Seni andıkça Sophie…

Sizi 4 gün içinde sorgulayan, yargılayan ve idam eden o rejim, sevgisizlik üzerine inşa edilmişti… Ama aynı şartlarda yaşayan, milyonlarca insanın korkudan parmağını kımıldatamadığını görmesine rağmen küçücük de olsa yararlı bir şey yapanlar da vardı, sevgisini cesaretle birleştirenler

Baskıcı bir rejime karşı en etkili mücadeleyi bir ideolojiye yandaş olmayı reddedenler verir. Çünkü onlar siyasi düşünceleri böyle gerektirdiği için değil; insancı oldukları ve özgürlüğe inandıkları için savaşırlar.

Ve çünkü yürekten çıkmayan, yüreği vurmaz.

Seni andıkça Sophie, bu cümleler de birlikte geliyor.

Ölümünün üstünden 71 yıl geçmiş; hala unutmadık seni, “unutmak ihanettir” dedik.

Seni anlatan, tanıklıklar ve belgelere dayanarak yapılmış iki filmi üst üste izledim geçen hafta. “Die Weisse Rose / Beyaz Gül” (Michael Verhoeven, 1982), üniversite okumak için Münih’e geldiğin günden başlıyor, 22 Şubat 1943’te (idamınla) sona eriyor. Üniversitede gördüğün ve cebine koymaya cesaret ettiğin ilk Beyaz Gül bildirisini ağabeyinin kaleme aldığını tesadüfen öğrenince, onu vaz geçirmeye çalışmak yerine “Size yardım etmek istiyorum” demişsin.

Anlatsana bize, Hitler rejiminde yaşayan 21 yaşında bir kız nereden buldu o cesareti?

Seni andıkça Sophie, korkularım azalıyor.

“Sophie Scholl – Die letzten Tage / Sophie Scholl: Son Günler” (Marc Rothemund, 2005) filmi doğal olarak sorgunu ve duruşmanı daha ayrıntılı işliyor. Mahkemeyi Führer selamıyla açan o hakime sen de bakakaldın, filmi izleyen bizler gibi. Biz bir hukuk cinayeti izledik, sen ve arkadaşların içindeydiniz, batağındaydınız.

Ve buna rağmen mahkeme heyetine “Bugün bizim durduğumuz yerde çok yakında siz duruyor olacaksınız” dedin… Öldükten sonra her nereye gittiysen, oradan izledin mi Nüremberg duruşmalarını Sophie? 1948’de onlar sanıktı, size duruşmada hakaret eden, azarlayan o hakim gibiler ağır cezalar aldı.

Korktuğu için değil, sizin teklifinizle, üç küçük çocuğunu düşünerek yaşamının bağışlanması için mahkemeye yalvaran Christoph Probst’u “Alman çocuklarının böyle berbat bir örneğe ihtiyacı yok” diye paylayan, idamınıza -birkaç dakika içinde- karar veren o hakim, yani dönemin Adalet Bakanı Roland Freisler, Nüremberg’de yoktu, çünkü o senden hemen hemen iki yıl sonra, bir bombardımanda öldü. 3 yıl içinde 5 bine yakın idam cezası verdiği o binada, elinde dosyalarla…

Ağabeyin Hans da cesur bir gençmiş, mahkeme heyetine: “Siz ve Hitler düşüncelerimizden korkmasaydınız, burada olmazdık” diye seslenecek kadar… Müthiş bir tespit, şamar gibi bir cümle…

Seni andıkça Sophie, herkese ve herşeye karşı sevgim artıyor…

Beyaz Gül üyelerini yargılayan mahkeme heyeti duruşmayı Hitler selamıyla açıyor.

Sizi 4 gün içinde sorgulayan, yargılayan ve idam eden o rejim, sevgisizlik üzerine inşa edilmişti… Ama aynı şartlarda yaşayan, milyonlarca insanın korkudan parmağını kımıldatamadığını görmesine rağmen küçücük de olsa yararlı bir şey yapanlar da vardı, sevgisini cesaretle birleştirenler… Örneğin Hitler’in bir memuru olmasına rağmen o gün giyotine senle beraber gidecek kişilerle görüşmeni sağlayan kadın gardiyan… Kurallara karşı çıkmayı göze alamasa, yaşamının son dakikalarında yalnız kalmış olacaktın. Üçünüzün, o kadının verdiği sigarayı ortaklaşa -ve hiç konuşmadan- içmeniz ve sonra bir halka halinde sarılmanız, sevginin önemine dair muhteşem bir belge…

Zaten o bildirileri ülkenizi ve insanları sevdiğiniz için yazmadınız mı? Profesör Huber aynı nedenle kelleyi koltuğa alıp size yardım etmedi mi?

Ya o dört günlük bir dostluğu paylaştığınız -eski Gestapo sekreteri- Else Gebel? Yıllarca hizmet ettiği rejim ve kurum tarafından sonunda kendisi de hapsedilen o kadın… Kimi uzmanlar “Son Günler” filminin Gebel’i sempatik göstermesini eleştiriyor, 1946 Kasım’ında anne ve babana bir mektup yazıp hücrede paylaştığınız o günleri anlatmış olmasını kendini aklama çabasına bağlıyor. Haklı bile olsalar, o en çok üşüdüğün anlarda yanında bir insan vardı, seninle ekmeği bölüşen ve nişanlını, hatta gördüğün düşü anlatabildiğin biri…

Seni andıkça Sophie, umudum artıyor…

Çünkü o düşte kucağında olan beyaz elbiseli çocuğu da anımsıyorum. Yer sarsılır ve sen toprağın içine kayarken onu sağlam bir yere koymayı başarmışsın rüyanda.

Kendini o an özgürleşmiş ve huzurlu hissettiğini anlattıktan sonra Else’ye, eklemişsin: “O beyaz elbiseli çocuk bizim düşüncemiz, o hayatta kalıyor…”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four + 16 =