Sonra da ölüyorlar

Sonra da ölüyorlar

0
PAYLAŞ

Ben en çok doğru dürüst yaşamadan ölüp gitmiş kadınlara üzülürüm. Birkaç çocuk doğururlar. Adam olduğunu sanan kendini bilmez bir herifin isteklerini karşılamakla geçer ömürleri. Bir dik üçgende hipotenüsün karesi öbür kenarların karesine eşit değildir deseniz olsun daha iyi derler. Yıldızların yazgımız üzerindeki etkilerine inanırlar ama Çobanyıldızı’nın Venüs olmasına akılları yatmaz. Enflasyona kafa yormadan, faizin düşüş nedenini merak etmeden, egemene dil uzatmadan günü verimli kılmaya bakarlar. İlerideki güzel günlerini belirtilerini kahve telvelerinin bulaşığında görmeye çalışırlar, üç vakte kadar beklenen haberin gelmeyeceğini bile bile. Dolmalar börekler çörekler kadayıflar çiğköfteler içliköfteler yaparlar. Gençliklerinin o pırıltılı günlerinde bile şöyle dillere destan bir aşk yaşamayı akıllarından geçirmemişlerdir. Dillere destan aşk mı? Ne ayıp şey! Ancak çocuk üretecek kadar sevilmişlerdir. Evleri tertemizdir. Dünyada bugünden yarına değişecek olanı merak etmezler: gelişen bir dünya fikri zaten onlara ters gelir. Kocaları en küçük bir değişimden bile zehirli devrim kokuları alırken onlar da şükür bugünümüze duygusunu gönüllerinden eksik etmezler.
Yaşamamış olanlar yalnız o kadınlar mı? Onların kocaları da yaşamış ama yaşamamış insanlar soyundandır. Yaşamın göbeğinde büyük işler çeviren ya da çevirdiğini sanan bu adamlar yoksulundan zenginine kadar gündelik akılla iş görürler. Yıllar önce girdikleri ömür kapısının tam karşısındaki kapıdan bir gün hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gideceklerdir. En özverili görünenlerinde bile bencilce bir hesaplılık vardır. Öyle değil gibi yapsalar da her şeyi kendileri için isterler. Başkaları için istemek yalnızca bir dil alışkanlığıdır. Paylaşmaktan yana göründüklerine bakmayın, aslan payına göz dikmişlerdir. Kendilerini ne ölçüde sakınırlarsa o ölçüde mutlu olacaklarına inanırlar. Hep mutluluktan dem vururlar ve mutlu görünmeyi becerirler ama mutluluğun adı var kendi yok bir garip kuş olduğunu alttan alta da sezerler. Yalnız kendileri ve çocukları için öngördükleri mutluluk bir türlü gelmeyen bir şakacıdır. Üremek ve beslenmek de bir bakıma mutluluk olmalıdır.
Ölüme üç adım kala bilgeleşmeleri ölmek korkusundandır. Bu uçucu bilgelik boşa geçmiş bir yaşamla son bir hesaplaşma denemesidir. Bir çin atasözü şöyle der: “Kuş öleceği zaman şarkısı acılı olur, insan öleceği zaman sözlerinde bilgeliğin izleri vardır.” Bu eksik bu sakat bu geç kalmış bilgeliğin, nice boş serüvenden sonra nereden çıktığı bilinmez bir deli gibi zuhur etmiş bu garip bilgeliğin ölüm korkusunu yenecek kadar güçlü olmadığını lacerem onlar da bilirler. Sonsuz yaşam umudu her zaman vardır. Böylece ölümün adı anıldığında öcü görmüş gibi olan birçok insan gidiş çanları çalmaya başlayınca görmüş geçirmiş ahir zaman peygamberi havasına bürünür. Beslenmeyle ve üremeyle ilgili ayrıntıları çıkardığınızda düz bir tahtadır geçmişleri: hep bir şeyler eksik kalmış bir şeyler hep gelişigüzel yaşanmıştır.
Boşluklarda oyalanıyoruz, bu oyalanma gerçek insan olmanın yollarını tıkıyor. Gözümüz dünyanın pırıltılı görünümlerinde takılı kaldıkça gerçek değerlerle içli dışlı olamıyoruz, kalıp değerlerle ya da sözde değerlerle yetiniyoruz. Çocuklarımızı da kendi örneğimize göre boş özenlerle ya da özentilerle yetiştiriyoruz: iyi kazanıp iyi yaşasınlar istiyoruz. Onlar da bu durumda küçük çıkar hesaplarıyla gündeliği kovalamaktan öteye geçemedikleri için gerçekleri göremiyorlar. Herkes basit amaçların peşinde soluk soluğa koşuyor. Felsefede derinleşmek önemli değil, önemli olan felsefe profesörü olmak. Hele bir de dekan ya da rektör oldun mu var ya! Rektör ol, Kanuni Sultan Süleyman’a bile doktora verirsin de kimse yahu ne yapıyorsun demez.
Kimse zoru göze almıyor ya da almak istemiyor dostlarım. Zoru gören yandım Allah deyip kaçıyor. Kolay dururken zorda karar kılmak neden? Herkes basitliğin verdiği güçle bir şeylerin arkasından soluk soluğa gidiyor. Bu durumda yeni kültür değerleri üremediği gibi var olan değerler de çöküyor. Bir Nazım Hikmet’in bir Memduh Şevket’in bir Sait Faik’in bir Fahri Celal’in varlığı bugün bize bir mucize gibi görünüyor. Bir şeyleri en çok bilmesi gerekenler o bir şeylerden habersiz yaşıyorlar. Bilgin tipi aranmıyor ve istenmiyor, buna karşılık toplumda iyi bir yer kapanlar saygınlığı kurtarmış oluyorlar. Siyasette nitelik önemli değil, önemli olan yukarılarda kalabilmektir hatta baştakinin yakınına kadar sokulabilmektir. Ve dünya olduğu yerde dönüyor. Olan bitenden kendimizi sorumlu tutmuyoruz ve olan bitene şaşıp kalıyoruz. Biz çok daha başka biriymişiz gibi.

BİR CEVAP BIRAK