İstanbul’un dört bir yanı

İstanbul’un dört bir yanı

0
PAYLAŞ

Geçenlerde bir bilim adamımız, ömrü uzun olsun, ışığıyla gönlümüzü ve usumuzu her daim aydınlatsın, fikirleri dünya durdukça dursun, televizyon kanallarından birinde garip bir söz söyledi. Ona göre Fransızların ünlü tarihçisi Jules Michelet, bizim yarattığı tipten ötürü Şarlo diye tanıdığımız Charles Chaplin için övücü sözler söylemişti. Taaccüp! Jules Michelet 1798’de doğup 1874’de bu dünyadan göçmüş olduğuna ve Charlie Chaplin de 1889’da doğmuş olduğuna göre ve birinin ölümüyle öbürünün doğumu arasında on beş yıl gibi bir zaman parçası bulunduğuna göre böyle bir sözün söylenmiş olması akla zarar değil midir? Kendine çok güvenen, her zaman eksiksiz bir bilge havasında konuşan, uygunsuz soru soranları haşlamaktan geri durmayan bu değerli bilim adamımızın dili sürçmüş olmalı diye düşündüm. Yoksa Michelet’yi öven Charlie Chaplin’di de değerli bilim adamımız sözünü mü ters söyledi? İyi ama Charlie Chaplin’in işi yok da kendisinden bir yüzyıl kadar önce doğmuş bir tarihçiyi mi övecek? Kaldı ki bilim adamımız güldürü sanatıyla uğraşanların değerli insanlar olduğunu ve kendini bilen kişilerin bu değerli insanlara büyük değer verdiğini açıklarken bu örneği vermişti.

Burada kim ne derse desin apaçık bir sakatlık var. Çok değerli bilim adamımızın böyle bir görüşü nasıl olsa anlamazlar duygusallığı üzerinden bize sunmuş olduğunu düşünmek istemiyorum doğrusu. Zaman hiç uymuyor, tamam, bu arada bu iki kişinin dünyaları da uymuyor. Michelet tarihçi olmakla birlikte birçok konuda kalem oynatmış, tarihçi olmakla birlikte özellikle dünya üzerine değil de Fransa üzerine görüşler üretmiş, 1789 fırtınasından sonra 1848’in gelişiyle devrim denen şeyden umudu kesmiş bir garip kişidir. Yoksul bir matbaacının oğludur. Soğukla, açlıkla, yarınsızlıkla yıpranmış çocukluğunda da yaşam savaşıyla geçen daha sonraki yıllarında da bir şeylere gönül dolusu gülecek ve bizleri güldüren seçkin kişileri övecek durumu olmuş mudur, bilemeyiz. Profesör çocuğu olmadığı halde tarih profesörü olabilmişse, bunu onun pespaye ilişkilerine değil büyük çabasına bağlamak gerekir. Bilemiyoruz, gerçekte tersi uygulanırken bize ısıtılıp ısıtılıp sunulmuş olan profesör çocukları profesör olamaz gibi ahlakdışı bir ilke o günün Fransa’sında geçerli miydi?

Olay tarihçilerinin kulakları çınlasın, Michelet yalnızca bir tarihçi değildi, aynı zamanda önemli bir düşünürdü. “İnsan kendi kendisinin Prometheus’udur” diyen bu hoş insan tek insana olan saygısını, tek insana verdiği değeri üstüne bin katarak bütün insanlığa yöneltir. “Her insan bir insanlıktır, evrensel bir tarihtir” diyebilmek için insanı derinden kavramış olmak gerekmiyor mu? Tarihi şu sözlerle tanımlayabilmek için insanın tarihçi olmaktan daha başka bir özelliği de olmalıdır: “Dünyayla bir savaş başladı, dünyayla bitmesi gereken bir savaş: insanın doğayla savaşı, ruhun maddeyle savaşı, özgürlüğün yazgılılıkla savaşı. Tarih bu bitmez tükenmez kavganın öyküsünden başka bir şey değildir.” Ne olursa olsun o bir düşünür-tarihçidir ve gözünü bütün insana, evrensel insana çevirmiştir: “Yerel yaşamı, özel yaşamı, genel ve ortak yaşamın yararına enaza indirgemek, yıkmadan indirgemek insan toplumsallığının sorunudur. İnsan türü bu sorunun çözümüne her gün biraz daha yaklaşıyor.” Görüldüğü gibi Jules Michelet’nin dünyası başka bir dünyadır, sineması, Şarlo’su, uçağı, füzesi olmayan bir dünyadır. Bilim düşüncesinin öne çıktığı XIX.yüzyılda yeni tarih kavrayışı gelişmiş, insanoğlu tarihselliğinin bilincine varmış, kendini geçmişe olduğu kadar geleceğe açık bir varlık durumuna getirmiştir.

Kimse aldırmamıştır Michelet’nin Charlie Chaplin’le ilgili duyarlılığına. Programı izleyen birkaç milyon insanın içinde belki Charlie Chaplin’le ilgili kulaktan dolma da olsa bir şeyler bilen birileri vardı ama Michelet’nin adını duymuş olanlar yanılmıyorsam üçü beşi geçmezdi. Bir yarışma programında adı anılacak kişilerden biri olabilir miydi Michelet? “Aşağıdaki kişilerden hangisi tiyatro yazarıdır: a.Charles Baudelaire, b.Anton Çehov, c.Jules Michelet, d.İbrahim Müteferrika.” Hele şu sıra insanların kitapla falan ilgisi kalmadı dostlarım. Meyhaneler semt sokaklarına taştı: iki sıralı masalar. O semtte üç bin, öbüründe beş bin kişi alkolden mayışmış durumda ne söylediğini bilmeden ve söylenilenleri dinlemek zahmetine katlanmadan konuşup duruyor. Kimsenin elinde kitap görmüyorsunuz. Orhan Veli “İstanbul’un orta yeri sinema” diye bir belirlemede bulunmuştu. Zamanlar geçti, sinemalar kapandı ya da ufaldı. Bugün bu belirlemeyi “İstanbul’un dört bir yanı meyhane” olarak değiştirebiliriz. Yanlış anlaşılmasın, kimsenin içkisinde eğlencesinde gözüm yok. İçelim ama içerken başımıza gelen pekçok şeyin cahillikten kaynaklandığını görmezden gelmeyelim. Haydi, yarasın! Afiyet şeker olsun! Haydi, içelim güzelleşelim!

BİR CEVAP BIRAK