Süheyla karpuzu kes

PAYLAŞ

Ona “salt us” da diyebilirsiniz, “kaba us” da diyebilirsiniz, “kuru us” da diyebilirsiniz. İsterseniz “ham us” deyin olgunlaşmamış anlamında. Ad koymak zor değildir. “İlkel us” ya da “ilksel us” adı da yakışır. Ussal etkinliğin doğal temelidir o. O size devenin karıncadan büyük olduğunu, bir kapının aynı anda hem açık hem kapalı olamayacağını, üşümüş insanın ancak ateş karşısında ya da sıcak ortamda ısınabileceğini, geceden sonra gündüzün geldiğini anlamanızda yüzde yüz kolaylıklar sağlar. Ama o bu ilk durumuyla size insanın tarihsel bir varlık olduğunu, doğrulara ancak araştırmayla varılabileceğini, bilincin sürekli bir evrim içinde olduğunu, bilmediğiniz bir konuda yargılar verdiğiniz zaman yanlışa düşebileceğinizi anlatmaz. Kuşkulanmaya başladığınız anda bu ilksellik durumundan kurtulup yetkinleşmeye doğru yol aldığınızı sezersiniz. Doğruların verilmiş şeyler olmadıklarını, onların araya araya bulunacak şeyler olduklarını anlamanız yetkin usun kapısından girdiğinizin göstergesidir.

Usunu geliştirme kaygısı duymayanlar doğruların kendilerine doğal ya da tanrısal yollardan sunulmuş olduğuna inanırlar. Onlardaki baskın görüş bunu bilmeyecek ne var görüşüdür. Öyle ya, “Gökte yıldız sayılmaz, çiğ yumurta soyulmaz.” Onlar başkalarının olmasa da kendilerinin özel bir görme gücüyle donatılmış olduklarına inanabilirler. İşin en tehlikeli noktasıdır bu. Düşünün, başkasına verilmemiş bir güç bir üstünlük etkeni olarak nedense yalnız size sunuluvermiştir. Onlar hatta ermiş olduklarına da inanabilirler. Kendilerinde buldukları ya da bulduklarını sandıkları bir takım sezgileri gaipten haber alma gibi değerlendirebilirler. “Sen ne dersen de Süheyla, ben ermiş biriyim. Kimseye söylemedim ama geçen gün bak ne oldu. Evde sabah kapıya doğru gidiyorum. O sıra dedim ki yahu sıcak bir simit olsa da onunla bir güzel kahvaltı etsek. Derken zil çaldı. Açtım kapıyı. Simitçi karşımda durmuyor mu?”

Güzel kafalarını hiç yormadıkları için böyle bir düş dünyasında yaşayıp giderler. Bu özellikleri onları bu arada fal tutkunu yapmıştır. Onlar yazgılarımızı gün be gün yöneten bir yıldızlar düzeninin varolduğuna da inanırlar. Bir takım ilginç raslantıların tümünü bir takım gizli güçlerin oyununa bağlayıp çıkanların sayısı kör cahillerin sayısına eşittir. “Süheyla, görürsün bak yarın annen o salak karıyı alıp bize gelecek. Neden dersen, hep böyle oluyor. Ne zaman şu kırılmaz bardağı dalıp elimden düşürsem böyle oluyor. Bak görürsün, kapı birazdan çalınacak ve annen nur yüzüyle, yanında o tükürükler saçan kuyu anası karıyla karşımızda bitiverecek. Dediydi dersin.” Ya anne ve o kadın o gün gelmezse? Çok önemli bir şeymiş gibi konunun üstünde durmak gerekmez, değil mi efendim? Kocakarı bugün gelmediyse yarın çıkıp geliverir. Gözü çıkası!

Usu iyi kullanmak gerekir diye düşünüyordu Descartes. Hiçbir filozofun ağzından şu sözleri duyamazsınız: “Kardeşim, us senin usun, bildiğin gibi kullan. Sen zeki adamsın, ayrıca it gibi kurnazsın, sana kurşun işlemez!” O it gibi kurnaz adam gün olur öyle çukurların üstünden atlamak zorunda kalır ki, öyle yaman engellerle yüzyüze gelir ki, burnunu öyle bir sürter ki şaşar kalırsınız. Oysa şaşacak bir şey yoktur. Salt usa ya da kaba usa güvenip yola çıkanların elbette burnu pislikten kurtulmayacaktır. Bereket bu insanlar sayıca pek çokturlar ve bügün böyle yarın öyle derken birbirlerine çarpa çarpa ve birbirlerine yaslana yaslana yaşamlarını sürdürürler. Salt usla ya da kaba usla iş gördükleri için hem kendilerini hem yakınlarını hem başkalarını mutsuz ederler. Bu yüzden hepimizin usumuzu iyi kullanmamız bir yana, onu çok iyi donatmamız da gerekir. Verilmiş ustan yetkileştirilmiş usa gitmek gerekir. Bunun için de öncelikle kuşkuya başvurmalıyız. Kuşkulanmayan us tehlikelidir.

Ne diyordu Descartes: “Büyük insan olmadan önce çocuk olduk. Usumuzu tam olarak kullanamadığımız bu dönemde duyularımıza kendilerini sunan şeylerle ilgili olarak bazen iyi bazen kötü yargılar verdik. Böylece oluşan pekçok yargı doğrunun bilgisine ulaşmamızı engelliyor ve bize şunu gösteriyor: en küçük bir kesinliksizlik izi bulacağımız şeylerden yaşamımızda bir defa kuşkuya düşmedikçe bu şeylerden kurtulabileceğimizi gösteren tek bir belirti yoktur.” Böyle dedik ve Nami beyi kızdırdık galiba. “Sen şu kuşkuyu muşkuyu bırak da Süheyla dün pazardan aldığım o güzelim karpuzu kes, buz gibi bir güzel yiyelim. Dünyanın hay u huyu bitmez kızım. Kuşku muşku bunlar boş şeyler. Zühtü bey maazallah böyle şeyleri düşüne düşüne delirdi. Biz işimize bakalım güzelim. Gel bir öp bakayım beni. Nene gerek senin bütün bunlar!”
Süheyla’nım Nami beyi öper ve karpuzu kesmek için mutfağa gider.

PAYLAŞ
Önceki haberMarx antisemitist miydi?
Sonraki haberHiç

CEVAP VER