Sırada Türkiye mi?

Öyle gözüküyor ki, yerküreye hükmetmenin önemli bir odağı Ortadoğu bölgesidir. Ortadoğu konumu ve doğal yapısı itibariyle petrol, su, krom, bakır, manganez bor vs gibi şimdilerde olduğu kadar ilerisi için de fevkalade önemli ve yaşamsal olmaya aday doğal kaynakları barındırması nedeniyle fevkalade önemli bir bölgedir. Ortadoğu, siyasal açıdan İsrail’in güvenliği yanında, Rusya’nın ve Çin’in açılım alanı olması ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nin denetim merkezi oluşturması nedeniyle de ciddî önemi haiz bir bölgedir. Belki de bu bölge emperyalistler açısından hiç bir özgür topluma bırakılamayacak derecede önemlidir. Maalesef, bu çetrefil sorunun çözüm anahtarı da siyasî olarak Türkiye’de gibi görülmekte, daha doğrusu öyle gösterilmektedir.

Yeni dönem parlamentonun en temel işlevi anayasa meselesidir. 1960’lar ve 1980’lerden farklı ortamda yapılması tasarlanan yeni anayasa, çok farklı iç ve dış konjoktür nedeniyle, siyasal açıdan olduğu kadar sosyal ve ekonomik açıdan da 1961 ve 1982 anayasalarından çok farklı olmak durumundadır. Sözü edilen anayasalar ne denli halktan uzak (ki, bu sav 1961 Anayasası için geçerli değildir!) görülüyor ise, yapılması tasarlanan anayasa da o denli emperyalizme yakın olacaktır. Kördüğüm de tam bu noktadadır; anayasa yapılmasının gündeme getireceği konular kadar, projenin rafa kaldırılması da bir o kadar tartışma ve çatışmayı su yüzüne çıkaracaktır. Aydınlarımızın demokrasi havarisi olarak gördüğü AKP’nin bu sınavı nasıl göğüsleyeceğini hep beraber göreceğiz. Umarım, yanılıyorumdur! Zira emperyalizmin AKP’ye ihale etmiş olduğu misyonun bittiği bu noktada, büyük projede hedeflenmiş aşamaya ulaşılmış, Türkiye’nin destabilize edilme aşamasına gelinmiş olduğu anlaşılmaktadır. AKP’nin önünü açmak için seçim arifesi servis edilen kasetli şantajlar, istenen görevi yapması için acaba bu kez de iktidar partisine yönelebilecek mi!

Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı misyonunun oluşturduğu hava ile, ABD’ye kafa tutabilen İran dahî bir tarafa itilerek, gerçekten Ortadoğu’nun liderliğine soyunulduğu dönemde, görüldü ki, ne Mısır, ne Suriye, hatta ne de Libya Ortadoğu liderini fazla ciddiye almamakta, hatta Libya’da bizzat NATO devreye girmiş bulunmaktadır. Aramızdaki dostluk sadece oradaki vatandaşlarımızın kurtarılmasında işe yaramış oldu. Böylece çevremizde sürdürülen operasyonlarla kuşatılmış bir Türkiye, içeride de parçalanmış halklar ortamında anayasa felsefesini oturtma durumu ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Bu bağlamda, vatandaşlık tanımı, devletin örgütlenme ve yönetiminin belirlenmesi ve sosyal-ekonomik hakların tanınması gibi çok temel ilkelerde toplumda ve onun yansıması olarak kabul edilen (!) parlamentoda gerekli nitelikli çoğunluğun sağlanmasını bir tarafa bırakalım, salt çoğunluğun oluşturulması bile çok kuşkulu gözükmektedir.

Etnisite ve kültürel açıdan vatandaşlık tanımında ne derece zorlanılacaksa, bölgesel özerklik ya da federatif yapının oluşturulmasında da o derece zorlanılacaktır. Emperyalizmin küreselleştiği ortamda anayasa çalışmalarında ekonomik-sosyal haklar açısından da benzer şekilde aşılması olanaksız engellerin net bir şekilde sahnede belireceği açıktır. Tabii, aşılması olanaksız tüm engeller ortamında demokrasi tanımının nasıl şekillendirileceği de başlı başına bir konudur.

Küresel emperyalizm ulus-devlet yapısında esneme dayatmaları, içte geç kapitalistleşme paradigması içinde şekillenen milliyetçilik görüşleri doğrultusunda, hiç değilse şimdilik, uzlaşma ve çözüm kabiliyeti göstermemektedir. Kısacası, mesele salt yönetimsel ya da siyasî irade (o da ne demekse!) konusu olmaktan çok uzaktır. Mesele sistem konusu olup, ancak, bir zamanlar Ecevit’in, kastının ne olduğu fazlaca belirgin olmadan, ifade etmiş olduğu gibi, “toprak işleyenin, su kullananındır” ya da, daha güçlü ve kapsamlı olan, “her ulusun kendi kaderini tayin yetkisi” gibi felsefik-siyasî açılımlarla konuya çözüm getirilebilir. Ancak sosyalizmde olanaklı olabilen böyle bir çözüm, kapitalizmde federasyon ve çözülme anlamına gelir ki, emperyalizmin emeli büyük projenin ana hedefinin de bu olduğu ortadadır.

Hal böyle olunca, kapitalizmin ve emperyalizmin emri doğrultusunda soruna çözüm üretme yeteneklerini sergileme çabası içinde olanlar, görünürde Kürt halkının özgürlüğünü sağlama projeleri ile, aslında Kürt ağaları ile Türk burjuvazisi arasında bir tür ittifak oluşturarak, o yöreyi ve halkını hem Türk burjuvazisine, hem de, bundan da vahim olarak, dünya emperyalizminin baskı ve sömürüsü altına itmekteler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 − 2 =