Siyasi arayışlar

Siyasi arayışlar

0
PAYLAŞ

“Kafası fena çalışmıyordu ama kanatlı değildi zekası, yayan yürüyordu. ”
Lawrence, Kayıp Kız, s. 119

“İmkanlarım arttıkça, imkanlarımı iyi kullanma gücüm azalıyor. ”
Robert Bresson, Sinematograf Üzerine Notlar, s. 7

“Bu dünyadaki herşeyin, herkesin, dünyadaki balığın, gökteki kuşun, yerdeki karıncanın, hele hele insanın, hele hele insanın hakkını vereceksin.”
Yaşar Kemal, Deniz Küstü, s. 73

***

Slovakyalı sanatçı arkadaşımız Boris, eski Çekoslavakya rejiminde üniversitede sosyalist ekonomi üstüne okur, ama okulu bitirdiğinde sosyalist sistem yıkıldığından işsiz kalır. Ardından bilgisayar okumayı dener, bu sefer de dünyada sistem PC’lere yönelince bilgisinin yine demode kaldığını görür. Sonunda dansçı olmaya karar verir ve görüldüğü kadarıyla şimdilik sürdürebiliyor meşgalesini.

Sadece tek başına sistemleri değil, ona bağlı olarak kişilerin de özel/sosyal hayatlarını da altüst eden yaşadığımız zamanların özelliğinin yarattığı şaşkınlık ve kaos ortamı yavaş yavaş geride kalıyor. Yaşanan deneyimlerden dersler çıkararak gelişen yeni arayışlara bakıldığında,  21. yüzyılda solun alternatif arayışlarının kıtasal ve gezegen ölçeğinde gerçekleştirmesinin koşullarının oluştuğunu görüyoruz. ( Blackburn, 2005: 87) Giderek derli toplu deklerasyonlarla, manifestolarla kendini bulan bu süreç, halihazırda henüz yeterince toplumsal karşılıklarını bulabilmiş değil. Siyasetin toplumsallaşma sürecinin başlarında buluyoruz ve bu hal her yerde doğal olarak eşanlı olarak yükselmiyor.

Bugün dünya nüfusunun yarısı ömründe hiç telefon kullanmamışken ve internetin erişimi daha da azken, zenginle ile fakirler arasında görülen bu uçuruma “digital uçurum” deniyor. (George, 2005: 26) Digital devrim, digital uçurumla başbaşa gidiyor. Afrika’nın Nijerya‘sında bile seçimlerde yaygın olarak kullanılan cep telefonları mesajları son derece etkili olabiliyor, ama Afrika’nın durumu da ortada.

“Güçlü olan ayakta kalır,” felsefesine, “Homo homini Lupus“,  (insan insanın kurdudur) anlayışına karşı, güçsüzlerin evrensel ölçekte dayanışmasını esas alan programatik yaklaşımlar önem taşıyor. Devrim insanın yazgısının üstünde hak iddia etmesi ise, solun bugüne kadar elde edilmiş müktesebatının gerisine düşmeden, kendimizi yeniden tasarlamamız gerekiyor.

Kişilerin varlığı ya da yokluğuna dayanmayan, kollektif iradeye dayalı bir siyasi hareket yaratmak umudunu taşımak önemini koruyor. Müzehher Va-Nu’ya,  “Aybar stalinist miydi?” diye sorduklarında, “Hayır değildi, çünkü kendisinden başkasının otoritesine tahammülü yoktu,” diyordu. (Ünlü, 2002 : 158) Elimizdeki politik kültürel doku bundan da ibaret değil. Bir işyeri seminerinde, “Aranızda lider tipinde olan var mı?” sorusuna, işverenlerden daha çok el kalkarken, işçilerde bir hareket gözükmüyor. Yöneticilik ile liderlik arasındaki farktan yola çıkarak, demokratik bir liderliğin kolaylaştırıcı, diyalog sağlayıcı  vasıfları önplana çıkarıldığında, işçilerdeki tepki değişebiliyor. Söz konusu seminerde bulunan yabancılara yaşamlarındaki lider tipi sorulduğunda, aile, iş ve arkadaş çevrelerinden yakın buldukları, örnek aldıkları insanları söylerlerken, Türklerin istisnasız hepsi Atatürk diyorlar.

Medya hegemonyasının yarattığı TV bağımlılığı siyaseti seyirlik konumuna getirdiğinde, zaten her sorunun çözümünü liderlerden bekleyen eğilimlerin daha da pekiştiği gerçeği, her programatik arayışın dikkate alması gereken psikososyolojik engelleri de önümüze koyuyor. Buna rağmen bir dayanışma uygarlığı arayışları alttan alta süregeliyor.

Politik doğruculuğa kapılmadan, Nurullah Ataç’ın da dediği gibi, “doğruda yanlışı, yanlışta doğruyu,” arayarak ilerliyebiliyoruz. Unutmayalım ki  TİP’i de, ÖDP’yi de, üstelik hemen hemen aynı failler üzerinden, dogmatizm ve siyasi fanatizm kilitlemişti.

Küreselleşme ve AB sürecinin toplumsal ve siyasal mücadele zeminini genişlettiğini ama bunun zihinlere henüz tam yansımadığını görüyoruz. Küreselleşme süreci taleplerin de evrenselleşmesini beraberinde getiriyor. Gezegenimize elveda demek istemiyorsak alternatif arayışlara kulak vermeliyiz diyenlerin sayısında gözle görülür bir artış var. Tek başına Attac’ın 2004 yılı başı itibariyle 51 ülkede bulunması da bunun bir işareti.

Avrupa’nın devrimci dönüşümünü hedefleyen özgürlükçü bir Avrupa perspektifi önem taşıyor. Yakın zamana değin rejimin çatlaklarından kendine bir yol arayan ülkemizdeki sol siyaset, bugün de AB ile kurulmak istenen kurumsal/ siyasal ilişkilerden ortaya çıkan çatlaklar içinde kendine bir yol bulabilir gibi gözüküyor. ASP (Avrupa Sol Partisi) gibi yapılanmaların siyasi iddialarını (Evet, Avrupa’yı değiştirebiliriz) derinleştirmek hedefi önem taşıyor.

Formel mantığın 3. temel ilkesi olan “üçüncü şıkkın imkansızlığı” yasasının, hareketi soyutladığımızda ancak, doğru olduğunu biliyoruz. A değişmediği sürece kendisine eşit oluyor. Nasıl ipek böceğinin kelebeğe, ergen insanının yetişkine dönüşmesi karşısında  “özdeşlik yasası” gözle görünür şekilde yetersiz kalıyorsa, ( Mandel, 1999: 175) AB karşısında, emeğin Avrupası’nı kabul edilemez bulanların durumu da benzer bir nitelik arzediyor. Nitekim, ” Emeğin Avrupa’sını savunanlar, oradaki sendikal yapıları benimsiyor, özelleştirmeleri destekliyor, ” gibisinden saçmalıklardan başka argüman bulamayanların fikri sefaleti sebebsiz değil. 

Dünyada bir milliyetçi çizgi, bir de liberal çizgi var, diğer yandan da emek ve halk eksenli bir çizginin  de yükselmeye başladığını saptıyoruz. Emperyalizme karşı itirazda, diyelim  yurtsever bir çizginin kattığı bir fikri, siyasi boyut bulunmuyor. Emek eksenli zeminde yapılan itirazların dışında ortada bir açılım söz konusu değil. Yurtsever olalım, ama Bedri Baykam, Sip ( TKP )liler, Perinçek gibi olmayalım yaklaşımının tezatlarından bir pozitif bilgi çıkmıyor. Sınırlar, uluslar arasında değil; sınıflar, cinsler, doğa ile insanlar arasında şekilleniyor.

Sol yakın geçmişte nasıl saflaştıysa, üç aşağı beş yukarı, tarihteki benzer tutumlar, yeni arayışlarda da  kendini yeniden üretiyor. Hatırlayın, eskiden de bir tarafta, bürokrasiden medet umanlar (Yön çevresi), diğer tarafta bürokrasiyi egemen sınıf içinde değerlendirenler ve kapıkulu sosyalizmi eleştirisi yapanlar ( Sencer Divitçioğlu,vs.,) vardı. Bir yanda “gerçek milliyetçiler solculardır ” diyenler, diğer tarafta milliyetçiliği bir burjuva ideolojisi olarak görenler bulunuyordu. Bir yanda “anamız amele sınıfıdır/yurdumuz bütün cihandır bizim” şiarını benimseyenler, diğer yanda Plevne marşının ötesine geçemeyenler yok muydu?

Faşizm yükseliş dönemlerinde her zaman sol görünümlü oluyor. Yaşanan milliyetçi travma, bizde de Avrupa karşıtlığı, Rum, Ermeni, Musevi düşmanlığı ve Kürt kimliğinin inkarı şeklinde şekilleniyor.  Diğer yandan örneğin, zamanında Türkiye’nin izlediği petrol politikasını eleştiren Botaş’ın tutumunu bir genelgeyle susturan bir dönemin dışişleri bakanı Deniz Baykal’ın ulusculuk belagatının da artık bir inandırıcılığı yok. (Sarıibrahimoğlu, 1997: 56 )

Kemalizmi tarihselleştirenlerle/ tarih dışı hale getirenler de ayrışıyor. Bu mücadelenin sonunda CHP’nin yeri, hiç şüpheniz olmasın, askeri müze olacaktır. Diğer yandan  “Az olsun benim olsun “ Baykalcılığı karşısında, “ çok olsun hepimizin olsun” paylaşmacılığı, iki ayrı politik kültüre tekabul ediyor. Siyasetin metalaşmasına dayanan ve sadece parası olanların yaptığı bir alan olmasına neden olan seçkinci siyaset anlayışı karşısında, özgürleşme perspektifiyle örgütlenmek ve merkezi otoritenin üstünlüğü yerine hukukun üstünlüğü ve kamu yararının esas alınması ilkesinin önplana çıkarılması gerekiyor.

Yine de sosyal demokrasi ile yaratıcı bir diyaloğu geliştirmek önem taşıyor. Tabii bu marxizmle barışık olmak isteyen sosyal demokrasi için geçerli. Sosyal demokrasinin “başka bir kapitalizm mümkündür” yaklaşımının, liberal olmayan bir piyasa arayışının muhalif bir potansiyel içermediğinin altını çizmek ve piyasacı ekonomik aklın eleştirisini yapmak önem taşıyor. Piyasa/pazar koşullarına tabi mi olacağız? Yoksa bunu aşacak mıyız? Önümüzdeki temel bir soru. Liberaller ekonomiyi toplumdan koparıyorlarken, ekonomiyi toplumsallaştıran bir dayanışma ekonomisi perspektifi önem taşımaktadır. Sınıf mücadelesinin tek başına bölüşüm çatışmasına da indirgenemeceğini biliyoruz. ( Mandel, 1993: 9 )

Tuhaf bir şekilde bir zamanlar John Stuart Mill’in bir liberal sosyalist olarak, “Principles of  Political Economy” de, bir yandan emekçilerin özyönetimini savunurken, diğer yandan rekabete karşı çıkmayı anlamlı bulmadığı yaklaşımının, nasıl aşılabileceği konusu hala zihinlerimizi meşgul ediyor.

Yeni siyasal arayışların kanaat yapıcılarına seslenmekte fayda bulunuyor: Hem piyasacı hem muhalif, hem milliyetçi hem muhalif olunmuyor. 
Türkiye’de 1980’deki 5 milyon sendikalı, 1985’de 1 milyonun altına düşünce, toplumsal dinamiklere ilişkin ciddi bir deprem ile karşılaşılıyor. Sol halen kimseyi yeterince örgütleyemiyor. Mutlak bir iradecilikten, kendiliğindenciliğe geçilmiş vaziyette bulunuluyor. Toplumsal muhalefete dayanmayan bir siyaset, siyaset değilken, siyasallaşamayan bir toplumsal muhalefetin de anlamı olmuyor.

31 Aralık 1961 ‘de İstanbul’da yapılan 150 bin kişinin katıldığı işçi mitinginin adı, “Bizim de sözümüz var.” idi.
Bu sınıf bilinci çok önemli; “her yürek bir devrimci hücredir” diyenlerin sözünün dünyayı değiştireceğine yürekten inanıyorum. Ötesi laf-ı siyaset…

Kaynakça:

Blackburn, Robin (2005) “ Capital and Social Europe”, New Left Review, 34 July/August.
George, Suzan (2005) Başka bir Dünya Mümkün Eğer, ç. A. Tonak, Metis, İstanbul.
Mandel, Ernest (1993) Çağdaş Toplum ve Marxizm, ç. N. Satlıgan, Kardelen, İstanbul.
Mandel, Ernest (1999) Marksizme Giriş, ç. O. Dilber, F. Ozansü, B. Tanatar, Yazın yayıncılık, İstanbul.
Sarıibrahimoğlu, Lale ( 1997 ) Kurt Kapanında Kısır Siyaset, Gizli Belgelerle Boru Hattı Bozgunu, İmge, İstanbul.
Ünlü, Barış ( 2002 ) Bir Siyasal Düşünür Olarak Mehmet Ali Aybar, İletişim, İstanbul.

BİR CEVAP BIRAK