Şimdi hiç bir şeyin kokusu yok

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Halkın dilinden düşürmediği zeybeklere konu olan Burdur’un su değirmenleri tüm sırlarıyla birer birer yok olup gitti…
 
Bir zamanlar yediden yetmişe kentin zeybek gönüllü insanının dilinden düşürmediği “On ikidir şu Burdur’un dermeni” türküsünü, Anadolu’nun zengin sözlü kültür tarihine armağan eden Burdur’un su değirmenleri, birer birer zamana yenildi. İnsuyu Mağarası’ndan başladığı yolculuğunu, Burdur’un değirmenlerini döndürerek sürdüren Burdur Çayı, kente yaklaşınca hamamları ziyaret ederek kent insanının temizliğini sağlıyor, geriye kalan suyu ise mahalle aralarındaki arklardan akarak gündelik ihtiyaçları karşılıyordu. Ardından ise camileri selamlayıp, göle doğru sürdürdüğü yolculuğunun son durağı olan bahçelere yaşam verdikten sonra Burdur Gölü’nde sonsuz çevriminin bir seferini daha tamamlıyordu. Şimdi ne çay kaldı ne de çeşme. Önce değirmenlerin suyu çekildi, ardından da insanların. Artık hiçbir şeyin kokusu yok…
 
Anadolu’da her mevsimin bir kokusu vardı. Ama her mevsime yayılan belki de en belirgin koku ekmek kokusuydu. Buğdayın dünyaya yayıldığı topraklarda, 10 bin yılı aşkın zamandır pişirilen türlü türlü ekmeğin, türül türül kokusu. Binlerce derenin dağların koynundan taşıdığı çağıltılı suların çevirdiği taş değirmenler, buğdayın toprakta başlayan yolculuğunun en önemli durağıydı. Binlerce değirmenin çarkı, zamanın hızlı ve acımasız çarkları arasında anılarını bile anlatamadan yok oldu gitti. Belki de son 50 yılın hızlı yok oluşu içerisinde en hüzünlü mekânlar, değirmenler ve badem ağaçlarının süslediği bahçelerindeki çocuk seslerinin sustuğu köy okulları.
‘ON İKİDİR ŞU BURDUR’UN DERMENİ’
Suyun coşkusuna sabrın ve emeğin eşlik ettiği un kokan değirmenlerin toplumsal hafızasında iz bıraktığı kentlerden biri de Burdur. Bir zamanlar yediden yetmişe kentin zeybek gönüllü insanının dilinden düşürmediği “On ikidir şu Burdur’un dermeni” türküsünü, Anadolu’nun zengin sözlü kültür tarihine armağan eden Burdur’un su değirmenleri, birer birer zamana yenildi. Bir ikisinden geriye sadece yıkık dökük taş duvarlar ve küflenmiş makineler kalırken, kimileri de tamamen silinip gitti. Yalnızca değirmenleri değil, kentin insanının da gündelik yaşamının çarkını döndüren Burdur (Kınalı) Çayı da bugün kurumuş durumda. İnsuyu Mağarası’ndan başladığı yolculuğunu, Burdur’un değirmenlerini döndürerek sürdüren Burdur Çayı, kente yaklaşınca hamamları ziyaret ederek kent insanının temizliğini sağlıyor, geriye kalan suyu ise mahalle aralarındaki arklardan akarak gündelik ihtiyaçları karşılıyordu. Ardından ise camileri selamlayıp, göle doğru sürdürdüğü yolculuğunun son durağı olan bahçelere yaşam verdikten sonra Burdur Gölü’nde sonsuz çevriminin bir seferini daha tamamlıyordu…
YOK OLUP GİDEN BURDUR’UN SU DEĞİRMENLERİNİN SON TANIKLARI
Adına türküler yakılan Burdur’un on iki değirmeninin toplumsal hafızadaki izlerini sürdük. Bugün bir mahalleye adını veren Burdur’un değirmenlerinin son tanıklarını bulup anılarını dinledik. Bugün sadece betondan bir kanala dönüşen Burdur Çayı’nın doğu yamacındaki Değirmenler Mahallesi’nin yolunu tuttuk. Zamanın yavaş aktığı sokaklardaki evlerde eskinin izleri hala direniyor. Beton, plastik ve demir üçlüsünün kendilerinden başka her şeyin üzerini örten acımasızlığına inat taşın ve ahşabın incelik ve tevazu dolu direnişi sessizce sürüyor. Bir de teneke kutulara dikilen çiçekler… Sokakları ‘yaşam’ kılan ışıklı sebepler…
MAHALLEYE ADINI VEREN SU DEĞİRMENLERİ
Değirmenler Yokuşunun başladığı noktada bulunan eski su değirmenine Burdurlular ‘Şükrü’nün Değirmeni’ diyorlarmış. Eski, küflenmiş oluğun yanından inip evinin önünde oturan yaşlı bir kadınla selamlaşıyoruz. Ona Burdur’un değirmenlerini soruyoruz, “Bilmez miyim?” diyor ve başlıyoruz sohbete. Adının Gülşen Lahneci olduğunu söylüyor ama yaşını kendisi de bilmiyor. “Seksenin üstündeyim ama gerisini bilmiyorum yavrum” diyor. Gülşen nine Değirmenler Mahallesi’nin eskilerinden.
‘ŞİMDİ O DEĞİRMENLER KALMADI, HEP YIKILDI’
Gülşen Nine, anılarındaki değirmenleri özlemle anlatıyor: “Burada akan derenin çevresinde üç-dört tane su değirmeni vardı. Bu yanımızdakine ‘Şükrü’nün Değirmeni diyorlardı. Şimdi oğlu çalıştıracakmış burayı, babası öldü de. O ilerideki değirmende un da öğütülürdü, bulgur ve yarma da yarılırdı. Her şey yapılırdı. Bu değirmenin unu çok güzel olurdu. Eskiden öğütülen unla pişirilen ekmeğin tadını çok özlüyoruz. Şimdi yok o ekmeklerin tadı. Şimdi o değirmenler de kalmadı, hep yıkıldı. Unu da marketlerden hazır alıyoruz.”
 
‘BÜYÜKLERİMİZ BURAYA ET ASMIŞLAR, BOZULMAYINCA YERLEŞMİŞLER’
Değirmenler Mahallesi’ndeki gezimizi sürdürürken eski Burdur evlerinden birinin önünde oturan  Şener Sözer’le selamlaşıyoruz. Atalarının Sarıkeçili Yörüklerinden olduğunu anlatıyor Şener Hanım: “Büyüklerimiz yıllar önce bu mahalleye bir et asmışlar, bozulmadığını görünce de ‘burada yaşanır’ diyerek yerleşmeye karar vermişler. Buranın havası gerçekten de bir başkadır.”
 
‘BİZ OKULDAYKEN BU TÜRKÜYLE ZEYBEK OYNARDIK’
Çocukluğunda evlerinin önünden büyük bir dere aktığını anlatıyor Şener Hanım. Mahallesindeki değirmenleri sayıyor: “Emin’in Değirmeni, Aziziyeli’nin Değirmeni, Çukur Değirmen, Velican’ın Değirmeni… Bizim burası Değirmenler Mahallesi. Türküsü de vardı: On ikidir şu Burdur’un dermeni’ diye. Biz okuldayken bu türkü eşliğinde zeybek oynardık. Bizim mahallemizin kültürüydü bu. Değirmenler çok kalabalık olurdu. Köylerden eşeklerle un öğütmeye gelenler olurdu. Sırasını bekleyen köylüler, rengârenk kıyafetleri, poturları ve çizmeleriyle tam bir insan harmanı oluştururlardı. Şimdi o günler geri gelmez bir daha. O eski unların kokusu, ekmeklerin tadı da. Ama ben hala hazır gıdalara alışamadım. Hala tarhanamı, bulgurumu kendim yapıyorum. Hazır hiçbir şey almıyorum.”
 
‘KÖYDEN EŞEKLERLE UN ÖĞÜTMEYE GELİRDİK’
Değirmenler Mahallesi’nden ayrılıp eski değirmenlerden geriye kalanları görüntülemek için yola koyuluyoruz. Mahallenin karşısında 80 yaşında bir delikanlı olan İbrahim Aygün’le karşılaşıyoruz. Fırından ekmek almış, evine doğru yürürken selamlaşıp değirmenleri soruyoruz İbrahim Aygün’e. Eski adı ‘Sala’ olan Halıcılar köyündenmiş. Ancak 60 yıldır bu mahallede yaşadığını anlatan İbrahim Aygün, Burdur’un su değirmenlerinin son tanıklarından biri. Anılarındaki değirmenlerin unutulmamasını istiyor: “17-18 yaşlarındayken köyden eşeklerle un öğütmeye gelirdik bu değirmenlere. Çelikbaş ailesinin çalıştırdığı değirmenler vardı. Köyden 5-6 kadının yanına beni koyarlardı, eşeklere buğdayları yükleyip değirmene getirirdim onları. Burada çok değirmen vardı o zaman. Tıpkı türküdeki gibi. (Biz bu türküyle zeybek oynardık). Şimdi unutuldu gitti. Burdur yeniden o eski günleri hatırlamalı.
 
‘O EKMEĞİN TADINI BULAMIYORUZ, ŞİMDİ HİÇ BİR ŞEYİN KOKUSU YOK’
Değirmenler çok kalabalık olurdu. Sıra gelecek diye üç dört gün bekleyenler olurdu. Su değirmeninin unu çok güzel olurdu. Şimdiki değirmenler unu yakıyor. O undan yediğimiz ekmeğin tadını şimdi bulamıyoruz. Şimdiki ekmekler apapbak (bembeyaz), hiç ekmek tadı almıyorum. Şimdi hiç bir şeyin kokusu yok. Ne meyvenin, ne patatesin, ne de fasulyenin kokusu yok. Şimdi fasulye pişirirdik; bir yıllık yerden kokusu duyulurdu. Yufka ekmek pişirirdik, daha eve girmeden güzel güzel kokardı. Bir sadeyağı olurdu, türüm türüm kokardı, ekmeğe çalardık yerdik. Ama şimdi alıyorum pazardan yanına varasım bile gelmiyor.
 
‘BABAM BUĞDAY KARŞILIĞINDA BÜTÜN KÖYÜ TIRAŞ EDERDİ’
Şimdiki gençlere anlatıyorum; biz mallara geven çekerdik, kış geveni olurdu onu eşeklere yedirirdik. Toprağın altından iki metre kökü olurdu, çeker çıkarırdık. Çekiçle dövüp sığırlarımıza yedirirdik. Biz kıtlığı da yaşadık, varlığı da gördük. Benim babam rahmetli, Berberdi. Adı Mehmet’ti. Halıcılar köyünde her insan başına bir teneke hak (buğday) toplardık. Bunun karşılığında köyde herkes para almadan tıraş ederdi. Eylül-Ekim ayında herkes bir teneke (yarım kile) buğday verir, yıl boyunca da para almadan istediği kadar tıraş olurdu.”
 
ÇUKUR DEĞİRMEN’DE SATILIK LEVHASI ASILI
Burdur’un değirmenleri ve o değirmenlerde öğütülen unlardan pişirilen mis kokulu ekmeklerle ilgili anılarını dinlediğimiz İbrahim Aygün’le vedalaşıp Burdur-Antalya kara yolunun hemen kıyısında yok olmaya terk edilen son bir iki değirmeni görmek için yola koyuluyoruz. İlk durağımız Çukur Değirmen. Çukur Değirmen bugün hala çalışıyor. Ancak geçmişte suyla dönen çarkların yerini elektrikli makineler almış. Değirmenin kapısı açık ancak içeride kimsecikler yok. Kapının kenarına bir karton tutturulmuş; üzerinde ‘Satılık değirmen’ yazıyor. Değirmenin sahibiyle konuşmak için biraz bekliyoruz, sağa sola sesleniyoruz ancak ortalıkta kimse görünmüyor. Kapının yanı başında yazılı olan telefon numarasını arıyoruz, yanıt yok… Çukur Değirmen’den ayrıldıktan iki saat kadar sonra değirmenci geri arıyor; “camideydim” diyor ve ekliyor; “Un öğütmeye geleceğinizde önceden arayıp haber verirseniz iyi olur…”
 
KABACALI DEĞİRMEN TÜM GÖRKEMİYLE KADERİNE TERK EDİLMİŞ
Çukur Değirmen’den sonra Kabacalı Değirmen olarak anılan, taş ve ahşap işçiliğiyle zamana direnen değirmeni görmeye gidiyoruz. Bir zamanlar önünde onlarca köylünün un öğütmek için sıra beklediği Kabacalı Değirmen, yıllar önce terk edilmiş. İçindeki tüm makineler ve ahşap malzemeler ise öylece tamamen yok olacağı günü bekliyor. Geçmişte suyla çalışan değirmen, daha sonra elektrikli motorlarla un öğüten kocaman bir fabrikaya dönüşmüş ancak sonunda o da çevresindeki müştemilatla birlikte zamana yenilmiş. Özgün mimarisiyle dikkat çeken üç katlı değirmenin olduğu gibi kaderine terk edilmesi oldukça üzücü. Kentin ve yöre insanının kolektif hafızasında önemli bir yer tutan bu kültür mirasının ‘taşınmaz kültür varlığı’ olarak tescillenip tescillenmediğini bilemiyoruz ancak eğer tescil edilmemişse acilen kayıt altına alınarak korunmalı. Çünkü Burdur’daki pek çok tarihi yapı gibi Kabacalı Değirmen’de geçmişten bugüne yazılmış bir mektup niteliğinde…
UN DÜKKÂNINDA DEĞİRMEN SOHBETİ
Kabacalı Değirmen’den ayrılıp kente geri dönüyoruz. Burdur’un eski kent yerleşimi olan Pazar Mahallesi ve çevresinde un satan dükkânlardan birine giriyoruz. Bu bölge insanı damak tadına oldukça düşkün. Bu yüzden makarnasını, bulgurunu, ununu, mercimeğini hala bu tarz dükkanlardan alanlar var. Ulu Camii’nin karşısındaki küçücük un dükkânından içeri giriyoruz. Dükkanın sahibi Ali Güler, soyadı gibi güler yüzlü bir esnaf. Selamlaşıp Burdur’un değirmenlerini konuşuyoruz. Arada bir gelen müşteriler aşurelik buğday, erişte ya da yufkalık un alıp gidiyor, biz de Ali Güler’le koyu bir sohbete dalıyoruz:
‘GERÇEKTEN DE 12 DEĞİRMEN VARDI’
Benim asıl mesleğim şoförlük ama 2000 yılından bu yana bu işi yapıyorum. Bu iş yerinin sahibinin değirmeni vardı, adı Emin’di. Değirmende öğütülen unlar bu dükkanda satılıyordu. Sonra babaları ölünce işler aksadı, bu dükkanı ben devraldım. Burdur’da değirmenlerimiz çoktu. Gümüş, Kabacalı, Çukur değirmen. Can makarna ve Berberoğlu gibi büyük değirmenler hem un hem irmik üretiyordu. Can da kapandı şimdi. Hani türküsü vardır, ‘on ikidir şu burdurun dermeni’ diye. Gerçekten de 12 değirmen vardı. Ben hala makarna kesiyorum. Evde üretiyoruz. Sütle ve yumurtayla hamur yapıp kesiyoruz.”
 
‘ANNEMLE EŞEĞE BUĞDAY YÜKLEYİP DEĞİRMENE GİDERDİK’
Ali Güler çocukluk ve gençlik günlerinden anımsadığı değirmenleri anlatırken gözleri parıldıyor. O da Burdur değirmenlerinin son tanıklarından biri olmuş: “Ben çocukken annemle eşeğe buğday yükleyip değirmene giderdik. Çobanönü dediğimiz yerde bir değirmen vardı. Annem rahmetlik orada unları öğüttürürdü. Karasenir adındaki mahallemiz de oraya yakındı, Oradaki su değirmenini daha sonra marangoz atölyesine çevirdiler. Suyla çalışan değirmenlere buğdayı götürdüğünüzde hemen un etmez. Değirmenci gün verir, ‘şu gün gel arkadaş’ der. Un öğütmeden para almaz, undan hak alırdı. Bir çuval undan ama 5 ama 10 kilo un alırdı. Eskiden değirmen suyla çalışıyordu. Buğdayı götürdüğünüzde hemen bir anda un etmez. Gün verir ve şu gün gel arkadaş der değirmendi. Para almaz, undan hak alır. Bir çuval undan hak olarak ama 5 ama 10 kilo un alırdı. Eskiden iki çeşit un vardı; böreklik ve ekmeklik. Şimdi dört-beş çeşit un yapıyorlar ama unu eleye eleye iyice çürütüyorlar. Eski unlar nerede, kokulu ekmeklerimiz… Isparta’ya gittiğimde İslamköy’den ekmek alıp geliyorum. Çünkü o eski ekmeklere alışkınız.”
 
TARIMIN TARİHİNİN YAZILDIĞI TOPRAKLAR
Batı Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden biri olan Hacılar Höyüğü ve antik çağ ve Roma dönemlerinde önemli kentler olan Sagalassos, Kibyra ve Kremna gibi yerleşimlerin çevresinde kesintisiz tarımsal üretim yapılmış. Burdur ve çevresi binlerce yıllık bir tarım ve hayvancılık merkezi. Eski unları ve ekmeklerin kokusunu unutamayan uncu Ali Güler’e tüm bunları anımsatıp, bugün Türkiye’nin buğday ve saman ithal etmesini soruyoruz. Şoförlük yaptığı yıllarda kıyısında, ortasından gelip geçtiği buğday tarlalarını anlatarak söze başlıyor:
 
‘BUĞDAYALR ARASINDA BOYUMUZ GÖRÜNMEZDİ, GENLERİNİ BOZDULAR’
Şimdi aslında bizim Konya Ovası, Polatlı Ovası, Sivrihisar hep buğday tarlası. Ben şoför olduğum için oraları iyi bilirim. Konya’yı bir kenara bırakalım, bütün buralar bile buğday merkeziydi. Eskiden biz buğday tarlasına girdiğimizde boyumu görünmezdi. Şimdi bu buğdayların genlerini değiştirdiler kardeşim, şu kadar bir karış büyüyor. Başağı iri ama sapları 50 ya da 75 santim kadar oluyor. Kendi yerli buğdayımızın genlerini değiştirip yok ettiler. Şimdi yediğimiz ekmek şeker gibi deniliyor. Eski buğdayımız yok. Bunu hepimiz arıyoruz. Bir iki yerde kalmış eski buğdaylarımız. Biri Kastamonu’da Siyez buğdayı. Dışarıdan buğday almamızın hiç bir manası yok. ”
 
‘ÖNCE DEĞİRMENLERİN, ARDINDAN BİZİM SULARIMIZ KESİLDİ’
Buğday üretmeyi terk eden üreticileri sorguluyor Ali Güler. “Acaba üreticiler pancar ya da silaj mısıra geçtiği için mi buğdayımız azaldı” diye soruyor kendi kendine. Ama su da yok, “Suyumuz da azaldı” diyor: “Yer altında suyumuz da kalmadı ki. O silaj mısırı ektiğinizde 6-7 defa sulamak gerek. E kolay değil ki bu. Dün ikindiye kadar su gelmedi.Abdest almaya gideceğim, su yok. Önce değirmenlerin, ardından bizim sularımız kesildi…”
 
‘DEĞİRMENLER YOK OLUNCA UNU MARKETLERDEN ALIYORLAR’
Değirmenler yok olunca artık unu marketlerden alıyor Burdurlular. “Büyük marketler bizden 50 kuruş daha ucuza satıyor” diyor Ali Güler: “Benim buraya 1 milyonluk mal iniyorsa marketlere 100 milyonluk mal iniyor. Markete giren hemen un alıp çıkmıyor ki. Marketler bütün küçük esnafı öldürdü. Benim dükkana günde bir kaç müşteri geliyor, o kadar. Biz de burada alışkanlıktan bekliyoruz işte.”
 
BURDUR ÇAYININ KENTLE BÜTÜNLEŞEN ÖYKÜSÜ
Ali Güler’in de söylediği gibi bu küçük un dükkanı gelip geçenin selamlayıp bir kaç dakikalığına sohbetlerin yapıldığı, esnaf dertleşmelerine tanıklık eden bir mekan adeta. Biz değirmenleri konuşurken Burdur’un eski belediye başkanı Sebahattin Akkaya içeriye giriyor. Burdur’un değirmenlerini konuştuğumuzu söyleyip kendisinden de kısaca bu konudaki bilgilerini paylaşmasını rica ediyoruz. Belediye başkanlığı döneminde geçmişten bugüne kalan bir iki değirmenden biri olan Ali Bey Değirmeni’ni kamulaştırdıklarını ve restore ederek yaşatılmasını amaçladıklarını anlatıyor Akkaya. Ancak Burdur değirmenleri hakkında hafızası yalnızca kamulaştırılan değirmenle sınırlı değil. Kentin geçmişine damgasını vuran Burdur Çayı’nın öyküsüyle birlikte değirmenleri, hamamları ve sarnıçları anlatırken, su kültürünün toplumsal yaşamı nasıl biçimlendirdiğini de bir çırpıda özetliyor:
 
DEĞİRMENLERİ DÖNDÜRÜP, HAMAMLARI ÇALIŞTIRAN SULAR YOK OLDU
“Eskiden Burdur’a hayat veren Burdur Çayı’ndan epeyce su akardı. İnsuyu Mağarası’nın oradan doğar, dağlardan da beslenerek çoğalıp Burdur’un merkezinden akarak göle ulaşırdı. Ama göle ulaşmadan önce Büğdüz köyünün yol ayrımından itibaren çayın suyu çevrilmeye başlanıyıor, buradan sonra da değirmenler başlıyordu. İlk olarak Berberoğlu değirmeni. Su ilk olarak o zaman baş değirmen denilen Berberoğlu’nu döndürüyor, sonra yeniden çaya dökülüyor, ardından Gümüş’ün değirmeni denilen ‘Ali Bey Değirmeni’ni döndürüyordu. Bu değirmen Çelik Mehmet Paşa’nın çocuklarına aitti. Daha sonra su akmaya devam ediyor, yol boyunca değirmenleri döndürdükten sonra hamamların su ihtiyacını karşılıyor. Ardından da yolun ortasından, (eskiden Yortu derlerdi Burdur’da) kente kadar ulaşıyor. Ve her ev bu suyu mutfağında çamaşırında bulaşığında kullanıyordu. Tabii su temizdi. Her evde mutfakların altında ya da önünde sarnıçlar vardı. Eskiden mutfaklar evin içinde değil de hayat denilen dış kısmındaydı. Aş damı denirdi. Kentin bu bölümünde su deposu vardı, bir insanın içine girebileceği büyüklükte kanallar vardı… Ve bu çayın suyu bütün Burdur’a dağıtılmış. Kente hayat vererek göle ulaşıyor. Artan su da aşağıda Bağ arasındaki tarlaları, bahçeleri suluyordu. Burdur’un böylesine zengin bir su kültürü vardı. Sular Oluklaraltına kadar dağılıyordu.
 
‘DEĞİRMENLERİ ERMENİLER İŞLETMİŞ’
Ahmet Dayı diye biri vardı, bu su kanallarını takip ederdi. Son zamanlara kadar o işi yürüttü. İçme suyu kaynakları da ayrıydı. Bir kaç tane kaynak suyunu çeşmelere dağıtmışlardı. Şimdi eski bir türkü vardır, ‘On ikidir Şu Burdur’un değmeni, değmencisi Urum değil Ermeni’ diye… Bu değirmenlere geçmişte bütün Ermeniler hükmetmişler. Işletilmesini hep Ermeniler yapmışlar. Rumlar da daha çok zanaatkarlık yapmışlar. Şimdi bu değirmenlerin kendileri de kalmadı, isimleri de kalmadı. Geçmişte değirmenlerin hepsini döndüren çayın kaynağı olan İnsuyu da bugün kurumuş durumda, Burdur Çayı diye bir şey kalmadı. Kamyon genişliğinde su akıyordu. Şimdi herkes İnsuyu civarındaki sondajları bahane ediyor, çayın yok oluşuyla ilgili..
 
‘ALİ BEY DEĞİRMENİNİN ÖNÜ MESİRE YERİYDİ’
Ali Bey Değirmeni’ni bir kamulaştırdık belediye başkanlığım döneminde. Burayı restore edip sosyal ve kültürel amaçlı kullanmak için. Biz kamulatırdığımızda değirmenin aksamları, taşlarıyla vs. olduğu gibi duruyordu. Bir suyu eksikti. Bir de su olsaydı döndürecek haldeydi. Ama maalesef şimdi yıkılmış. Çok üzüldüm şimdi. Bizim çocukluğumuzda orası Kayapınarı denilen bir mesire yeriydi. Burdurlular orada buluşup yerler içerler, piknik yaparlardı. Çok güzel bir yerdi. Oradan da bir kaynak suyu çıkardı ve çaya karışırdı.”
 
BURDUR SU KÜLTÜRÜYLE BİRLİKTE ASLINDA NELERİ KAYBETTİ?
Eski belediye başkanının kentin su kültürüne ilişkin anlattıkları, aslında Burdur’un pek çok değerini yitirdiğini gözler önüne seriyor. Akkaya’ya masal gibi anlatılan su kültürüne ne olduğunu, Burdur’un aslında neleri yitirdiğini soruyoruz. Geçmişin yaşaması için epeyce çaba harcadığını belirterek şöyle yanıtlıyor sorumuzu: “Burdur, kültürüyle, geleneğiyle bir de şehirli havasıyla Anadolu’nun köklü şehirlerinden biri. Yalnız şimdi eskisi kadar değil. Şehirli kültürü gittikçe kayboluyor. Yerine ne yazık ki daha avam bir kültür yerleşiyor. Bunda tabii göçün etkisi büyük. Şimdi Burdur’da genelde köklü ve yerli ailelerin dörte biri kaldı. Dörtte üçü Antalya, Denizli, İzmir gibi kentlere göç etmiş durumda. Şimdi Burdur’un nüfusu 80 bin ise en az 100 bin de dışarıda vardır. Dolaysıyla eski kültür, anlayışı ve sosyal doku değişiyor. Toplumları yaşatan unsurlardan bir tanesi kültürdür. Dolayısıyla kültürümüze sahipi çıkmak ve bu kültürü yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak zorundayız. İnsanlar Burdur’a geldiğinde apartmanlara bakmıyor, bu eski sokaklara çıkıyor, dükkanlara bakıp geçmişlerini anımsıyorlar.”
 
‘OLALIM OLALIM OLALIM EFEM ZEYBEK OLALIM…’
Burdur’un zeybeklere konu olan değirmenleriyle ilgili söylenecek daha çok söz var var. Ancak biz şimdilik son sözü 2000 yılında yitirdiğimiz Anadolu müziğinin büyük ustası Özay Gönlüm’e bırakalım. Kaynak kişisi Tepeli Hasan (Büyükçoban) olan, Muzaffer Sarısözen’in derleyip notaya aldığı bir ağır zeybek olan ‘On ikidir şu Burdur’un deemeni’ türküsüyle bitirelim: (https://www.youtube.com/watch?v=NqbHThSe96A
Önceki haberGediz Deltası UNESCO yolunda
Sonraki haberRiyad’da patlama sesi, duman yükseliyor
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × 1 =