Süpürme operasyonuna karşıyız

İçinden geçtiğimiz zor günlerde aklımıza ve irademize şiar olacak bazı ilkeleri çok net belirlememiz ve olabildiğince bu doğrultuda davranmamız gerektiğine inanıyorum. Darbeye karşı çıkılırken, kafa karışıklığına da karşı çıkılmalıdır. İçiçe geçirilmiş yüzeysel darbe ile asıl darbe birbirinden ayrıştırılmalı ve toz-duman arasında çizilen yolun özgürlükçü toplumsalcılığa yöneltilmesinde hâkim olmaya çalışılmalıdır. Böyle düşünmemin nedeni toplumsal olarak ters yöne hızla itiliyor olmamızdır.

Darbe deneyimi olan NATO ordumuzun tarihe geçecek darbe oyununun sebebini, iç nedenlere olduğu kadar, maşa marifetiyle dış kaynaklara da rahatlıkla bağlanabilir. Darbenin dış sebep ve bağlantıları, son bir hafta içindeki uluslararası gelişmeler ışığında şimdilik aydınlatabilir gözükmemektedir. Dış nedenler konusunun kalın sis perdesine rağmen, kafama takılan şu meselelere işaret etmeden geçmeyeceğim. Gerek cumhurbaşkanının gerekse başbakanın darbe girişimini resmi kanallardan değil de, eş-dosttan ya da yakınlarından öğreniyor olması ve bu durumun açıkça kamuoyunun bilgisine aktarmaları önemli bir işarettir. Diğer yandan, istihbarat zaafından söz edilirken MİT başkanının görevini bırak(tırıl)maması ve/veya görevden el çektiril(e)memesi üzerinde derin düşünmemiz gereken fevkalade nazik bir konudur. Önümüzdeki günlerin neye gebe olduğunu, muhtemelen hüzünle hep beraber yaşayarak göreceğiz. Her nasıl kapanacaksa, paralel yapıların şimdiye kadarki iç-içe yaşanmışlığının iç siyaset ve dış ilişkilerdeki iltisakları epey baş ağrıtacağa benziyor!

Toplumun ve siyasetin şekillenmesinde toplumsal şuur ve davranış kodları fevkalade önemlidir. Zira darbenin şoku ile kararsız dengede duran siyasetin yapılanma yönünü toplumsal şuur ve gelişmişlik düzeyi belirleyecektir. Uzun süreçte oluşan toplumsal yapılanma ve davranış kodlarının bir anda değişmesini beklemek olanaklı değildir. Kaldı ki, filozoflar çıkarmış, dünya üniversite sisteminde önayak olmuş Almanya’da dahi halkın bir diktatör tarafından nasıl teslim alındığı tarihsel bir vakıadır. Almanya’da savaş yıkımı ve aşırı savaş tazminatı ile galip devletlerin boyunduruğuna alınmaya çalışılan bir halkın sürüleştirilmesine analojik olarak, Türkiye’de de kimin ve hangi amaçla yaptığı ya da maşa kullanarak gerçekleştirdiği şimdilik kestirilemeyen bir sahte darbe ertesinde dinip durmak bilmeyen, milliyetçilik görüntülü ürkütücü bir hareketlilik yaşanmaktadır. Unutmayalım ki, toplum atomize bireylerin basit toplamı olmayıp, bireylerin karşılıklı ilişkileri ortamındaki koşul ve şartlanmanın aracı ve ifadesidir. Günlerce süren ve bazı motiflerle toplumun kuşatılmasının amaçlandığı hareketlilik maalesef, anlamsız şekilde, devam ettirilip, güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Sivil hareketlilik oluşumunun yüzeysel görünümünde parti ilişkisi yansımıyor olmakla berber, darbe gecesi cumhurbaşkanının çağrısı üzerine adeta hazır kuvvetler misali tanklara karşı, hatta ufak çocuklarını da alarak sokaklara fırlayanların otonom davrandığını düşünmek biraz saflık olur. Yüzeyde yansıyan bu görüntünün alt katmanlarının siyasetle örüntülenmeye çalışılması fevkalade yüksek olasılıktır. Böylesi siyasi örüntülemede, guruplar arasında kısmen yakınlaşma, kısmen ikna (bunu da öndört yıl boyunca sarmaş-dolaş yaşadığımız dostlarımızdan öğrenmiş olmalıyız!), kısmen sahte darbe ile kazanılmış siyasi başarı veya toplumun algılamaya eğilimli olduğu güç etkisi ile seçmen tabanının AKP’ye yönlendirilmesi gündemde olabilir. Bu da FETÖ yönteminden başka bir şey değildir.

Bütün mesele, içinden geçtiğimiz küreselleşme ortamı ve ekonomimizin içinde bulunduğu geç kapitalistleşme sürecinin böyle bir yapılanmaya gereksinme duyup duymadığı ile ilgilidir. Bu bağlamda çok net bir soruyu gündeme taşımalıyız: Mısır’dan başlayan ve hemen tüm Akdeniz ülkelerini saran Arap Baharının anlamı ve amacı nedir? Acaba bu dalga Türkiye’ye de böyle bir hareketlilikle mi girdi? Eğer küreselleşme süreci, yeni moda emperyalizm olarak, aklını yitirmiş siyaset bilimcilerin hezeyanlarının aksine, çevresel konumlu ülkelerde demokrasi ile ilgisiz, merkezin emir ve komutasında şimdilik ekonomik alanda bir tür eyalet-benzeri yönetim biçimini öngörüyor ise, duruma siyasilerin değil, aklı ve basireti ile davranan halkın hâkim olması gerekir. Çünkü emperyalist merkezî güç eyalet konumuna indirgemeye çalıştığı bir çevresel ülkede tek despota her şey yaptırabilir (rol meraklısının afrasına-tafrasına kanmayalım, lütfen!), ama halkın karşısında gerileyebilir.

Peki, o zaman, şöyle bir düşünelim. “Çılgın Türkler ”den oluşan halkların davranışı nasıl olmalıdır? Emperyalist gücün güdüsündeki siyasi diktanın yörüngesi ve emrinde mi, yoksa kendi haklarını görüp algılayabilen ve bunları korumaya muktedir halk olarak mı? Birincisi güdüleme, ikincisi oluşumdur. İkinci yola girebilmek için heyecandan uzak, sürü güdülemesine tabi tutulan cemaat dokusunu bozup, özgür bireylerin cemiyet yapısını oluşturmalıyız. Bu bağlamda, IMF-Derviş programını büyük bir sadakatle uygulayan iktidarı ve davranışlarını sorgulamalıyız.

Umuyorum, güdülenme hattından çıkan halkımız, demokratik ve hakçı ekonomik sistem uğrunda mücadele edebilen topluluğa evrilir.  

 

1 Yorum

  1. Ozelestiri bir yana, genellikle arkadaslik iliskilerine bagli olarak benimsenmis olan politik gorusleri yeniden gozden gecirmeyi hainlik sanacak kadar dusunme tenbeli ‘entellektuel’ yiginimizla isimiz cok zor gorunuyor. Yanilmaktan degil yanildigini farketmekten cekinen okumuslar ezici cogunlugu olusturuyor. Umarim bu konuda ben yaniliyorumdur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × 2 =