı altında halatlarla kendimizi boğduğumuz geçmiş ve geleceğin tutsaklığından bahsediyorum. Varlıklarımızın özünü bir apartman dairesinden farklı kılan değerlerden bahsediyorum.


Çok mu üzgünsünüz., üzülün ve bitsin. Çok mu kızgınsınız, öfkenizi kusun ve artık kızmayın… Dünü suçlamayın ve dünün yanlışlarını yarınlara ekleyerek daha da çözümsüz hale getirmeyin. Yarının daha kötü yada daha güzel olacağı sahtekarlığından arının. Yarın güzel olduğun da sevinirsiniz, kötü olduğunda üzülürsünüz. Hiç bir şeyi olmuş bitmiş, yahut olacak bitecek olarak görmeyin. Hayal kurun ama kurgulamayın.


Tek bir sığınak var .  Kendinize sıkıca sarılın… Ve  ‘hey sen de kimsin’ diyebilme cesaretini gösterin aynalara.


Niçin hayata ‘Hatalarım oldu ve bu hatalar  kendimi kazanmama neden oldu’ demeyelim ki?
Niçin şu hayattan ‘Hey hayat sen ne güzel şeysin’ diyerek geçmeyelim ki?.. niçin?


SİBEL BENGÜ’NÜN DİĞER YAZILARI


– Kar yağarken pencerenden…
– Bayramları nasıl bilirdiniz?
– Ne kadar buradasın?
– Bu hayat nasıl geçer?
– Aşık kimdir?
– Aşk ne değildir?
– Aşk nedir?
– Herşeyin bir şeyi vardır…
– İyi insan kimdir?
– Kaygı çok kaygan bir kelimedir…
– Bumerang aşklar…
– İstanbul’da yine yağmur var…
– Kelimeler, kelimeler, kelimeler…
– Bir şairin bildiği sevgi/ Attila İlhan için…
– Nedir, niyedir? Neyse…
– İnsan bazen kendini bırakıp delice gitmek istiyor…
– 3 kadın 1 kritik…
– Hayatın şablonu mu var?
– Haydi dostlar buyrun kahveye…
– Muhakkak…
Aşk’a herşey dahil…
Bir İstanbul hatırası
Kadın dediğin
– ‘Adam gibi adam’ dedikleri…
– Mantığım intihar, ruhum serseri…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 5 =