Sokağa çıkıp kendimizi öldürmemiz lazım

Türkiye uzunca bir süredir olağanüstü günlerden geçiyor. Siyasi gündemin tozdumanı Anadolu’daki halkın gerçek gündemini ve sorunlarını siyasetin merkezine taşınmasına engel oluyor. Yürütmenin merkezi Ankara iktidar çatışmalarıyla boğuşurken, medyanın merkezi İstanbul Anadolu’daki derin dönüşümü görmüyor, görmek istemiyor…

ANADOLU’NUN EKOKIRIM’I

Anadolu’da da uzunca bir süredir sarsıcı günler yaşanıyor. Artvin’den Muğla’ya, Antalya’dan Sinop’a ülke coğrafyasını sarsan bu dönüşümün merkezinde iktidarın uygulamaya koyduğu politikaların yarattığı ‘ekokırım’ bulunuyor. Ekokırım diyoruz, çünkü kadim Anadolu uygarlığının derin kökleri ve onu vareden değerler ışık hızıyla kayboluyor…

Hasankeyf, Allianoi, Patara, Alakır, Köprüçay, Macahel, Kıbrıs Deresi, Saklıkent, Çığlıkara Ormanları, Uçarsu, Abdal Musa Türbesi, Çal Dağı, Bergama, Kaz Dağları, Fırtına Vadisi ve adını sayamadığımız binlerce dere, yayla, göl ve gerçek birer mücevher niteliğindeki koylar, ormanlar…

ANADOLU CAN DERDİNDE, KAPİTALİZM MAL DERDİNDE!

Anadolu’nun belleğini oluşturan değerler, bu değerlerin milyonlarca yılık oluşumuna zerre kadar katkısı olmamış karar vericiler tarafından katlediliyor ancak bu değer yıkımına karşı sesi çıkmayan otun böceğin, suyun toprağın sesi olacak aydınlar derin bir uykuda. Türkiye’nin vicdanı olması gereken gerçek aydınlar beş yıldır siyasi bir kavganın tarafı haline getirildi. Bir yandan muhalif sesleri susturmaya çalışan siyasi iktidar, bir yandan bu kargaşanın ortasında ülkenin değerleri üzerinden servet birikimi telaşındaki rant odakları. Medya holdingleri ve sınıf atlama telaşındaki türedi yatırımcılar, Anadolu’nun üzerine basarak küresel pazara sıçrama kavgası veriyor. Ve bütün bu kaotik pazara eklemlenen küresel şirketler…

GÖLGESİ SİLİNEN ÇAKIR GÖZLÜ EGELİ KADINLAR

Firigyalı bilgeleri, Nasreddin Hoca’ya, Yunus’a bağlayan; Likyalı Apollon’u Aziz Nikolaus’a ulayan zincir kopmak üzere. Defne ağacının altında nikah kıyan, and içen Efe’lerle, İncir sütüyle peynir, meşe külüyle ekmek mayalayan çakır gözlü Ege kadınlarının gölgesi topraklarımızdan silinmek üzere.

ANADOLU’NUN GERÇEK SAHİPLERİ BİZİ TERK EDİYOR!

Konya ovası farelere, Harran köstebeklere kaldı. Vaşaklar, baykuşlar, çiğdemler, altın sarısı nergisler; Anadolu’nun gerçek sahipleri bizi terk ediyor. Bu utanç hepimize yeter!Anadolu’nun çığlığına kulak veren gerçek aydınlardan biri olan yazar Nihat Genç, uzun yıllar boyunca Karadeniz’in ladinlerini, Mart dumanıyla buğulanmış Maçka dağlarını yazdı. Trabzon’un mermer gibi tereyağını da Rize’nin anzer balını da ağlayarak anlattığını bilirim. Kemaliye’nin dutlarına, Malatya’nın kayısılarına, Giresun’un fındığına ağıtlar yaktığını bilirim. Beş yıldır sert bir siyasi tartışmanın ortasında ateşten günler yaşayan Nihat Genç’in en şiirsel metinlerinin erik ağaçlarına, ahlat çiçeklerine, karayemişe, Trabzon hurmasına adandığını bilirim…

LADİNLERİN YAZARI BUGÜN NE DÜŞÜNÜYOR

Türkiye’ye deli gömleği giydirildiği bu dönemde Nihat Genç’e Anadolu’daki ekokırımı nasıl izlediğini, derelerde, ormanlarda yaşanan katliamlar hakkında ne düşündüğünü sordum. Bir söyleşi değil, bir dertleşme. Telaşından dolayı çocuğunu ihmal ettiği için üzgün bir babanın tavrıyla yanıtladı sorumu. Ve ekledi: “Bu iş öylesine zıvanadan çıktı ki, şu anda sokağa çıkıp kendimizi öldürmemiz lazım.”

İşte Nihat Genç’in Anadolu’nun dereleri ve ormanlarına selamı:

HES’LER 50-60 İŞ ADAMINA BÖLÜŞTÜRÜLMÜŞ

“Karadeniz otoyolu inşa edildiği dönemde çok sert yazılar yazdım. Giderek yoruldum ve tecrid edildim. Hatta Karadeniz’de bana neredeyse hain gibi bakıyorlardı o dönem. Şimdi çok seviyorlar ve neredeyse kahraman gibi bakıyorlar ama bir zamanlar o karayoluna karşı çıktığımız için öyle bakıyorlardı. Karadeniz otoyolunun rantı 15-20 şirket tarafından bölüşüldü. Şimdi de bu HES’lerde uygunanıyor. Ülkenin dört bir yanındaki HES’ler belki de 50-60 tane büyük iş adamına bölüştürülmüş durumda. Bu şekilde bir bölüşümün yapılması, medyada HES karşıtı seslerin yeterince duyulmasına engel olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sorunun üzerine gitmiyor medya. Medya sahiplerinin neredeyse hepsinin bu işlerle bir ilgisi var. Bunun için görmezden geliniyor. Ben 150 tane televizyon programı yaptım neredeyse her programda benzer sorunları dile getirmeye çalıştım. En çok da dereleri anlattım. Beşer onar dakika ayırmaya çalıştım bu konuya. Anlatmaya da devam edeceğim.

AĞIR SİYASİ BASKI ALTINDAYIZ

Ancak bu yetmiyor. Önümüzdeki günlerde sivil toplum örgütleri ve aydınların da katılımıyla geniş kapsamlı bir toplantı organize edip bıçağın kemiğe dayandığını anlatmamız gerekiyor. Ancak siyasi olarak ağır bir baskı altındayız. Ergenekon süreçleriyle suçladıkları için ağır bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla HES’ler, nükleer santraller ve diğer çevre konularına maalesef yeterince eğilemiyoruz. Alanımız ve zamanımız yok. Türkiye’nin bütün kamuoyunun gözleri Ergenekon davasına yöneltildi. Çünkü asıl büyük çürüme burada yaşanıyor. Dolayısıyla asıl bakmamız gereken yerlere bakamıyoruz. Enerjimiz buralarda tükettiriliyor.

SOKAĞA ÇIKIP KENDİMİZİ ÖLDÜRMEMİZ LAZIM!

Bir dönem ülkenin büyük kamu yatırımlarını sattılar. Yaptıkları o yardımlar filan buralardan sağlandı. Türkiye’yi bir kaç yıl buralardan geçindirmeye çalıştılar. Buralar tükenince şimdi yeni para kaynağı olarak suları, ormanları satmaya başladılar. Hani Kurtuluş Savaşı’nda düşman tarlaya geldi diye bir deyim vardı. Şimdi de aynen bunu yaşıyoruz. Düşman sularımıza, ormanlarımıza, tarlalarımıza geldi. Bu iş öylesine zıvanadan çıktı ki, şu anda sokağa çıkıp kendimizi öldürmemiz lazım. Durum o kadar ciddi yani. Uçakla sık seyehat ettiğim için Türkiye’nin yontulan dağlarını görüyorum her defasında. Ben içim sızlayarak sayıyorum bunları. Sinop’la İstanbul arasında 400’e yakın yontulmuş tepe sayıyorum. Türkiye kevgire döndü. Bunu hiç kimse görmüyor. Dereler artık borunun içinde, hayatı borunun içine almışlar. Böyle bir şey olabilir mi?”

FOTOĞRAF: Açık Gazete Akdeniz Temsilcisi ve Doğa Editörü Yusuf Yavuz ile cesur kalem Nihat Genç

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here