Suya düşen, yaşama sarılır

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Yıl 1142. Anadolu’nun ortasında, yüce Toros dağlarıyla uçsuz bucaksız Konya ovalarının arasında uzanan turkuaz bir göl ve o gölün üzerine serpilmiş tespih taneleri gibi 33 ada. Bu öykü o adalardan birinde, suya ve coğrafyaya tutunarak yaşayan Rumların, kendi imparatorlarına bile eyvallah etmeyi çok gören insanların öyküsüdür…

Üç ayrı iklim tipinin hüküm sürdüğü Anadolu coğrafyası, hem Sibirya ve Avrupa’yı, hem İran ve Türkistan bölgesini hem de güneyi ve kuzeyi ile Akdeniz coğrafyasının biyolojik çeşitliliğini barındırıyor…

ÇÖL KERTENKELESİYLE SİBİRYA BİTKİLERİ AYNI COĞRAFYADA

Dev bir çöl kertenkelesi olan varan, Urfa’da varlığını sürdürebilirken, Karadeniz’in Kaçkar dağlarında Sibirya bitkileri yaşayabiliyor. Kastamonu ormanlarında Avrupa ikliminde varlığını sürdüren ağaçları görebilir, Türkiye’nin en kuzey doğusundaki ortalama 850 rakımlı Iğdır’da pamuk üretiliyor oluşuna şaşırabilirsiniz. Anavatanı güney ve güneydoğu Asya olan çay bitkisinin, Anadolu’nun kuzeyinde, Karadeniz’e bakan yamaçlarda üstelik de karlı dağların hemen eteklerinde yetişebiliyor oluşu da ayrı bu toprakların sıra dışı coğrafyasına işaret eder.

ARTVİN’DE ZEYTİN, SİNOP’TA DEFNE

Bir uçtan bir uca 26 ayrı su havzasına ayrılan Anadolu coğrafyasının dört bir yanında küçük iklim adacıkları vardır. Bu yüzde Artvin’in dağlarında kayın ve köknar, vadilerinde zeytin ve incir yetişir. En güneyde, Anamur’da yetişen defne bir bakarsınız en kuzeydeki Sinop’tan Karadeniz’e uzatmış dallarını. Bir zamanlar ilköğretim okullarının sınıf duvarlarını süsleyen Türkiye üretim haritalarında illerin üzerinde bulunan rengârenk ürünler, işte bu iklim zenginliği ve buna bağlı gelişen biyolojik çeşitliliğin doğal bir sonucuydu.

HİTİTLERDEN SELÇUKLU’YA SIRTINI ANADOLU’YA YASLAYANLAR

Doğudan Batıya, Fırat’tan Kızılırmak’a, Dicle’den Meriç’e Anadolu’nun su havzaları aynı zamanda uygarlıkların geliştiği bölgelerdi. Hitit, Frig, Lidya, Pers, Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı, sırtını hep Anadolu coğrafyasına yasladı. Bu toprakların meşesiydi Bergamalıları zengin kılan, Kilikya’nın zeytin ağaçlarıydı Roma’nın yoluna ışık olan; Konya bozkırlarının otlarıydı Galatya Kralı Amyntas’ın 300 koyun sürüsünü besleyen. Toros dağlarının sedirleri direk oldu Mısır’ın gemilerine, ulu ardıçlar omuz verdi Midas’ın sonsuz uykusuna yattığı gömütlüğüne.

BEŞİKTEN MEZARA HER CANA HAYAT VEREN ANADOLU

Beşikten mezara hayat verdi Anadolu, toprağına ayak basan her cana… Asya bozkırlarını, İran’ın kül rengi dağlarını aşıp Van’ın, Erzurum’un, Bingöl’ün zümrüt yeşili yaylalarına ulaşan Oğuz’un çocukları burada değdi cihana… Süphan’ın, Nemrut’un, Erciyes’in, Hasan Dağı’nın koynundan çıkan o kızıl-kara, sarı-yeşil taşlarla yaptılar en güzel evleri, ibadethaneleri, kümbetleri. Mezarlarına üzeri hayat ağacıyla süslenmiş anıtsal taşlar diktiler, yerden göğe, sonsuzluğa…

Bu toprağın yaşama vurgun insanına bir avuç coğrafya, bir yudum su, bir de gökyüzü yeterdi…

900 YIL ÖNCE ANADOLU’NUN ORTASINDA YAŞANAN BİR COĞRAFYA ÖYKÜSÜ

İşte bundan yaklaşık 900 yıl kadar önce Anadolu’nun ortasında bir adada, böyle bir coğrafya öyküsü yaşandı.

Yıl 1142’ydi. Anadolu’da bin yılı aşkın zamandır hüküm süren Roma’nın ardılı olan Bizans’ın çalkantılarla ve hanedanların iktidar savaşlarıyla geçen yıllara, Haçlı ordularının arkası kesilmeyen akınları ekleniyordu…

1116’da Anadolu Selçuklu Devleti’nin başına geçen Sultan I. Mesud, hem kaybedilen toprakları geri almak hem de Bizans’ın saldırılarına karşı koymak için uğraşıyordu. Bir yandan da 39 yıl süren iktidarını korumakla meşguldü.

Bizans İmparatoru II. Ioannes (Yannis Komnenos), Sultan Mesud’un daha önce kaybedilen Uluborlu’yu geri almak için harekete geçtiğini öğrenince 1142’de buna karşılık verdi ve ordusuyla birlikte Selçuklu akınlarını durdurmak amacıyla yola çıktı.

BİZANS İMPARATORU EGE’Yİ GEÇİP ANTALYA’YA ULAŞTI

Antalya’ya kadar Akdeniz yolunun güvenliğini sağlamak ve Beyşehir gölündeki adalarda yaşayan Rumları itaat altına almak isteyen Bizans İmparatoru’nun geldiğini öğrenen Selçuklu ordusu, Uluborlu’yu almadan geri çekildi. Böylece Bizans İmparatoru hiçbir engelle karşılaşmadan kolayca Ege bölgesini geçerek Antalya’ya ulaştı…

BEYŞEHİR GÖLÜNDEKİ RUMLARA İMPARATORU REDDETTİ

Antalya’dan bir ulak gönderen Bizans İmparatoru, Beyşehir Gölü’ndeki adalarda yaşayan Rumların Selçuklular ile ilişkilerini kesmelerini ve yeniden Bizans’ın idaresi altına girmelerini istedi. Rum halkı ise İmparator’un bu talebini reddetti. Beyşehir gölündeki adalarda rahat bir hayat süren Hıristiyan Rumlar, Selçuklu başkenti Konya ile ticari ilişkiler kuruyorlar ve kendilerini güvende hissediyorlardı.

ADA HALKI İMPARATORUN TEHDİTLERİNE KULAK ASMADI

Bölgedeki Türklerle kaynaşarak sıkı dostluklar kuran Beyşehir Gölü adalarındaki Rumların İmparatorun teklifini reddetmeleri kabul edilebilir bir şey değildi. Bu durum Hıristiyanlığa ihanet gibi algılanıyordu. Bu red cevabına oldukça öfkelenen Bizans İmparatoru, yeniden bir ulak göndererek Rumlardan adaları derhal terk etmelerini istedi. Aksi halde bizzat kendisinin gelip bu işi bizzat yapacağı tehdidini de ekledi. Ancak İmparatorun tehditleri hiçbir işe yaramadı. Beyşehir Gölü’nün temiz ve içilebilir sularına güvenen Rumlar, İmparatorun tehditlerine hiç kulak asmadan yaşamlarını sürdürdüler. Bunun üzerine İmparator ordusuyla Torosları aşıp Beyşehir Gölü kıyısına geldi. Amacı adalarda yaşayan ve kendine itaat etmeyen Rumları buradan söküp atmaktı.

GÖLÜN SULARI İMPARATORUN ASKERLERİNİ YUTTU

Sallar ve kayıklarla adalarda yaşayan Rumların üzerine askerlerini gönderen Bizans İmparatoru’nun bu çabası da sonuç vermedi. Askerler gölde ilerlemeye başladığı sırada bir fırtına koptu ve adeta adalarda yaşayan halka yardım edercesine bütün salları, kayıkları devirdi. Askerlerin büyük çoğunluğu boğularak can verdi. Bu felaketin ardından amacına ulaşamayan İmparator, hayal kırıklığı içinde İstanbul’a döndü.*

HIZIRLARIN ADIMLADIĞI DAĞLARIN VE SULARIN ÖYKÜLERİ

Anadolu’nun dağları, ovaları, suları ve ağaçları zalime ve zulme karşı hep haksızlığa uğrayanların yanındaydı. Binlerce coğrafya-insan-Hızır öyküsüyle dolu bu topraklarda kimi yaşananlar da kayda geçiriliyor, kitapların sayfaları arasında günümüze kadar ulaşıyordu. Darda kalanların yardımına koşan beyaz atlı Azizin adı Bizans döneminde Aziz George’du, İslam’la birlikte ‘Boz atlı Hızır’ oldu. Ancak coğrafyanın koruyucu, kollayıcı ve gizemli gücü, iş makineleriyle dağların unufak edilmesi, suların yatağına beton dökülmesi dönemleri gelinceye kadar hiç değişmedi…

BEYŞEHİR GÖLÜ ADALARINDAN BİRİNDE BUGÜN DE İNSANLAR YAŞIYOR

1993 yılında çevresiyle birlikte Milli Park ilan edilen 1116 rakımlı Beyşehir Gölü’nde küçüklü büyüklü toplam 33 tane ada bulunuyor. En büyüğü Mada adını taşıyan Beyşehir Gölü adalarının bazılarında kilise ve başka yapı kalıntıları olsa da bugün yalnızca Mada’da insan yaşıyor. 8220 hektar büyüklüğündeki Mada Adası’nda yaşayan Yörükler, özellikle kış aylarında gölün buz tutmasıyla zorlu bir yaşam sürüyor.

TOROSLARLA KONYA OVALARI ARASINDA UZANAN TURKUAZ SULAR

Kızılada, Çeçen Adası, Aygır Adası, Eşek Adası, Gölkaşı Adası, Kızkalesi Adası, Höyük Adası, Akburun Adası, Yapraklı, Mındıras ve Hacı Akif gibi adlarla anılan Beyşehir Gölü adaları Anadolu’nun ortasında, Toroslarla Konya’nın uçsuz bucaksız ovaları arasındaki turkuaz suların üzerine serpiştirilmiş birer tespih tanesi gibi zamana tanıklık ediyor. 

BURASI SUYUN KUTSANDIĞI TOPRAKLAR

Gölün hemen doğusundaki Sadıkhacı köyünde bulunan Hitit su anıtı Eflatunpınar, bu topraklarda bir amanlar suyun kutsandığı bir kültürün gelip geçtiğini anlatıyor bize. Tıpkı Beyşehir Gölü adalarında kimseye eyvallah etmeden yaşayıp giden Rumların, İmparatorlarına bile “Gölge etme başka ihsan istemez” diyebilmelerini sağlayan coğrafya, binlerce yıldır bu toprakların insanının en büyük dayanağı oldu.

SELÇUKLU SULTANI DA CANINI KORUMAK İÇİN GÖLDEKİ ADAYA SIĞINMIŞTI

Bizans imparatoruna kafa tutabilecek kadar yaşadığı coğrafyaya güvenen Rumların dışında Beyşehir Gölü adaları koynunda Selçuklu Türklerini de ağırladı. Öyle ki gölün kıyısında Sultan Alaaddin Keykubad’ın yaptırdığı Kubadabad Sarayı’nın hemen yakınında bulunan Kızkalesi Adası’nda sultanın Harem dairesi, köşk ve hamam bulunuyordu. Sultanlar kendini tehlikede hissettikleri zaman Kızkalesi’ne sığınıyorlardı. İbn-i Bibi, 1240 yılında yaşanan ve Selçuklu tahtını sarsan Babai İsyanı sırasında Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in güvenlik amacıyla Kızkalesi’ne sığınarak bir süre burada kaldığını aktarır.**

Dilini dilimiz, halını halımız eylemeyi unuttukça her geçen gün bira daha sırt çevirdiğimiz coğrafya zamanın aralığından bize sesleniyor sanki: Sığınabileceğin bir gezegen, yaşayabileceğin bir öykü yok başka, nereye gitsen bana döneceksin…

***

Yararlanılan kaynaklar:

* Selim Koca, ‘Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı’, (Gelişme Dönemi-Sultan 1. Mesud. 55. ve 57. sayfalar.) Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2. Baskı 20015 Ankara.

** İbn-i Bibi, ‘Selçukname’ (sayfa 169), Çeviri: Mükrimin Halil Yinanç. Kitabevi Yayınları.

Önceki haberAKP’li Menderes Belediyesinde 2 milyonluk kayıp
Sonraki haberHollanda’da AB’nin göç politikaları protesto edildi
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here