İsrail ve zihinsel kaymalar

PAYLAŞ

İsrail’in Filistin topraklarına yönelik son harekâtından bu yana geçen süre içinde, daha önce pek görülmeyen bir şey oldu: olay, kanıksanmış bir konu gibi hemen gündemden çıkıp unutulmadı; Gaza saldırısının yankıları hafifleyerek de olsa hâlâ sürmekte ve tamamen biteceğe de benzemiyor. Öyle anlaşılıyor ki bu son saldırı, İsrail’e verilegelen güçlü ve neredeyse koşulsuz desteğin kaynağı olan merci ve mahallerde ciddi çatlaklara yol açmış durumda. Bu ülkeye en sıcak ve dostane duygular besleyenler arasında bile, daha önce az görülen türden bir soğukluk, kırıklık, bezginlik seziliyor. Bunlara, bizzat bazı Yahudi kesimler de dahil.

İsrail’in yaptıklarına bakarak, Yahudi kavminin bir devlet kurup da bu devleti savunayım derken, diğer devlet sahibi milletler gibi zalimler kervanına katıldığını ve böylece kendine has “seçilmişlik” özelliğini ve misyonunu tamamen yitirdiğini düşünenler herhalde hiç az değildir bugün. Dahası, İsrail’in elindeki silahlara bakarak, kendi mitolojisine göre insanlığı kurtarmak üzere “seçilmiş” bu kavmin, bizzat bu mitolojiyle alay edercesine sonunda gelip, sebep olabileceği bir dünya savaşıyla insanlığı yok etmesinden korkanların sayısı hayli artmışa benziyor.

İlginçtir ki, kavmin bu gidişatına karşı dur diyenler, dikkate değer ölçüde gene bu kavmin bağrından çıkmakta. Anlaşılan o ki, uluslaşma ve devlet kurma hırsı, Yahudilerin hayati bir özelliğini epey törpülese da tamamen köreltememiş. Bu özellik, kendi topluluğunu gerçeklerin önüne değil, gerçekleri kendi topluluğunun önüne koyabilme becerisi ve cesaretidir. Sık sık söylendiği gibi, Yahudi topluluğunun yeryüzünde içine en dönük, dışarıya en kapalı cemaatlerden biri olduğu doğrudur; ama belki biraz da bu nedenle, cemaatini karşısına alıp en acımasızca sorgulayanların çoğu kez Yahudilerden çıktığı da doğrudur. Bilhassa Spinoza’dan bu yana asırlar boyu giderek belirginleşmiş olan bu eleştirellik damarının bugün de hâlâ canlılığını koruduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Edward Said’i saymazsak, bugün İsrail’in politikalarını en sert fakat tutarlı şekilde eleştiren ve bunun sonucu olarak Filistin davasını en soluklu ve etkili şekilde savunanlar Yahudi asıllı yazarlardır. Eğer bir yerlerde gerçekten Tanrı’nın “seçilmiş” kulları varsa, onları öncelikle bu yazarlar arasında aramak gerekir.

Norman Finkelstein, bu yazarların önde gelenlerindendir. Meselelere bakışı genelde Noam Chomsky’ninkiyle koşuttur, fakat Filistin sorununa Chomsky’den daha fazla odaklanmış biridir. Soykırım Endüstrisi (Holocaust Industry) adlı ünlü kitabı Türkçe’de de çıkmıştı. Fakat yazarın Türkiye’de hakkıyla tanındığından emin değilim; yanılmıyorsam kitabı da uzunca bir süredir tükenmiş durumda.

Finkelstein’ın bütün çalışmasını boydan boya kesen başlıca tezi, İsrail-Filistin itilâfının haddinden fazla şişirilmiş bir konu olduğudur: sanıldığının ve gösterilmek istendiğinin aksine, bu konu hiç de bir arap saçı değildir; temelinde yatan gerçek, bir halkın zorla toprağından sökülüp atılmasıdır. Ne var ki, bu gerçeğin üzerine zamanla türlü propaganda ve yanılsamadan oluşan öyle girift ve yoğun bir mitoloji örülmüştür ki, bu mitolojiyi parçalarına ayırıp deşifre etmek, ayrı ve fevkalâde titiz bir çabayı gerektirir. Hemen hemen tüm sabır ve enerjisini bu çabaya ayıran Finkelstein, işe iki farklı düzeyde koyulur.
Birinci düzeyde, yazarın fazla tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkla sergilediği yalın tarihsel gerçekler vardır. Bunlar üç şık altında şöyle sıralanabilir: 1a) Geniş bir yayın ve medya havuzunda dolaşan inancın aksine, 1948 ve öncesinde Filistinliler mülklerini satarak ve komşu Arap ülkelerinin daveti ve teşviği üzerine topraklarını terketmiş değildir. Her ne kadar önceden planlanıp planlanmadığı tartışmalıysa da, Filistinlilerin bir “etnik temizliğe” tabi tutulduğu kesindir. 2a) Demokratik bir ülke olmasının bıraktığı yaygın izlenimin tersine, İsrail devletinin kuruluşundan bu yana insan hakları sicili çok bozuktur. İsrail’in uygulayageldiği apartaid benzeri ayrımcılık, baskı ve terör, herhangi bir “meşru müdafa” gerekçesiyle açıklanabilecek önlemlerin çok ötesindedir. 3a) İsrail’in uluslararası hukuk planındaki diplomasi sicili de kötüdür, zira bu ülke kendi lehine en uygun ortam ve konjonktürlerde kotarılmış çeşitli B.M. ve sair uluslararası kararların bile hemen hiçbirine uymamıştır; halen de uymayı reddetmektedir.

Finkelstein’ın eleştirilerinin yoğunlaştığı asıl tartışmalı alanlar, söylem düzeyindedir. Yazarın “İsrail savunucusu” (“apologist”) diye nitelediği kalem erbabının söylediklerine ve yazdıklarına karşı giriştiği müdahaleler, gene üç şık altında şöyle ifade edilebilir: 1b) İsrail savunucusu söylemin en gözde uğraşlarından biri, İsrail-Filistin çatışmasını siyasal planda dünya çapındaki “teröre karşı savaş”ın merkezine yerleştirmek, daha “kozmik” planda da dinler, kültürler, uygarlıklar arasındaki derin çatışmanın çok özel ve “kendine has” bir tezahürü olarak sunmaya çalışmaktır. Oysa bütün bu süslemeli tantananın ardında, pek de o kadar “özel” ve “eşsiz” olmayan, düpedüz toprak ve hak gaspına dayanan bir adaletsizlik durumu vardır ve bu durum aslında, başka her türlü etken ve açıklamayı tâli kılar. 2b) İsrail savunucularının bir diğer gözde uğraşı da, bazı Arap liderlerini (Hacı Emin el Hüseynî gibi) Almanya’daki Yahudi soykırımının sorumluları arasına sokmak, bunu yapamadıkları yerde de (sözgelimi, Nasır’dan Saddam’a dek hemen hepsinin birer yeni “Hitler” olduğunu haykırarak), soykırımın Nazi faillerinin katıksız halefleri olduğunu iddia etmektir. Ne var ki bu tür iddialar, Arapların ırkçılığını olduğu yerde ve ölçüde içtenlikle kınamaktan çok, İsrail’in günah ve hatalarını gizlemeye dönük çabalardır. Üstelik, Yahudi soykırımını göreceleştirip sulandırmak gibi hiç de istenmeyen bir sonucu vardır. Fakat İsrail savunucularının gerçekleri gizleme çabalarında kullandıkları en etkili kart, yalnız Araplara değil, tüm dünya kamuoyuna teşmil ettikleri yeni “anti-semitizm”dir. Ne zaman İsrail’in politikalarına karşı eleştiriler yoğunlaşsa yaptıkları derhal, dünyayı yeni bir “anti-semitizm” dalgasının sardığından dem vurarak, sözkonusu eleştirileri etkisizleştirmeye çalışmaktır. Bütün bunlar, son tahlilde Yahudi acılarının yüzsüzce bir istismarını öngörür. Finkelstein’ın “soykırım endüstrisi” terimiyle nitelediği sömürü ve propoganda çarkı da, gücünü bu istismardan alır. 3b) Son yarım yüzyıl içinde, İsrail’in konumu savunulur olmaktan çıktıkça, İsrail savunucularının yaklaşımlarında soldan sağa, liberal temalardan koyu muhafazakar tezlere doğru hızlı bir kayma görülür (ABD’deki karaderililere dönük gitgide artan olumsuz ve dışlayıcı tavırlar, bu kaymanın dışavurumlarından biridir.). Ama bir başka kayma da, genellikle çok eğitimli ve donanımlı olan İsrail savunucularının araştırmacılık ve polemik standartlarındaki düşüşte kendini hissettirir: tehdit, baskı, şantaj, çelme, kayırma, intihal, sansür ve otosansür, en bilimsel ve akademik platformlarda bile giderek daha sık rastlanan olgulardır.
Bu olguların belki de en çarpıcı örneği, bizzat Finkelstein’ın başına gelen bir hadisede görülebilir. Hadise şöyle gelişmiştir: yazar, ilk baskısı 2005’te yayınlanacak olan Beyond Chutzpah (Hutzpa’nın Ötesinde) adlı son kitabının metnini Kaliforniya Üniversitesi’nin yayınevine gönderir. Bu çalışmada, Harvard Üniversitesi’nin kıdemli hukuk profesörlerinden Alan Dershowitz’e dönük keskin eleştiriler içeren geniş bir bölüm vardır. Bu eleştiriler, Finkelstein’ın daha önceki bir kitabında (Image and Reality of the Israel-Palestine Conflict, 2003), Walter Laqueur, Michael Walzer gibi uluslararası ilişkiler literatüründe önemli yeri olan yazarlara yönelttiği eleştirilerin bir devamı sayılabilir, ancak şu farkla ki, içlerinde Dershowitz’e ilişkin, düpedüz intihal gibi, akademik kriterlere ve ahlâka aykırı ciddi suçlamalar da vardır. Her yerde eli kulağı olmalı ki, Dershowitz bu suçlamaları daha kitap baskıya girmeden bir şekilde öğrenir ve derhal yayınevinden kitabı yayınlanacaklar listesinden çıkarmasını talep eder. Yayınevi oralı olmayınca, paçaları tutuşan Dershowitz bu defa Amerika’nın en ünlü hukuk bürolarını devreye sokarak, ardarda davalar açar; bu arada kazanacağı muazzam tazminatlarla yayınevini “komple satın almak”la tehdit etmekten de geri durmaz. Yayınevi direnir, bunun üzerine Dershowitz müdahale etmesi için Kaliforniya valisi Arnold Schwarzenegger’e başvurur, fakat vali “akademik özgürlük” gerekçesiyle profesörün talebini geri çevirir (Tuhaf olmasına çok tuhaf da, profesörün valiye gitmesinin nedeni, eski okulum olduğu için biliyorum, sanırım valilerin geleneksel olarak Kaliforniya üniversitesinin mütevelli heyetinde bulunmalarıyla bağlantılı. Benim zamanımda heyette o dönemin valisi Ronald Reagan vardı). Böylece, Finkelstein “endüstri”ye karşı savaşı sonunda kazanır; ama savaştan hasarsız çıktığı söylenemez: hocalık yaptığı başka bir üniversitede, tamamen hakkı olan daimi kadro talebi (“tenure”), bir takım ayak oyunlarıyla reddedilir. Maruz kaldığı hakaret ve iftiralar, çektiği sıkıntı ve stres de tabii cabası.

Finkelstein’ın Dershowitz’in davranış bozukluğuna ilişkin gözlemleri ibret vericidir ama asıl önemli olan, bu ünlü hukukçu da dahil İsrail savunucusu yazarların zihin dünyasındaki “kayma”ya dair tespitidir. Finkelstein’a göre, bu zihin kaymasının en olumsuz yönü, yeterince belli olmaması ve bir bakıma gizli kalmasıdır; sözkonusu yazarlar, liberal ve özgürlükçü konumlarından cemaatçi ve tutucu pozisyonlara savrulurken, eski konumlarına uygun özgürlükçü söylemi ve liberal kamuoyunu muhafaza etmeye çok özen gösterirler. Bu çelişkiyi görmek için, yarattıkları imajın ötesine geçip, tezlerini ve argümanlarını yakından izlemek gerekir. Finkelstein’ın en etraflı ve başarılı şekilde yaptığı da budur. Aşağıda, Dershowitz’e getirdiği bir eleştiriye değineceğim. Fakat önce, Dershowitz’ten çok daha önemli bir düşünür olan Michael Walzer hakkında Finkelstein’ın söylediklerine kısaca bakmakta yarar görüyorum.

Bilindiği gibi, Walzer uluslararası ilişkiler literatüründe en tartışmalı eserlerden sayılan Haklı ve Haksız Savaşlar (Just and Unjust Wars, 1977) adlı çalışmanın yazarıdır. Bu çalışmasında Walzer, savaşın politikanın bir devamı olduğu varsayımından kalkarak, tıpkı politika gibi veya en az politika kadar, savaşın da belirli etik kuralları olduğunu ve belirli etik normlara göre tanımlandığını savunur: savaşın “haklı”sını “haksız”ından ayırmamızı sağlayan bir takım evrensel ölçütler vardır ve bunlar son tahlilde etik normlara dayanır. Etik’i savaşla bağdaştırmak ve bir anlamda barbarlığın, vahşetin içine yerleştirmek, tüm teorik ve pratik sonuçlarıyla birlikte savunulması kolay bir tez değildir; nitekim karşısına yığılan itirazlar karşısında Walzer çabuk havlu atar, daha sonraki eserlerinde evrensel normların geçerliliğini açıkça yadsıyacak noktaya gelir.

Walzer’in bazı bağımsız teorik mülahazaları olmakla beraber, Finkelstein “haklı savaş” kuramcısının yaklaşımındaki bu “kayma”yı İsrail konusuyla bağlantılı “semptomatik” bir okumaya tabi tutma eğilimindedir; doğruluk ve yanlışlığa, haklılık ve haksızlığa dair “eldeki olağan standartlarla İsrail’i savunmak güçleştikçe, Walzer liberal projeyi bir kenara koyarak, evrensel etik ve ahlakî kodların olmadığını söylemeye, bunların yerine etnik temelli bir takım ‘paylaşılmış anlayış alanları’ndan bahsetmeye başlar… Walzer’in işaret ettiği gibi, bu durumda bir ulusun kurtuluşunun bir başka ulusun imhası pahasına gerçekleşmesinde herhangi bir kir, leke yahut günah yoktur, çünkü her ulusal ‘aile’ kendi için neyin haklı veya haksız olduğuna kendine özgü standartlarla ve gereklerle karar verir”(Image and Reality, s. 3). Yani nesnel bir adalet yoktur, olsa olsa kendine has “öznel adaletler” vardır; herkesin adaleti kendinedir.

Gelen eleştiriler karşısında liberal konumuna tutunamadığı ölçüde, Walzer’in iki seçenekle karşı karşıya kaldığı ortadadır: ya daha sola, örneğin pasifist bir çizgiye kayacaktır; ya da daha sağa, tutucu ve cemaatçi bir konuma yerleşecektir. Walzer, eski liberal söyleminden tam vazgeçemese de, ikinci seçeneği benimser. Finkelstein’ın gösterdiği gibi, bu en açık şekilde Walzer’in ayakları yere basan, milletine “bağlı” (“connected”) aydın tanımına yaptığı vurguda bellidir: uluslar veya toplumlar arasında uygulanabilir bir adalet standartı yoktur ama, böyle bir standartın mevcut olduğu hipotetik bir durumda bile, aydının göbekten “bağlı” olduğu kendi toplumunu kayırması kaçınılmazdır. Ve bu kayırma, kuşkusuz futbol karşılaşmalarındaki türden bir kayırma ve tutma değildir. Bunun içindir ki Walzer, Cezayir’deki Fransız cemaatin üyelerinden olan yazar Albert Camus’nün iyi bilinen bir vecizesini gönülden onaylar ve gerçek bir aydın tavrının modeli olarak yüceltir. Camus’nün vecizesi, Fransa’nın Cezayir’de sürdürdüğü kanlı sömürge savaşı karşısındaki sessizliğini açıklaması istendiğinde, verdiği şu ünlü yanıttır: “Adalete inanırım, ama annem adaletten önce gelir, çünkü onu adalete karşı savunurum”. Walzer’e göre, ancak tamamen yabancılaşmış bir entelektüel bir takım soyut ahlaki ilkeleri kendi eti ve kemiği olan soyunun sopunun üstünde tutabilir. Bu bakımdan, gerek Cezayir savaşında gerek daha önceki savaşlarda, Jean-Paul Sartre’dan Simone de Beauvoir’a, Jules Roy’dan Rosa Luxemburg’a dek, bir Fransızla bir Arabın yahut bir Yahudiyle bir Afrikalının hayatlarına eşit değer biçmeyi yeğleyen entelektüellerin zamanla Walzer’in birer kâbusu haline gelmesi boşuna değildir. Bu durumda, kendisi de Cezayirli Fransızlardan olan yazar Jules Roy’nın Camus’ye verdiği şu yanıta Walzer’in kulak vermesi elbette beklenemez: “burada sözkonusu olan, insanın annesini adalete tercih etmesi değil, adaleti annesi kadar sevmesidir”(İbid, s.4). Finkelstein’a göre, Walzer’in sonunda “bağlı aydın”la geldiği nokta, “İsrail muhipleri”nin “bağlı” olmaktan ne anladığıyla aynı şeydir: bağlı olmak, kısaca, atılan her adımda “bu Yahudiler için iyi mi?” diye sormaktan başka birşey değildir.

Finkelstein’ın Dershowitz’e yönelik eleştirisi de, paralel bir zihinsel “kayma”ya işaret eder. Bu “kayma”, Dershowitz’in “yeni savaşma tarzları”ından bahsettiği yerlerde özellikle belirgindir: ünlü hukukçuya göre, uluslararası hukuk halen, üniformalı ulusal orduların şehir merkezlerinin uzağında karşı karşıya geldikleri büyük cephe savaşlarını düzenleyen ve betimleyen kurallara dayalıdır. Oysa bu kurallar artık geçerli değildir, çünkü şimdilerde Hizbullah gibi, sivil kalabalıklara kolayca karışıveren ve düzenli ordulara dahil olmayan, ancak ağır silahlarla donatılmış “terörist ordular” vardır. Bu yeni “terörizm çağı”nda, yetersiz hatta “gülünç” kalan kurallar değişmeli, sivil yerleşim bölgelerinden roket atıp sonra sivillerin arasına saklanmak gibi eylemler bir savaş suçu olmalı ve bu çerçevede, sivilleri kalkan yapanlar bir karşı saldırı durumunda meydana gelebilecek her türlü yıkım ve kıyımdan sorumlu tutulabilmelidir.

Finkelstein’ın işaret ettiği gibi, Dershowitz’in “terörizm çağı”na dair senaryosu hiç de o kadar yeni değildir; eskimiş bulduğu kuralların bu senaryoyu öngörmediği de doğru değildir: sivilleri kalkan yapmak elbette bir savaş suçudur; ne var ki, bir kalkan olarak kullanılsalar da, her hangi bir saldırıda sivillerin mevcudiyetini gözardı etmek de bir savaş suçudur. Dershowitz’in bu suçların birincisine yaptığı abartılı vurgu, ne kadar istese de ikincisinin önemini gölgeleyemez.
Dershowitz’in yalnız savunma değil, “saldırı hukuku”na ilişkin söyledikleri de, ne pek yeni ne de anlamlıdır. Ünlü hukukçu, sözgelimi, İsrail’in 2006’daki Lübnan harekâtına atıfta bulunduğu bir noktada, İsrail uçaklarının önceden sivillere uyarı broşürleri atmak suretiyle ardından gerçekleştirdikleri kör bombardımanın tüm günah ve sorumluluklarından muafiyet kazandıklarını, zira uyarıya uymayanların ister istemez “işbirlikçi” statüsüne girdiğini ileri sürer. Oysa İsrail bombardımanlarını temize çıkarmak o kadar kolay olmasa gerektir. Finkelstein, bu bağlamda bizzat Dershowitz’in de sık sık başvurduğu bir yazar olan Walzer’in 1977’de yayınladığı Haklı Savaşlar’daki bir gözlemine dikkat çeker. Walzer’e göre, bir saldırı veya bombardımana başlamadan önce, havadan uyarı yazıları atarak ilgili bölgedeki sivilleri, “ya içlerine sızan gerillaları yörelerinden kovmak, ya da bunu yapamıyorlarsa, evlerini barklarını terkedip göçmek” gibi bir tercihe zorlamak hiçbir şekilde kabul edilebilir bir pratik değildir; üstelik gerçekçi de değildir. Sivillerin bu iki seçeneği de yerine getirmemesi, mutlaka gerillalara gönüllü olarak yataklık ettikleri, politik destek verdikleri anlamına gelmez. Ne var ki, politik destek verdikleri peşinen kabul edilse bile, “bu destek salt politik bir destek olarak kaldığı sürece, desteği verenler ne birer birey ne de bir gurup olarak meşru bir hedef olamazlar. Çatışma esnasında ateş açılmayan noktalarda görülmeleri, vurulmaları için geçerli bir neden değildir; bu sivillerin gerillalar tarafından kalkan yapıldığı veya yapılacağı gerekçesiyle, yerleşim alanları, mahalleleri, köyleri tahrip edilemez; keza, önceden uyarılsalar dahi, rastgele ateşe tabi tutulmaları” her türlü savaş normuna aykırıdır (Finkelstein, lxv).

Walzer bu satırları Vietnam savaşını göz önünde bulundurarak kaleme almıştı; ancak Finkelstein’ın işaret ettiği gibi, ileride İsrail ordusunun yaptıklarını bu yazdıkları ışığında savunmakta güçlük çekecek, savundukça kendisiyle çelişkiye düşecektir.

Dershowitz’in izlediği yol, Walzer’ınkinden farklıdır. O, çelişkili durumlara düşmemek için çok daha ileri gitmeyi göze alır ve savaş hukukunu “kökten” bir revizyona tabi tutar. Bilindiği gibi, düşmanlarına büyük sivil kayıpları da içeren kitlesel ve orantısız şiddet uygulamak, daha başından itibaren İsrail’in Arap komşularıyla çatışmalarında değişmez bir taktiğidir. Standart İsrail savunusu da, bu gerçeğin inkârı üzerine kuruludur. Fakat her yeni çatışmada bu gerçek daha da gözler önüne serilip inkâr edilemez hale geldikçe, kanlı gerçeği ümitsizce kurallara uyarlamaya çabalamak yerine, yüzsüzlüğü göze alıp kuralları gerçeğe uydurmaya girişmek kaçınılmazlaşabilir. Dershowitz’in “kökten revizyonu” da, bu kaçınılmazlığın bir sonucu sayılabilir.

Savaş hukukunu “gözden geçirirken”, Dershowitz’in hedef aldığı başlıca husus, silahlı çatışmalarda daima gözetilegelen sivil/çarpışan (çarpışan: “combatant”) ayrımıdır. Harvard’lı hukukçu, terörizm çağında bu ayrımın eski netliğini ve anlamını yitirdiğini, özellikle “Hizbullah gibi terörist örgütlerin” durumunda, “sivil” ve “çarpışan” sıfatını taşıyanlar arasındaki farkın niteliksel boyutunu kaybedip, bir derece farkına dönüştüğünü savunur ve buradan kalkarak, sözkonusu ayrımın yerini alacak şekilde, “sivillik” üzerine kurulu kesintisiz bir skala, ya da bir tür sürekli dizi (“continuum of civilianity”) fikrini kavramsallaştırmayı dener: “skalanın sivillik noktasına yakın ucunda, bebekler, rehineler gibi çatışmayla hiçbir ilgisi olmayan masumlar vardır; skalanın çarpışanlar ucunda, teröristlere yardım sağlayan, yataklık ve hatta ‘kalkanlık’ eden siviller vardır; skalanın ortasında ise teröristleri yalnızca siyaseten veya manen destekleyenler vardır “(İbid, s. lxvi).

Dershowitz, her nasılsa bu “revizyon”unun İsrail için geçerli olmadığı kanısındadır, zira ona göre, “İsrailli askerlerle siviller arasındaki çizgi yeterince belirgindir” (İbid, s. lxvii). Oysa Finkelstein’ın vurguladığı gibi, fevkalâde tartışmalıdır bu: İsrail adetâ ordu gibi örgütlenmiş bir ülkedir; kadınlar da dahil olmak üzere, nüfusun neredeyse tamamı sürekli bir yarı-seferberlik durumundadır. Sivil İsrailliler her an askere çağırılacakmış şekilde yaşadığı gibi, verdikleri manevî desteğin yanısıra, orduya şu veya bu şekilde maddî kaynak sağlamaktan hiçbir zaman geri kalmazlar.

Dershowitz bir yerde, Lübnanlıların Hizbullah’ı ezici bir şekilde destekledikleri ölçüde, sivilleri Hizbullah üyelerinden ayırdetmenin imkânsızlığından dem vurur. Ama eğer gerçekten hal böyle ise, ünlü hukukçunun İsrail’i Lübnan harekâtı esnasında “yalnızca Hizbullah teröristlerini” hedef aldığı için övmesi saçmadır. Aynı mantık üzerinden gidilirse, Dershowitz’in İsrailli sivilleri hedef aldığı için Hizbullah’ı lânetlemesi de maalesef anlamlı olmaktan çıkar, zira İsrailli sivillerin İsrail ordusuna verdikleri desteğin, Lübnanlıların Hizbullah’a verdiği destekten aşağı kalır yanı yoktur. Sivil/çarpışan ayrımını hoyratça ortadan kaldırmasının, Dershowitz’i derin hatta gülünç çelişkilere sürüklediği ortadadır. Mamafih, bir şekilde çelişkiye düşmeden, İsrail politikalarının avukatlığına soyunmak her halükârda pek mümkün olmasa gerek. Bunun hiç de mümkün olmadığı, bütün bu değinilen tartışmaların, İsrail’in Gaza saldırısı üzerine aynen tekrarlanması ile bir kere daha ve daha da net bir biçimde anlaşıldı herhalde.

Finkelstein’ın keskin eleştirileri karşısında, Dershowitz’in afra tafrasından, daha da özgül olarak “hutzpa”sından pek bir eser kalmadığı rahatlıkla söylenebilir. Hutzpa, İsrail kültüründe “erdem” sayılan ilginç fakat tarifi zor bir davranış biçimidir: Ayşe Karabat’ın yerinde deyişiyle, “içinden geleni kabalık sınırlarını zorlayarak, sert bir biçimde, muhatabının olası tutumunu hiç ama hiç göz önüne almadan ifade etmek olarak tanımlanabilir” (31/01/2009, Radikal). Böyle bir davranış biçiminin erdem neresinde, diye sorulabilir; ancak bir yerinde bulunsa bile, iş İsrail’in bugünkü politikalarını meşrulaştırma çabalarına geldiğinde, her türlü erdemin kötü bir karikatüre dönüşmesi kaçınılmazdır.
Finkelstein’ın güçlü gözlem ve eleştiriler içeren çalışmasının, Ortadoğu’daki karmaşayı yakından takip eden ve “içeriden” bilenler için çok ilginç ve sürükleyici olduğu su götürmez. Ancak yazarın çalışmasının, özellikle de Hutzpa’nın Ötesinde adlı yapıtının, elindeki sınırlı bilgilerle İsrail-Filistin çatışmasına nüfuz etmeye çalışan ortalama bir okuyucu kitlesi için mükemmel bir “kılavuz” kitap olduğu söylenemez. Bunun biri biçimine, diğeri de içeriğine ilişkin olmak üzere iki nedeni var sanırım. Öncelikle şunu görmek gerekir ki, Finkelstein’ın sözkonusu yapıttaki eleştirilerinin keskinliği, daha çok polemik niteliğinden kaynaklanmaktadır. Başta Dershowitz olmak üzere, hedefindekiler çetin ceviz figürler olduğu için, Finkelstein polemiğin hakkını vermek dürtüsüyle, kılı kırk yararcasına uzun tartışmalara girmekten hiç kaçınmaz. Bu anlaşılır bir yaklaşımdır, ancak ortalama bir okuyucunun dikkatinin bu yaklaşım sonucu ortaya çıkan hacimli çalışmanın detayları arasında dağılması pek mümkündür.

Bu biçimsel sorunun yanısıra, çalışmanın içeriğine dönük problem de şudur: Finkelstein, gene anlaşılır ve dürüstçe bir dürtüyle, çuvaldızı İsrail’e batırırken, iğneyi Filistinlilere ve daha genel olarak Araplara batırmaktan imtina eder bir görüntü içindedir. Oysa, İsrail-Filistin çatışmasına dair kapsamlı bir çözümlemede, İsrail’in kabul edilemez politikaları kadar, Arap rejimlerinin çürümüşlüğünden tutun da, FKÖ’nun yozlaşmışlığına, Hamas ve Hizbullah gibi örgütlerin terör ve demokrasi gibi olgularla olan sorunlu ilişkilerine dek, tartışmalara dahil edilmesi gereken yığınla başka konu olduğu aşikârdır. Bütün bunları Finkelstein’ın ele almasını beklemek doğru olmaz, çünkü onun önceliği kendi “çöplüğü”nü temizlemektir, meselenin genel bir tasvirini yapmak değil.

Lâkin, gitgide daha yoğun ve ateşli tartışmalara yol açan İsrail-Filistin çatışmasıyla ilgili olarak, böyle genel tasvir denemelerine artan bir gereksinim olduğu da kesindir. Bu noktada, bu denemelerden birine dikkat çekmek isterim: İngiliz yazar Paul Middleton’un Israel versus Palestine adlı küçük kitabı, tam da yukarıda işaret ettiğim türden çok kullanışlı bir “kılavuz” niteliğine sahip. 100 sayfayı bile geçmeyen bu kısa yapıtta, Zionizmden İngiliz sömürge düzenine, Yahudi soykırımının bölge üzerindeki gölgesi ve etkilerinden 2. Dünya Savaşı sonrası Amerikan hegemonyasına, İsrail’in bağımsızlık savaşından Filistinli mültecilere, işgal altındaki topraklardan İntifada’lara, Oslo görüşmelerinden “Teröre Karşı Savaş”a dek, değinilmeyen, dokunulmayan hemen hiçbir konu yok. Bu kadar zorlu meselenin bu kadar dar bir yerde anlamlı bir şekilde işlenebilmesi kolay değil. Yazarın bu işi kolaylıkla kotarabilmesi, İngilizlere özgü o ironi ve mizah silahını kullanmaktan çekinmemesiyle bağlantılı olabilir. İsrail-Filistin çatışmasının hiçbir yönünün hiçbir şekilde mizah kaldırmayacağı düşünülebilir, ama kitap bu düşüncenin tam da tersinin geçerli olduğunun bir ispatı gibi: bu çatışmayla ilgili tüm konuların tamamı karşısında belki de sadece mizah gücüyle dik durmak mümkün.

Bu mizahi niteliğinden olacak, tanıtım bölümünde kitabın “hafif bir okuma” sunduğu belirtiliyor. Okuması, gerçekten de “hafif” olmasına hafif ama, bu hafiflik kitaptaki bazı bölümlerin insanın yüreğine taş gibi oturmasına hiç engel değil. Bu bölümlerden biri de, oğlunu savaşta yitirmiş İsrailli bir babaya ait uzunca bir alıntı. Kitabın son satırları olan bu alıntıyı burada aktararak, biz de bu yazıyı noktalayalım:

“Benim etim kemiğim, sevgili oğlum Arik, Filistinliler tarafından katledildi. Her zaman bir çocuğun masumiyetiyle gülen ve bir yetişkinin olgunluğuyla düşünen, benim uzun boylu, mavi gözlü, altın saçlı oğlum. Benim oğlum.
Eğer onun katillerini vurmak, masum Filistinli çocukların ve diğer sivillerin ölümünü gerektiriyor olsaydı, güvenlik güçlerinden bu işi yapmak için başka bir fırsatı kollamalarını isterdim. Güvenlik güçlerinin masum Filistinlileri öldürmeleri durumunda, onlara, oğlumun katillerinden daha iyi olmadıklarını, onlardan farksız olduklarını söylerdim.

Biz ahlaki değerlerimizi, intihar bombalarının başlamasından çok önce yitirdik. Başka bir milleti denetlemeye kalkıştığımızda, ok yaydan çıkmıştı bile.

Oğlum Arik, düzgün ve güvenli bir yaşam sürdürme imkanlarıyla demokratik bir düzende dünyaya geldi. Arik’in katilinin gözlerini açtığı yer ise, maddî ve manevî bir kargaşanın hüküm sürdüğü, işgal altındaki topraklardı. Eğer benim oğlum da o şartlarda doğmuş olsaydı, herhalde aynı şeyleri yapıyor olacaktı. Şurası kesin ki, eğer ben Filistinlilerin gündelik gerçekliği olan politik ve etik kaos içinde doğmuş olsaydım, işgalcileri öldürmek veya onlara azamî zarar vermek için var gücümle çalışırdım. Zira aksi takdirde, özgür bir insan olarak kendi özüme, kendi benliğime ihanet etmiş olurdum.
Acımasız Filistinli katillerden dem vuranlar ellerini vicdanlarına koyup aynaya baksınlar ve şunu kendilerine sormaktan kaçınmasınlar: eğer işgal altında yaşıyor olsalardı, ne yaparlardı? Ben, İzhak Frankenthal, kendi hesabıma şunu söyleyebilirim ki, o koşullarda hiç kuşkusuz bir özgürlük savaşçısı olurdum ve işgalcilerden gücümün yettiği kadarını öldürürdüm.

Oğlum Arik bir askerdi ve işgale karşı yürüttükleri mücadelenin etik temeline gönülden inanan Filistinli savaşçılar tarafından katledildi. O Yahudi olduğu için değil, bir milletin toprağını işgal eden bir başka milletin üyesi olduğu için katledildi.

Hoş karşılanmayacağını bilsem de, bu düşünceleri açıkça ve yüksek sesle dile getirmek zorundayım, zira doğrudan doğruya yüreğimin bana söylediği düşüncelerdir bunlar — iktidar ve üstünlük saplantılarıyla körleşmiş halkı yüzünden, oğlu taptaze yaşamını sürdürme imkânı bulamamış bir babanın yüreğinden kopup dökülen düşüncelerdir” (s. 95-96).

Adnan Ekşigil
(Bu yazı, Virgül dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında da yayınlanmıştır.)

CEVAP VER