Sivil vesayet…

Ülke yönetimine gelenlerin en büyük zaafı, oturduğu koltuğun kendine verdiği gücü yanlış algılaması oluyor nedense.
İster diktatörler, ister demokratik yönetimler olsun, seçimle veya seçimsiz iktidara gelenlerin algılama yanlışları devamlı başlarına dert açıyor.
Bu algılama yanlışı, onları medyaya karşı savaş açmaya zorluyor.
Dikta rejimlerinde medya sorunu yok.
Diktatör neyi emretmişse onu yazar medya.
Bırakın diktatörün kendisini, emrindeki en alt rütbedeki temsilcisi dahi kendinde büyük güç vehmeder ve diktatör adına her şeyı yapabilir, her emri verebilir.

1980 sonrası Türkiye’de olduğu gibi.
Askeri rejim, Ahmet Kenan Evren’in liderliğinde devam ederken gazetecilerin işi çok zordu.
Her askeri rejimde olduğu gibi.
Gazetecilerin gündüz ulaşabildikleri haber kaynaklarından elde ettikleri bilgiler haber haline getirildikten ve ilk taşra baskısı basılmadan önce, prova sayfalar askeri vesayetin temsilcilerinin önüne konmak zorundaydı.
Yani askeri sansürcülerin.
Yani haber cellatlarının…
Bu açıdan gece nöbetci gazetecilerin işi çok zor olurdu.
Gazeteyi okuyan ve elinde gücü bulunduran uzatmalı başçavuş eğer bir habere kızmış, içine sindirememiş veya o haberden zevk almamış ise gazetedeki nöbetci meslekdaşımıza ulaşır “Şu başlıklı haberi yasaklıyorum. Sakın kullanmayın” emrini verebilirdi.
Sıkıysa haberi ertesi günü yayınla da görelim.
Bunlar her dikta rejimlerinde yaşanır ve yaşanmıştır da..
Bu askeri vesayetin medya üzerindeki en basit uygulamasından bir kesit.

Şeker zammı haberi gazetede yayınlandı diye askeri savcılıkta bir hafta gözaltında tutulan muhabir arkadaşımın başına gelenleri dün gibi hatırlıyorum.
Sorgulamada “Bu zam haberini kimden aldın?” sorusuyla bunaltılan muhabir arkadaşımız, “halkı galeyana getirmek” gibi bir suçlamayla karşı karşıya kalmıştı.

Gelelim sivil vesayete.
Demokratik sistemlerde siviller seçimle iktidara gelirler.
Yani zor kullanma yoktur.
Sivillerin zaten tankı tüfeği yoktur.
Mecburen tanksız-tüfeksiz seçim sandığına giderler.
Halk adına sandıktan yetki alırlar.
Halk bir anlamda oy verdiği siyasi kadroyu “vasi” tayin eder.
“Benim adıma hareket edebilirsin” der.
Ve “sivil vesayet” tanımlaması bu tarife uyar.
Oysa anamuhalefetin iddiası bu paralellikte değil nedense:
Onlara göre “sivil vesayet” eşittir “sivil diktatör” demektir.

İşte bu tanıma benim kafam yatmaz.
Demokrasi jargonuna ters bulurum bu tanımı.

Evet, sivil yönetimlerin bir, bilemedin iki dönem iktidarda kalması demokrasinin doğasına uygun düşer.
Demokrasilerde siyasi kadroların değişerek halka hizmet etme yollarının açılması da doğaldır ve gerekir.
İki dönemden sonra yorulan ve yanlışları artan sivil yönetimlerin, üçüncü dönem için anamuhalefete yolu açık tutması gerekebilir.
Bu bir kural değil belki ama sivil kadroların yorgunlukları bir yana, oturdukları koltuktan aldıkları gücü kullanma hevesleri, “sivil diktatörlük” algısına yol açabilir.
Yani sivil iktidarlar, her yaptığını doğru kabullenerek yanlışlığı kabul etmezler.
Bu ise, “siyasetci körlüğü”nden başka bir anlam taşımaz.

Benim endişem, AKP’nin demokrasi kültüründen haberinin olmaması.
Üçüncü dönem iktidara geleceğini varsayan, hatta “garanti” gören AKP’nin 2011 seçimler öncesi işi zor.
Gerçekten sor.
Bu sivil yönetimin “iktidarda üçüncü dönem” krizi olarak patlak verebilir.

Yani sivil yönetimin “vasi”likte üçüncü defa yetki alma ısrarı krizle sonuçlanabilir.
“Sivil vesayet” tanımını, “sivil dikta” yakıştırması olarak algılamaya çalışanlara hatırlatılır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.