Sosyal devlet insanları köleleştirir mi?

Sosyal Devlet anlayışı kapitalizmin burjuva demokrasi uygulamasının icadıdır. Bu savın gerekçesini toplumda yükselen sosyal politika talebinin, maalesef, farkında olarak ya da olmadan, kapitalizmin alternatifi değil, kurtarıcı feryadı olması oluşturur. Ne var ki, kısa sürede elden fazla bir şey gelemeyeceğine göre sosyal devlet politikalarını talep etmekten başka çare de gözükmemektedir. Bunda da günümüz koşulları itibariyle fazla bir yanlış yoktur. Ne var ki, söz konusu politikalar öylesine aldatıcı ve uyutucu niteliktedir ki, uygulama esnasında görece mutlu ve müreffeh kıldığı insanlar ancak uygulama sonrasında içine atıldıkları işsizlik ve çaresizlik esnasında durumu anlıyor olmakla berber, anlaşılamadık şekilde kurtarıcıları olarak yine sosyal devlet politikalarına umut bağlamaktadırlar. Bu demektir ki, kapitalizmin büyüsünün sarmaladığı sosyal devlet politikaları insanları anlık olduğu kadar, geleceğe de kör yaparak, onları sistemin gerçek sahipleri burjuvazi yerine geçirerek burjuva demokrasisinin aslî savunucuları konumuna sokmaktadır. Bu durum insanın insanlığından çıkıp, köleleştiği haldir. Bunun sebebi de kapitalist toplumda gerçek anlamda politik demokrasinin olmaması ve sosyal devlet politikalarının burjuvazinin emellerini tatmin ederken insanları uyutan, sisteme uyumlu kılan fakat insan olgusuna yabancılaşatıran politika olmasıdır. Diğer bir deyişle, tüm bireylerin kendi meclisleriyle eşit ağırlıkta politikaya yön verdiği gerçek politik demokrasinin bulunmadığı kapitalist toplumlarda burjuvazinin mülkiyet ve siyaset ilişkileriyle başat olduğu sistemin demokrasi tiyatrosu ancak bu kadar olur; burjuvaziyi güvenceye alarak tatmin eder, halka bir miktar kaynak aktararak günlük gailesinden uzak tutarak uyutur. Kaldı ki, halka aktarılan kaynak piyasa olarak yine sermayeye destek sağlar. Bunların farkında olarak ve uzun erimli hedeften şaşmadan, bugünün geçici çaresi olarak sosyal demokrasi talebi koşullu ehveni şerdir! 

Halkın bilinci kör olabilir, fakat sosyal politikaları destekleyen ve talep eden sermaye yanlı aydın ve akademik dünyanın bilinci kör değil, yanlış ve çarpıktır. Demek ki, Gramsci’nin aydın kavramı üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor! Sosyal demokrat politikaları irdelediğimizde ister istemez geçmiş deneyimleri ve sonuçlarını dikkate almak durumunda oluruz. Bilindiği üzere, bu konuda en iyi örneği Bismarck’ın sosyal politikaları oluşturur. Paris Komünü uygulamasından ürken Prusya diktatörünün sosyal politikaları şunu göstermiştir ki, bu uygulama sermaye ve faşistler için korkuyu savma politikası işlevi görmüştür. İkinci önemli uygulama da İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde kapitalist dünyada gerçekleştirilen ve 1970’lerin ortalarına dek sürdürülen politikalardır. Burada da komünizm korkusu başat olmuştur. Sebep her ise de, sonuca baktığımızda, günümüzün işsizliği ve ileri ülkelerde dahi giderek eriyen sosyal politikalar bugün bizlere öğretici olmak durumundadır.  

Sosyal politika ya da sosyal devlet uygulamaları görüşü başka şeydir, kabileyi aşan toplum olma ve böylece şekillenen toplumun devleti olma anlayışı ise çok daha farklı bir siyaset felsefesidir. Bugün sözünü edeceğim konularda sosyal devlet görüşünü fersah aşan, toplum olma ve toplumun siyasi örgütü olma anlayışı başattır, daha doğrusu başat olmalıdır. Her gün gazetelerde ve diğer medya organlarında hepimizin içini parçalayan ilaç ve sağlık sorunlarına çare arayan feryatlara tanık olmaktayız. Ağır kronik hastalıkların tedavi masrafının bireyi ve tüm aileyi aşan durumlarda yardım talepleri gündeme gelmektedir. Hepimizin üzüntü ile tanık olduğumuzu öğle genetik sinir sistemi hastalıkları var ki, belirli aralıklarla verilmesi gereken çok pahalı ilacın maliyeti ya da tek seferlik ya da birkaç kez tekrarlanabilecek bazı ilaçların maliyeti de nerede ise bir gayrimenkul fiyatını dahi aşacak bedellerle sağlanabilir olmaktadır. Kaldı ki, böylesi tedavilerin sağlanması sonucunda tam ve kalıcı salah bulma durumu da garanti olmayabilir. Böylesi fevkalade acı tablolarla okuyucuları daha fazla rahatsız etmeden asıl soruna gelecek olursak, iki noktanın açıkça ortaya koyulması kaçınılmazdır. Birincisi, ekonomik maliyet söz konusu olmadan dahi bireyin kendi iradesi dâhilinde olmayan olumsuz sağlık durumlarında toplumun bireyin yanında olması, toplum ya da cemiyet olmanın ve onu devleti olmanın vazgeçilemez koşuludur. İkincisi de, telkin ve tavsiyelere rağmen sağlık koşullarına uymamada direnene kişilerin maliyeti topluma yıkılmamalıdır. İki koşulun genel ifadesi şudur ki, toplumsal görev olarak, toplum bireyi yalnız ve çaresiz bırakamaz, bırakmamalıdır; bireysel görev olarak da, toplumsal zorunluklara ya da sağlık koşullarına uymayan birey sağlık sorununun yükünü topluma yıkamaz, yıkmamalıdır. Görülüyor ki, toplum ile birey arasında sıkı, fakat o derecede de güvene dayalı ve samimi ilişki söz konusudur. Zira toplum açısından “toplum olma” görevi karşısında, birey açısından da topluma ve çevreye saygılı “birey olma” görevine uyum ana düsturdur. 

Kamu ajanları ya da kurumların sosyal devlet politikalarını uygularken toplumsal kaynak kullanıyor olmalarının toplum açısından bir maliyet unsuru olduğu açıktır. Yukarıda özetlediğim toplumun bireye karşı olduğu kadar bireyin de topluma karşı olan görevlerine sadık olmaları söz konusu maliyetleri rasyonelleştirme kurallarıdır. Zira tüm sosyal harcamalar toplumun diğer fertleri tarafından ödeniyor demektir. Olağanüstü pahalı bir ilaç için hiçbir sorgulama yapılmadan, sağlık personelinin kararını siyasi iradeden geçirmeye gerek dahi görülmeden uygulanması ve bu sürecin bir kurala bağlanması toplumun bireye karşı görevidir. Buna karşın bireyin toplumsal kuralları ve/veya sağlık sisteminin yasaklarına uymadığında karşılaştığı riskleri toplumun karşılamaması da birinci kural kadar kutsal bir uygulamadır. Bunun çok tipi örneğini pandemide sağlıkçıların söylediği olmazsa olmaz kurallara (maske ve mesafe gibi) iradi olarak ısrarla uymayan bireylere karşı toplumun bir sorumluluğu söz konusu değildir, olamaz. Hatta teorik olarak denebilir ki, sorumsuz davranışların sebep olduğu dışsal olumsuzlukların maliyetinin de bu duruma sebep olan sorumsuz davranış sahibine yıkılması doğrudur. İkinci koşuldaki kanıtlanması fevkalade zor hatta olanaksız durumu bir tarafa bırakarak, genel toplum-birey yasasının uygulamaya geçirilmesi toplumsal çıkar açısından toplumsal-siyasal talep olarak siyasilerin gündemine girmelidir.

Sosyal devlet politikaları salt ekonomik alanda değil, politik alanda da devrede olmalıdır. Şöyle ki, burjuvazinin talebi doğrultusunda siyasi erk ekonomik işleyişten el çektirilip, salt dağıtım alanında siyasi işlevle sorumlu kılındığında, üretim alanında başat burjuvazi kârını yükseltmede serbest olmakta, ancak kârından ufak bir bölümünü yeniden dağıtım için siyasilerin kullanımına bırakmaktadır. Unutmayalım ki, sosyal politikaların maliyeti sınıflara arasında yeniden dağılımdan çok, aynı sınıf içinde zamanlar asında dağılımı gerçekleştirir. Sosyal politikalar sosyal desteğin düzeyinden bağımsız olarak insanları özgürleştirmeyip, tam tersi siyasete, dolaysıyla burjuvaziye bağımlı kılar. Türkiye’de siyasi iktidarın temelinde böyle bir yapının oluşumu ve ısrarla sürdürülmesi acı bir gerçektir. Oysa sosyal devlet politikalarının ana çatısını, görece bireysel özgürlüğü sağlayabilen istihdam politikalarının oluşturması gerekir. Zira ancak istihdam politikaları ile insanlar, kapitalist sistemde de olsa bir dereceye kadar özgürleşmiş, hatta sendikal ilişkiler ve mücadelelere dâhil olmuş olabilir. Bu nedenledir ki, sosyal destek olarak topluma yönlendirilen kamusal fonların yaşlı, muhtaç ve iş göremez durumunda olanlar dışında kalanını devletin vatandaşlarına gerekli hizmeti olarak değil, vatandaşlarını ikinci sınıf konumuna itme işlevi olarak görülmesi gerekir.  

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.