İstanbul Tek’tir benim için

Babam hep güzellik kudretin bulunduğu yerdedir derdi. Pek anlamazdım. Kudret ve güzellik, bu iki gerçekliği yan yana getirebilmem için epey bir zaman geçmesi gerekti.

Aslında çocuk hafızam bu iki gerçekliği, kudret ve güzelliği birleştiren İstanbul görüntüleri ile doluydu. Hatırlıyorum, her yaz tatili için geldiğimiz İstanbul’da annem ve kardeşimle Nişantaşı’nın renkli vitrinleriyle dolu caddelerinde dolaşırken hep o çocuk telaşının, koşturmasının arasında ben sürekli bir yerlerde durup bir şeylere bakardım. Öylece dururdum. En çok durduğum yer ise Süleyman Nazif Sokağı ile Vali Konağı Caddesinin kesiştiği köşede bulunan üç katlı, müthiş balkonları, mavi çinileriyle diğer apartmanlardan çok kolaylıkla ayrılan, adeta bir masaldan fırlamış gibi duran o muhteşem konağın bulunduğu köşeydi. Sonra Teşvikiye Cami karşısındaki Güneş Apartmanı, kemerli giriş üstündeki küçük penceresi ve önündeki küçük çıkması ile bir çocuk için sanki özel bir yerdi. Yine Taksim’e giderken Cumhuriyet Caddesi üzerindeki apartmanlar dizisi ve en ucunda bulunan üçgen bir alana yerleşmiş Pertev Apartmanı. O nasıl bir apartmandı öyle! Yine hatırlıyorum, İstanbul ziyaretlerimizin birinde dedemle yaptığımız bir Sultanahmet gezisinde, evet Ayasofya, Sultanahmet Camii ama meydanda Sultanahmet Camii karşısındaki bina neydi öyle. Durup durup pencerelerini saymıştım. 1 büyük, 4 küçük, 3 büyük, 4 küçük, 1 büyük pencere. Peki Eminönü’ne inerken o daracık sokaklar arasından birdenbire karşıma dikiliveren Yeni Postahane. Kuleleri, devasa merdivenleri ile anıtsal bir yapı. Dedemle merdivenleri çıkarken o devasa merdivenler hiç bitmeyecekmiş gibi gelmişti bana. İçeri girdiğimde ise en etkileyici olan şey orta hol ve renkli camlarından süzülen ışıktı. Sadece oturup seyrettiğimi hatırlıyorum bu güzelliği. Ve İstanbul’dan eve her döndüğümüzde gördüğüm bir başka görüntü Haydarpaşa Garı ve önündeki o zarif çini bezemeleriyle Haydarpaşa İskelesiydi.

Yıllarca uzaktan seyrettiğimiz ve sevdiğimiz o güzel İstanbul bir zaman sonra rutin güzergahlarımızda bize eşlik eder olduğunda çocuk hafızamın biriktirdiği güzel görüntülere çarpıcı birçok görüntü daha eklendi.

Böylece bir gün adeta masallardan fırlamış gibi duran, küçük bir çocukken büyülenmiş gibi bakakaldığım o müthiş balkonlu evin Vedad Bey Konağı olduğunu öğrendim. Vedad Bey, konağı 1913 yılında kendi ailesi için özel olarak tasarlamıştı. Konağın çalışma odası, yatak odası, özel mutfağı, dinlenme odaları, terası hep kendi özel tasarımlarıydı. Kendi tasarladığı ahşap mobilyaları, kendi desenlediği iç ve dış cephe çini bezemeleri, girişin Bursa Kemerli çerçevesi, saçakları ile konak hem adeta bir saray hem de bir evdi. Başka bir gün, cephede neo-klasik düzenin hakim olduğu, saçaklar ve eliböğründeler ile yerelleşen, bir zamanlarsa benim pencerelerini sayıp durduğum Defter-i Hakani Binasını keşfettim. Sonra Birçok gün Eminönü’ne her gittiğimde anıtsal güzelliğe sahip Yeni Postahaneyi defalarca seyrettim. Bu ziyaretlerimin birinde Postahanenin arkasında 1909 yılında yenilenen o güzel Hobyar Mescidini, bir başka güzellik ve kudret timsali bugün Sirkeci civarında Yalı köşkü Caddesinde bulunan, geliri şehzadelere ait bir İşhanı olarak 1915 yılında inşaa edilen Mes’adet Hanı keşfettim. Beş aks üzerine kurulmuş, mavi çinilerle ve toplarla süslenmiş muhteşem bir handı o. İçi ise merdivenleri, çinileri ile ayrı bir güzellikti. Çini bezemeleriyle adeta mavi bir dünyaydı o. Beşiktaş Akaretlerde Milli Emlak Dükkanları sıra ev grubunun başındaki çini bezemeli kendine has yapı başka bir keşfimdi. Fatih’te başka bir keşif ise, Balkan Savaşları sırasında ilk hava şehitlerimiz, Kahire’ye uçuş planlayan ama şehit olan Fethi, Sadık Beyler ve Yafa’dan kalkarken düşen Nuri Bey için dikilen ‘Tayyare Şehitleri Abidesi’ oldu. Anıtın kırık bir sonla bitirilmesi bende hep merak uyandırmıştı. Sonra anıtın resimli kabartmasına baktığımda herşeyi anlamıştım. Piramitler, Tayyare, Beyazıt Kapısı: Havacılığı teşvik ve trajik son.

Anadolu yakasında ise Kütahyalı usta Mehmet Emin Beyin desenlediği zengin çini bezemeleriyle Haydarpaşa İskelesi ardındansa Moda İskelesi inanılmaz bir başka keşifti benim için. Çünkü o muhteşem konağın balkonlarının benzerleri bu iskeledeydi. Ve tabi o muhteşem mavi çiniler. Sahilden 60 m açıkta kurulan bu iskele seyri en güzel İstanbul yapılarından biridir sanırım. Oradan ufku seyretmek ise apayrı bir güzelliktir. Üsküdar’a geçtiğim bir gün ise beni karşılayan ağır bir görüntü ile karşılaştım. Bir süre sonrada bu yapının Nemlizade Tütün Deposu olduğunu öğrendim. 1923 yılında yedi katlı inşaa edilen bina ağır cephesi ile oldukça ezici ve çarpıcı bir güzellikteydi. Her zaman büyük bir hayranlıkla seyrettim onu görebildiğim her yerden. Çünkü şaşırtıcıydı, büyüleyiciydi, kudretliydi ve güzeldi.

Tıpkı Moda İskelesi gibi, Pertev Apartmanı gibi, Yeni Postahane gibi… Bu yapılar kudretin timsalleridir. Kudretlidirler. Çünkü bir bataklığın içinde yaşıyor olsalar dahi tek bir parça çamurun kendilerine bulaşmadığı, bulaşamayacağı, sağlam ve güçlü, içlerinde adeta sonsuzluk sırrı taşıyan yapılardır onlar. Kudretlidirler ve evet güzeldirler. Ve evet güzellik kudretin bulunduğu yerdedir. Bunun cismanileştiği yer de çocuk kafamda çoktan kendi yerini bulmuş olan mimaridir. Güzelin kudretle buluştuğu en güzel yer mimaridir. Bunu gerçekleştiren isim de benim için bugün İstanbul dendiğinde söyleyebileceğim ilk isim Vedad Tek’tir.

Vedad Tek mimari anlatım gücünün zirvesinde bir isimdir. Zirvededir. Çünkü güzelliği ve kudreti taşa yazmıştır. Zirvededir. Çünkü demek istediği birşeyler vardır. Sadece güzelliği, kudreti değil söyleyeceklerini de taşa yazmıştır. Mimari onun için hiçbir zaman sadece bir doğaya öykünme işi, basit bir barınma faaliyeti olmamış, söyleyeceklerini söyleyeceği yer olmuştur.

Victor Hugo’nun Notre Dame de Paris adlı eseri bence yeryüzünde Tek’i en iyi anlatan metinlerden biridir. Kitapta Hugo ne tek gözlü Quasimodo ne de güzeller güzeli Esmeralda’yı anlatır. Kitapta baştan sona tek kaygı konusu mimaridir. Hugo kitapta durmadan okuyucuya seslenir. Yunan mimarisi, Roma, Ortaçağ, Rönesans mimarisinden bahseder. Kitabın çıkış noktası sadece ve sadece mimariye duyulan aşktır. Mimariyi öylesine yüceltir ki Hugo, ‘Bu onu öldürecek’ adlı bölümde onu yazma ediminin bir türü olarak, inşaa edilmiş kitap olarak tanımlar ve şöyle der: ‘Toplumun bütün maddi ve zihinsel güçleri aynı noktada birleşir: Mimari… Mimari en temel ve evrensel yazı şeklidir.’ Bu sebeple yeryüzünde yapı haline gelmeyen tek bir düşünce yoktur Hugo için.

Vedad Tek Hugo’yu doğrular. Çünkü söyleyeceği herşey yapılarındadır. Tek’in temel düşüncesi korumaktır. Geçmiş onun için bir ilham deposudur. Korunmalıdır. Ancak geçmiş sadece bir kenarda tutulup korunması gereken bir hazine değildir. Geçmiş onun gözünde geleceğin içinde de canlı olabilir, yaşayabilir. Geçmiş yeni olabilir. Onun bu korumaya yönelik tavrını anlatan en iyi örneklerden biri Posta ve Telgraf Nezareti binasıdır. Binanın II. Abdülhamid’in isteği ve emri üzerine Mimar Vedad Bey tarafından yapılması uygun görülür. Mimar Vedad bu görevi üstlendiğinde henüz 30 yaşında bile değildir ve dönemin önemli mimarları sayılan Balyanlar, Vallaury, D’Aranco arasından seçilmiştir. Vedad Bey bu fırsatı çok iyi değerlendirmiş ve söyleyeceğini çok açık söylemiştir. Yapının cephedeki kolossal dizini, planı, anıtsal büyüklüğü ile Vedad Bey bir yandan Beaux-Arts ‘da öğrendiği okul kurallarını göstermiş ama biryandan da Osmanlı armalı iki kulesi, Osmanlı kemerleri ve kemer aralarını ve cepheyi dolduran şeritler halindeki çini bezemelerle de yerli ve Türk olduğunu vurgulamıştır. Söylemek istediğini çok açık söylemiştir Vedad Tek. 20.yy başında Mimar Vedad batılıdır, Türktür, eskidir, yerlidir ve yenidir. Bunun için hangi zamanda olursak olalım kendimizi bir türlü bakmaktan alıkoyamadığımız tüm yapıları bize 2000-3000 yıllık bir geçmişi bir anda okuturlar ve onu geleceğe fırlatırlar. Bunun için tek bir parça çamur onlara bulaşmaz. Bunun için kudretlidirler, güzeldirler. Söyleyecekleri vardır her eserinin. Hepsi içlerinde adeta bir sonsuzluk sırrı taşırlar.

Vedad Tek’in tüm gerçekliği ve gücü buradadır. Kendi gerçekliğine çok bağlıdır Tek. Ancak ömrünü vakfettiği bu bağlılık içinde gidiş tehlikesiz yürümez onun için.

Cumhuriyet ilan edildiğinde 50 yaşında olan mimar Vedad Çankaya’da bulunan Gazi Köşkünün büyütülmesi için Ankara’dan davet alır. Köşkü büyütür. İkinci Meclis binası için proje sipariş edilir. Atatürk projesini beğenir. Meclisin yapımına başlanır. Atatürk’ün sohbetlerinden zevk aldığı, zevkine de güvendiği biridir Vedad Tek. Öyle ki , Latife Hanım ve kendisi için dikilecek kıyafetlerin kumaşlarını zevkine güvendiği Tek’in İstanbul’dan getirmesini ister Atatürk. Mobilyalarını ona çizdirir ve Tek İstanbul’da ünlü mobilyacı Psalti’ye mobilyaları sipariş eder. Ancak Ankara’daki bu güzel günler çabuk geçer ve Vedad Bey için sıkıntılı günler başlar. Harb yetimleri adına bugünkü Ankara Palas’ın yapımı için teklif götürülür kendisine. Çalışmalara başlar ancak iş yarım bıraktırılır. Meclisin yapımı için sürekli ‘Tahsisat yok.’ diyen bir maliye bakanı dikilir karşısına. Uzun yıllardır yaptığı Sanayi-i Nefise Mektebi sanat tarihi hocalığı görevinden izinli adl edilip Ankara’ya gelmiş olmasına rağmen maaşı kendisine verilmez. Ankara da tamamladığı hiçbir işin, yaptığı hiçbir projenin tam olarak parasını alamaz Vedad Tek. İşler mimar Kemaleddin Bey tarafından devralınır. Sanırım mimar Vedad’ı daha gelenekçi bulur yeni yönetim ve yerine İttihat ve Terakkici Kemaleddin Bey tercih edilir.

Evet mimar Vedad saray ile her zaman sıkı ilişkiler içinde olan bir aileden gelir. Babası Sırrı Paşa Bağdat Valiliği yapmış önemli bir paşa, annesi ise sarayın özel doktoru olan babası hekimbaşı İsmail Paşa sayesinde çocukluğu sarayda geçmiş, sultan ve şehzadelerle arkadaşlık etmiş şair ve besteci Leyla Saz hanımdır. Uzun yıllar şehremaneti mimarlığı yapan mimar Vedad Sultan V.Mehmed Reşad’ın tahta çıkmasıyla saray baş mimarı olur ve saray çevresi ile ilişkileri hep sürer. Ancak bu ilişki öyle sıradan bir ilişki değildir. Öyle ki o muhteşem konağı merak eden Sultan V. Reşad bir gün mimarın evini ziyaret ediverir. Sultanlar için böyle hususi ziyaretlerin hiç yaygın olmadığı düşünüldüğünde ilişkinin boyutları daha iyi anlaşılır sanırım. Evet saray ile ilişkidedir Vedad Tek ama yaptığı hiçbir işte zannedildiği gibi basit bir gelenekçi değildir.
Ankara’da sıkıntılı günler geçiren Vedad Tek bunalır. Nihayetinde kötü niyetli insanlarla mücadele zordur. İstanbul’a döner. İstanbul’da yaşadıkları ise pek farklı olmaz. İş alamaz, emeklilik isteği baş mimarlık görevi kadrolu memuriyetten sayılmadığı için kabul edilmez, maaşı bağlanmaz ve o çok sevdiği evini kiraya vermek zorunda kalır Vedad Tek. Daha mütevazi bir apartman dairesine geçer aile. Birkaç mütevazi işte çalışır Tek. 1937 yılında ise hoş bir gelişme gerçekleşir onun adına. Atatürk eski sohbet arkadaşı ile Dolmabahçe Sarayında aralarındaki kırgınlığa son verir. Ancak yine hiçbir şey değişmez Vedad Tek için. Sürekli mektup yazar Ankara’ya. Nazikçe talep eder alacaklarını. Tüm ilişkilerin sözlü emirler ile gerçekleştirilmesi gerekçe gösterilerek tüm talepleri reddedilir. Suçlu Vedad Tek’tir, çünkü Atatürk’ten imza almamıştır. Tüm yazışmalardan sonra nihayet 1939 yılında İnönü’ye yazar ve ona doğru inanılmaz bir cümle fırlatır Vedad Tek. Böylece son sözünü söyler. Mektubunda şöyle der: ‘Cumhuriyetimizin kurucusunun, kendi partisinin şefinin borçlu olarak yatmasına elbet parti razı gelmez kanaatindeyim.’ Mektuba hiçbir cevap alamaz Tek. Yaşadığı tam bir travmadır.
Ne olursa olsun, o bağlı olduğu gerçekliklerden asla taviz vermez, tüm hayal kırıklıklarına rağmen hayatının son dönemlerinde kendisi için bir prestij konusu gibi de gördüğü Cumhuriyet gazetesi sahibi Yunus Nadi Bey için bugün ne yazık ki mevcut olmayan Yayla Apartmanını inşaa eder. Sonra benim çocuk hafızamda yer etmiş o güzel Güneş Apartmanının, Pertev Apartmanının yapımını gerçekleştirir.

Pertev Apartmanına bugün hala bakar dururum. O üçgen alana nasıl yapılmış diye. Bugün hala Yeni Postahaneye giderim. Hiçbir işim olmadığı halde yolumu oraya düşürür ve seyrederim onu. İçinde telaşla koşturan insanların arasında oturur, hole açılan pencerelere, vitraylardan süzülen ışıklara bakarım. Bugün hala Mes’adet Hanın o masmavi çinilerini seyrederim. Bugün hala Sultanahmet meydanında bir zamanlar pencerelerini saydığım binanın önünde durur yine pencerelerini sayarım. Hala o masal konağı seyrederim. Konağın bir kısmı bugün restorana çevrilmiş, istediğim zaman içine girer, Vedad Tek’in yemek salonunda yemek yer, çalışma odasında gezerim ve orijinal tavan desenlerini seyrederim.

İstanbul’un her yerinde bugün hala onun izini sürerim. Ne zaman çini bezemeli, mavi, güzelin kudretle buluştuğu bir şeyle karşılaşsam dururum. İstanbul benim için Tek’tir ve ben onu çok severim. Çinilerini, desenlerini, evini, bakışını, yaşamını, duruşunu, her şeyini severim.

Vedad Tek şeker hastalığı sebebiyle iki kez komaya girer ve 1942 yılında hayata veda eder. Alacaklarının hiçbirini alamaz ve bu büyük ustanın kırgınlıkları kimsenin umurunda olmaz. Sessizce gider Vedad Tek ve ben o koca mimarın öyle sessizce gidişini de severim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.