Sosyal olayların perdelenmiş gerçekleri

PAYLAŞ

İçimi acıtan hafif bir suçlama, daha doğrusu serzenişle yazıya başlamak istiyorum bugün. Genellikle doğa bilimleri ile uğraşanlar sosyal bilimlerle uğraşanları biraz hafife alır. Doğa bilimlerle iştigal edenler sosyal bilimler alanında çalışanların bol lafla işleri geçiştirdiğini ve cilalı sözcükler ürettiğini düşünürler, ya da ben onların öyle düşündüklerini sanırım. Nereden bakarsak bakalım, doğa bilimcilerinin tabii ki haklı olduğu noktalar var, ama biraz da sosyal bilimcilere kulak verirlerse bence onlar da içinde yaşadıkları sosyal denizinin niteliğini ve o denizin içinde nereye sürüklendiklerini anlayabilirler.

Böylesi bir genel kanı ortaya koyduktan sonra, çuvaldızı değilse bile iğneyi kendimize, sosyal bilimler alanında iş yapanlara batırmamız gerekiyor. Sosyal bilimciler bilimsel iş yapma görüntüsü altında, belki kendileri de farkında olmadan, aslında gerçekleri perdelemede çok ciddi çaba harcamakta ve bunda da oldukça da başarılı olmaktalar. Nasıl bir biyolog biyolojik olayları ve devinimleri gözlemler, devinim kurallarını bulmaya ve ispatlamaya çalışırsa, sosyal bilimciler de sosyal olayları gözlemler ve sosyal olayların devinim kurallarını bulmaya, hatta ispatlamaya çalışır. Hal böyle olunca her iki alandaki uğraş da görüntüde bilimsel nitelik kazanır.

Fakat, gelin görün ki, kazın (doğrusu, kaziyenin) ayağı hiç de öyle değildir! Doğa bilimleri alanındaki tüm alanların hareket ve devinim kuralları objektif doğa yasalarına tabi olduğu halde, sosyal alanın kuralları sübjektif ilişkiler ve çıkarlar ortamında güçlüler tarafından belirlenmektedir. Güçlülerin gücü, kendi çıkarlarını ezdikleri kütlelere özümsetebilmekte ve savundurtabilmektedir. Bu nedenle, sosyal bilimcilerin salt toplumsal olayı açıklamaları yeterli bilimsel faaliyet olarak görülemez. Saptama işin ilk aşamasıdır. Olayların gelişme şeklinde başat güçlerin hakimiyetinin ve toplumu sürükleme gücünün ortaya koyulması ve söz konusu sürecin değerlendirilerek bir şekilde hükme bağlanması gerekir. Marks’ın sosyal olayları açıklamakla yetinmeyip, değiştirilmeye çalışılması gerektiği hükmü böyle bir şeydir.

Toplumsal istikrar ya rıza ile ya da zorla sağlanır. Her iki koşul da ekonomiye bağlı olup, rıza görece ekonomik refah ile, zor ise yoksulluğun baskılanması ile sağlanır. AKP’nin istikrar diye üzerine ısrarla basarak halka yutturmaya çalıştığı koşul, dünya sömürü düzeninin Türkiye üzerindeki baskısının “lider zorbalığı” ile sürdürülmesidir. İktisadi kaynakların kıtlaştığı ve yoksulluğun yükselmeye yüz tuttuğu koşullarda ya yoksulluk hakça paylaşılır ya da yoksullar baskılanır.

Baskılanan yoksulların sosyal narkozu milliyetçilik, dincilik ya da yandaşlık, hatta kişilikten yoksunlar için fedakarlık edercesine düzenin savaşçı-koruyuculuğu olabilir, çünkü bu zavallılar kendilerini ancak böylece kanıtlayabilirler. Hangi ortamda hangi toplumsal patolojinin ne dozda ortaya çıkacağını kestirebilecek formülümüz yok gerçek sosyologlar(!) genel durumu açıklayabilecek güce sahiptir, sahip olabilmelidir.

Faşizm, en yalın tanımı ile, baskılama politikasıdır. Farklı dozlarda olarak uygulanan baskılama politikası sosyal katmanlarda farklı şekillerde tezahür eder. Temel ilkesi sadakat ve çözülmeme olan faşizm yönetiminde yandaşın ayrışmasına tahammül edilemez. Çünkü, sistem zora dayandığından, bir yandaşın çözülmesi, somut destekten yosun ve içinde kin besleyenlerin derhal “coşku birlikteliği” ya da “korku birlikteliği” düzeninden kopmalarına ve sistemin çorap söküğü gibi dağılmasına önayak olabilir. Bundan dolayı, faşizmde kör sadakat istenir, beklenir, hatta dayatılır. Çünkü sosyal birlikteliğin somut temeli yoktur; düzen zora dayanmaktadır.

Faşizm kimi sömürür? Zengini mi, yoksulu mu? Faşizm, politik araç olduğundan özünde sömürme olmayıp, sömürücünün amacına hizmet eder. Dolayısıyla, faşizm baskısı yoksulu ezer ve bu ezme gücü ve saldığı korku ile yönetir. Hal böyle olunca, faşizmin anlaşılması yoksulların ayaklanmasına neden olabilir. Ancak, bir yandan baskı, diğer yandan toplumsal kalkışın maliyeti ve sonucun nasıl evrileceği hakkında kesin öngörünün olmaması faşizmi ayakta tutar.

Türkiye, dünya kapitalizminin sıkıştığı ve bu sıkışıklığı aşma çabalarından en güçlüsü olan küresel emperyalizmi “küreselleşme” diye albenisi olan bir kavramla devreye sokması aşamasında AKP iktidarının işbaşına gelmesi rastlantısal olarak yorumlanabilir, ama AKP tarafından dinciliğin ve muhafazakarlığın öne çıkarılması rastlantısal değildir, olamaz da! Dış politika bağlamında, Akdeniz havzası hallaç pamuğu gibi atılırken, akla zarar “siyasi derinlik” gibi zeka parıltısı oyuncakların devlet görüşüne yapıştırılması hiç rastlantısal değildir. AKP’nin “istikrar” fısıltısı, emperyalistler lehine sömürülen halkımızın kulağına akıtılan sosyal narkozdur.

CEVAP VER