İstanbul’da Osmanlı dekorları

Geçmiş icat etmek kamu adına yapılan bir işi tartışmasız kılmak ve profesyonelliği dışlamak için üretilen bir ideoloji

Tarihi Yarımada’da tuhaf şeyler oluyor. Belediye tarafından binalar sahiplerinden satın alınıyor, bunların yıkılarak yerlerine ‘yeni geleneksel ahşap konutlarının inşa edileceği’ söyleniyor. Gazetelerden surlar çevresindeki tarihi mahalleler yıkılacağını ve yerlerine ‘tarihi yarımadanın mimarisini yansıtan’ cumbaları evlerin yapılacağını öğreniyoruz. Haberlere göre binlerce bölge sakininin, küçük üretici ve ticarethane sahibinin ‘kamu eliyle’ tarihi bina taklit etmeye dayanan mimari uygulamalar ile bölgeden uzaklaştırılmaları sözkonusu. Peki bu operasyonun gerekçesi ne? Bölgedeki ahşap yapı stoğunun hızla erimesi, semtlerin çöküntü alanı haline gelmesi. Belediye bu operasyonla bu gidişe karşı durmayı hedefliyor. Kent yönetimi bugüne kadar inşaat şirketlerinin yaptığını yapıyor: Bir mimar, tıpkı bir şirketle iş yapar gibi, kent yönetimine proje yapıyor. Kent yönetiminin bir şirketi tarafından yürütülen bu operasyon sonucunda yapılacak olan konutların gene bu şirket tarafından satılması söz konusu olabilecek. Kararlar ise dar bir katılım çevresinde, genellikle belediyelere iş yapan şirketler, uzmanlar ile birlikte alınıyor. Kararlar alındıktan sonra da evlerini terketmesi gerektiği düşünülen insanlara bir takım seçenekler sunuluyor. Bu projelerin müellifleri arasında kamu işlevi ifa eden üniversite mensuplarının olması ise durumun daha da vahim bir karakter almasına yol açıyor. Sonuçta kamu eliyle uygulanan bir tür ‘gentrification’ (mutenalaştırma) uygulaması ile karşı karşıyayız.

Siyasetçiler neden tarih icad etmeye soyunur?

Geçmiş icat etmek, elbette ki yalnızca halkın gözlerini bağlamak, bir temsil yanılsaması yaratmak için yapılan bir şey değil. Aynı zamanda kamu adına yapılan işi tartışmasız kılmak ve profesyonelliği dışlamak için üretilen bir ideoloji. Geçmişçilik bir taraftan halkın temsil edildiği izlenimi veren, diğer taraftan iktidar seçkinlerinin kendi tasavvurlarını halka dayatmasına yol açan modernleşme karşıtı bir tutum. Bu uygulama hiç şüphesiz bölgedeki mimarlık kalitesini olumsuz yönde etkileyecek ve İstanbul’un UNESCO’nun ‘Tehdit Altındaki Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alması için yeni bir gerekçe oluşturacak. Bu tür bir uygulama ile bölgedeki kültür varlıklarında sürmekte olan tahribatın devam edeceği de çok açık. Yanı başında korunmaya muhtaç kültür mirası dururken, onu kaderine terkedip, taklit yapılar yapmanın nasıl bir koruma anlayışı ile bağdaştırıldığı anlaşılır gibi değil. Örneğin Süleymaniye, son on yıllardaki büyük kayıplara rağmen, hala çok sayıda tarihi yapı stoğuna sahip. Bunlardan bazıları küçük müdahalelerle bazıları ise daha kapsamlı restorasyon projeleri ile kurtarılmayı beklemekte. Bu yapılar koruma altına alınmayıp kendi hallerine bırakılıyor. Buna karşılık kaynak, emek, zaman şuursuzca harcanırken gerçek değerler tek tek kaybedilecek, fakat artık yerlerinde olmadıkları için Süleymaniye Projesi kapsamına girmeye, yeni inşaat alanları olarak değerlendirilmeye hak kazanabilecekler. Buna karşılık bu projelerde bölgedeki tarihi yapı stoğunun nasıl onarılacağına, kendi evini tamir etmek isteyen kişilerin kamu destekleri ile nasıl bir yöntemle yönlendirileceklerine dair bir bilgi yok. Bölgede yaşayan halk, mülk sahipleri ile ilgili hiç bir program bulunmamakta. Onların binalarını satarak semtlerini terketmeleri bekleniyor. Oysa bu ölçekteki kentsel uygulamalar yalnızca fiziksel çevre ile ilgili tasarımlardan ibaret olmamalı. Bugün küçük müdahaleler ile bir çok yapıyı özgün halleriyle korumak mümkün. Özgün örneklerin de giderek azaldığı dikkate alınırsa, kamu tarafından önceliğin bunlara verilmesi gerekli. Ayrıca, çok isteniyorsa, İstanbul’da belli amaçlarla elbette ki ‘canlandırma projeleri’ de yapılabilir. Değişik dönemlere ait konut tipleri varsayımsal olarak inşa edilebilir. Ancak bu yapılanın bu türden güncel müzeografik düzenlemelerle uzaktan yakından bir ilişkisi yok. Yapılanlar ‘koruma projesi’ olarak adlandırılıyor. Ayrıca bölgedeki yapıların yıkımı ve yerlerine yeni inşaatlar söz konusu olduğuna göre, altındaki katmanlar hakkında bir araştırma yapılması zorunlu. Bu zorunluluk Türkiye’nin taraf olduğu uluslar arası sözleşmelerle de teyit edilmiş durumda. Proje bu katmanları dikkate almak ve bu araştırma sürecini profesyonelce kurgulamayı hedeflemek zorunda. Bu aşamada mimarlıkla ilgili bir tercih ortaya konması yerine mimarlıkla ilgili hizmetlerin nasıl alınacağı konusunun da esaslara bağlanması gerekli. Bu kapsamdaki çalışmaların nasıl seçildiği belli olmayan programlar ve mimarlık hizmetleri ile değil, profesyonel bir yaklaşıma ve kamu hizmetlerinde gözetilmesi gereken esaslara göre düzenlenmesi gerekli. Eğer sürmekte (veya başlamak üzere) olan bu proje durdurulmazsa, yapılması gereken tek şey kalıyor: Bugün yapılmakta olanlar için bütün duyarlı insanlara çağrı yapılması. Bu yapılmazsa İstanbul’un araştırmacıları, akademisyenleri, mimarları, siyasetçileri büyük bir vebal altına girecekler.

Yeni bir moda: 21. yüzyıl Osmanlı mimarisi

Sonuçta İstanbul’da 2005 yılının ikinci yarısında, yerel yönetimin inisiyatifi ile büyük bir şevk ve yüksek bütçelerle başlanan, şehrin tarihinde nadir rastlanan ve benzer felaketlerle sonuçlanacak, Türkiye’nin ve İstanbul’un mesleki ve profesyonel itibarını sarsacak olan bir inşa faaliyeti söz konusu. Bu girişim kültür varlıklarını korumakla ilgisi olmayan bir mimarlık anlayışının, yeni bir modanın ortaya çıkması ile doruk noktasına ulaşacak ve ondan sonra da tartışmak için geç olacak. Bu moda, hiç şüphe yok ki kendisini uzun yıllar yaşatmayı başaramayacak ancak İstanbul’da, özellikle eski dokunun az da olsa korunduğu bölgelerde, eşi görülmemiş bir kamusal operasyonla 21. yüzyıl öncesine ait hiçbir yapının kalmaması ile sonuçlanacak. Bu tür ‘mutenalaştırma’ (gentrification) operasyonları ile ortaya çıkacak olan yerleşim düzeni kente ait olmayan, tepeden inmeci bir ideolojik transformasyonun sonuçları olarak kent merkezini bir tiyatro dekoruna dönüştürecek. Bu yazıda ortaya koymaya çalıştığımız nedenlerle bu işi yapan mimarların yaklaşımlarının kent yönetimine mal edilmemesini ve kamu kaynaklarının kavramsal temeli oluşmamış, yöntemsel araçlara kavuşmamış bir proje süreci içinde kullanılmaması gerektiğini kamuoyuna duyurmak istiyoruz.

Korhan Gümüş / Ayşın Özügül

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.