İstanbul’dan mutlu yıllar…

Son zamanlarda İstanbul hakkında yazılan, yazarı belli olmayan ama mail yoluyla birçok internet kullanıcısına ulaşan “Fark ettiniz mi?” diye başlayan bir yazı vardı. Bilmem hatırlayabildiniz mi? “Fark ettiniz mi, parklara, bahçelere, halkın bir yudum da olsa nefes almaya çalıştığı yeşil alanlara birer cami kondurmaya kalkıştılar. İstanbul hiç bu kadar dinselleştirilmemişti!” diye başlıyordu.


Posta kutumdan bu yazıyı bulup çıkardım ve tekrar okudum. Galata rıhtımından Haydarpaşa garı ve Atatürk Kültür Merkezi’ne kadar yıkılacak, yağmalanacak, tahrip edilecek yerleri tek tek “fark ettiniz mi?” sorusuyla gözümüzün içine sokuyordu yazı. Ardından şöyle devam ediyordu:


“Fark ettiniz mi? Müteahhitlere kaldırım taşlarını söktürüp kaldırım taşı döşetiyorlar. İstanbul hiç bu kadar birilerini zengin etmemişti!


Fark ettiniz mi? Caddeler delik deşik. İstanbul hiç bu kadar ihmal edilmemişti!


Fark ettiniz mi ? Hırsızlık, gasp, kapkaç aldı başını gidiyor. İstanbul hiç bu kadar güvensiz olmamıştı!


Fark ettiniz mi? Mahalle arasındaki sokaklardan otopark parası toplamak istiyorlar. İstanbul hiç bu kadar sömürülmemişti!


Fark ettiniz mi? Yollara ”wellcome” diye afişler astılar. İstanbul hiç bu kadar kendine yabancılaşmamış ve aşağılık duygusuna kapılmamıştı!


Fark ettiniz mi? Alanlara ”Fark ettiniz mi” panoları yerleştirdiler. İstanbul hiç bu kadar enayi yerine konmamıştı!”


Ben bu yazıya “Fark ettiniz mi* İstanbul hiç bu kadar yılbaşına hazırlıksız girmemişti” diye ek yapmak istiyorum.


Çünkü gerçekten de İstanbul hiç bu kadar süssüz püssüz bir yılbaşı geçirmeye hazırlanmamıştı. İstanbul, Türkiye’nin aynasıysa, vay Türkiye’min diğer illerinin haline…


Yılbaşı’nın vazgeçilmez mekanlarından Beyoğlu çamur içinde. Ağaçlar söküldükten sonra kaldırımları değişen Beyoğlu kelimenin tam anlamıyla acınacak halde. Yılbaşı için hazırlanmamış bir Beyoğlu’na ilk kez tanık oluyorum. Eften püften bir hazırlık var var olmasında da; o da ayıp olmasın diye yapılmış belli ki…


Turistlerin yoğun olduğu Sultanahmet’te bile hazırlık yok gibi bir şey. Varla yok arası bir şeylerden söz edebiliriz sadece. Orada da ne hikmetse yılbaşı öncesi kaldırım çalışması var; kaldırımlar orada da çamur ve pislik içinde…


Neyse ki, Şişli Belediyesi’nin düzenlediği Nişantaşı sokak partisi bu yıl da yapılacak. Bu yüzden Nişantaşı pırıl pırıl, ışıl ışıl..


Bir de yeni yılın ilk günü İstanbul’un büyük bir bölümüne su verilmeyeceği haberi işin iyice tadını tuzunu kaçırdı. Yeni yıla evde girmek isteyenler bile, bir gün sonra susuz geçirecekleri günün gecesinde fazla dağıtmaktan korkar oldu. Haberi olmayanlar için hemen hatırlatayım, İstanbul’da su kesintisi 1 ocak pazar günü saat 04.00 ile 2 ocak pazartesi günü 04.00 saatleri arasında uygulanacak. Kağıthane, Sarıyer, Şişli, Gaziosmanpaşa, Eyüp, Beyoğlu, Bayrampaşa, Fatih, Beşiktaş, Eminönü ve Esenler ilçelerinin bir bölümü bu saatlerde susuz.


Doğrusunu isterseniz İstanbul hiç bu kadar çaresiz olmamıştı. İstanbul hiç bu kadar yalnız bırakılmamıştı. İstanbul hiç bu kadar renksiz, ışıksız, terkedilmiş kalmamıştı.


Çünkü İstanbul hiç bu kadar kentlilik bilincinden yoksun kişilere ev sahipliği yapmamıştı.


İstanbul’u kurtaracak tek bir çözüm var; o da kentlilik bilincine sahip insanların tekrar İstanbul’a dönmeleriyle mümkün olabilir.


İstanbul’un kurtuluşu ancak Bahçeşehir, Ataşehir, Başakşehir, Onurkent, Acarkent, Beykoz Konakları vs. gibi İstanbul sınırları içinde kalan ama korunması gereken İstanbul’un dışında yaşayan kentlilik bilincine sahip insanların tekrar geri dönmesiyle mümkün olacak.


Çünkü kentli olmak, kenti yaşanır kılmak adına yapılması gereken her şeyi yapmayı da beraberinde getirmektedir. Kentlilik, kentte yaşamanın sorumluluğunu almak demektir.


Evler, sokaklar, caddeler, parklar, bahçeler orada yaşayan insanların duyarlılığı ve özeniyle yaşayabilir. Tarih ve kültür ancak bu insanların ellerinde yarınlara sağlam bir şekilde bırakılabilir. Gerçek İstanbul’un yok olmaya yüz tutmuş semtleri ancak böyle kurtarılabilir.


Ben İstanbul’u Avrupa yakası olarak gören biri olduğum için Asya yakasında oturan arkadaşlarımı genellikle bu yakaya çağırırım. Geçen haftalarda Bostancı’da oturan bir arkadaşımı Fatih Reşat Nuri sahnesinde oynayan bir tiyatro oyununa davet ettim. Oyundan önce de tarihi Vefa Bozacısında boza içmeye karar verdik. Tiyatrodan bozacıya kadar giden yol, arkadaşımı ürpertecek kadar karanlık ve tenhaydı. “Buralarda nasıl yaşıyorlar?” diye sordu. İn ve cinlerin top oynadığı bir yer gibi görünüyordu sokaklar karanlıkta. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Her adımı tarih kokan yerlerde dolaşıyorduk, ama orayı soluyamıyorduk, algılayamıyorduk.


Burası ve burası gibi tarih, kültür ve yaşanmışlık kokan birçok yer “eski kötüdür, yeni iyidir” mantığıyla İstanbullular tarafından terk edilmiş, yerini İstanbul dışından gelen köy kökenli kişilere bırakmıştı. Bir dönemin yaşayan İstanbul’u yeni yapılan yüksek apartmanlarda yaşanmak uğruna terk edildi. Bir zamanların gerçek İstanbul’u kentlilik bilincinden yoksun olan yeni sahipleri tarafından hor kullanıldı, yıkıldı, tahrip edildi.


Ülkeyi ve İstanbul’u yönetenler “her mahallede bir milyoner yetiştireceğim” diyen Adnan Menderes’in takipçisi oldular. Milyoner müteahhitler yetişirken eski evlerin yerine çirkin ve şehrin ruhuna uymayan yüksek binalar yapıldı. Şehrin içinden geçen caddelerin yapımı sırasında da aynı tahribat yaşandı. Birçok tarihi eser yıkıldı, yok oldu.


Kentleşmenin yalnızca nüfusla orantılı olduğunu düşündükleri için Türkiye’nin her tarafından göç alan İstanbul’un sınırlarını genişlettikçe genişlettiler. İstanbul büyüdükçe sorunları da büyüdü. Ne yazık ki İstanbul’da ekonomik, toplumsal, teknolojik, alanlardaki gelişim, kentin dokusunu koruyarak değil, bozarak kendini hissettirdi.


Bence bu güzel şehirde yaşamak için kentlilik bilinciyle birlikte İstanbulluluk bilincine de sahip olmak gerekir. Yerlere çöp atmayan, tükürmeyen, balkondan halı kilim, silkelemeyen, başkalarının garajı ya da girişi önüne arabasını park etmeyen, trafik işaretlerine uyan, yolun ortasından yürümeyen insan kentlilik bilincine sahip demektir. İzmir, Ankara, Adana, Bursa, Diyarbakır, Manisa vs. gibi diğer şehirlerde yaşayanlar için bu kadarı yeter belki… Ama İstanbul için bu yetmez. Bilmem anlatabildim mi…


*Yazarın diğer çalışmaları için www.birsenaltiner.com


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.