İSVEÇ’TEN… Bizim Hüzünlü Aşklarımız(6)

Senin de  çok iyi anımsayacağın o şiirinde NAZIM:
“Duvarlar,
O duvarlariniz
Viz gelir bize,
Viz!…”

diyordu.

Anlaşılacağı gibi, Nazim`in sözünü ettiği dışımızdaki “duvarlar”dı.

Bir de görmezden geldiğimiz. seni, beni sarmalayan içimizdeki duvarlarımız vardı. Zaten Maksim Gorki de “Sen, içindeki duvarlari yik yeter ki, dışındakileri yıkmak kolay” demiyor muydu?

Senle ben,  aramızdaki duvarları kendi ellerimizle ördük güzelim. Onlar bizim dokunulmazlık sınırlarımızdı,”kamusal alan”ımızdı.Yillarca emek vererek kendi elleriyle yaptigi heykelciklerikutsayan, onlara tapınan budistler gibiydik…

Biliyorum,sözün burasında “Hop,hop! dur bakalim, böyle birdenbire  bu `duvar edebiyatı` da nereden çıktı?” diyeceksin… 

***

Ben, Türkiye’ de yaşadıklarımdan yorulmuş, artık İsveç’e gitmeye karar vermiştim. Karmakarışık duygular içindeydik. Şile’deydik.”Pembe pancurlu ev” hayallerinin  gerçekleşemez olduğunu anlamış, giderayak başbaşa son bir kaç gün geçirmenin tadını çıkaracaktık. Giderkenkamyonlara,otobüslere yüklediğimiz duvarlarımızı da birlikte götürdüğümüzü bilemezdik..Sahilde, gece karanlığında, dalgalar kayalıkları döverken kafamızı çarptığımızda farkına varmıştık duvarlarımızın.

Sen, başından geçen kötü bir evliliğin yıkıntılarından hala kurtulamamıştın.Ben, ne meslekte, ne yaşamda hiç bir baltaya sap olamamıştım.

Korkularımız vardı, çekincelerimiz vardı. Ben, gözlerimi her yıl kimbilir kaç can alan Şile’nin anaforlarına dikmiş, öylece susuyordum. Sen, yaralı bir kuş gibi ürkektin, çekingendin..
        
Haydarpaşa Garı`nda, gunesin batışını izlerken karsılıklı kadeh kaldırdığımızda ”Evden çıkarken, bir yıldır arkadaş olmamıza karşın bir kez bile öpüşmediğimizi düşündüm.Şöyle yaklaş da seni bir öpeyim, yalnızken buna cesaret edemem” demiş, yanağıma ıslak bir öpücük kondurmuştun. Bu daha çok bir veda busesiydi sanki.

Biz erkekler, bu konularda daha atak, biraz da faydacıydık.Sana sarılmak, seni öpmek için zaman zaman içtenliksiz numaralar yapmaya kalkıştığımda  ödünsüzdün;” Ben çok acılar çektim. Kendime gelmem lazım.Simdilik aramizda bir duvar olsun, bakalim zaman ne gösterecek” diyordun…

Belki de içgüdülerin sana, adım adım uzaklaştığımı, bir gün yok olup gideceğimi söylüyordu…

Çok eski bir Anadolu gelenegine göre, kendilerine birleşmeyi yasaklayan çiftler, yatakta aralarına bir kılıç koyarlarmış… Bu hikayeyi anlattığımda, gülerek  “Canım idare et işte, şşimdi nereden bulayım kılıcı?” diyordun…

İsveç`e gelmek için artik valizlerimi toplamaya baslamıştım. Fikirtepe`nin çamurlu, pis yollarindan yürüye yürüye Hasanpaşa`daki bekar evime gelmiştik. Ayrilik üzerine bir sürü boş  laf ettikten sonra, bir ara bütün gücümü  toplayarak seni öpmek istedidigimde, ellerininle omuzlarimi tuttun, sesinin bütün yumuşaklığıyla  kırıcı olmamaya çalışarak, “Lutfen!” dedin,” lutfen!”….

Oysa, o anda ne kadar da içtendim.O öpucugun, benim icin belki de bir “hayat öpucugu” olabilecegini bilemezdim.

Sarılacaktım sana, ağlayacaktım. ” Gönderme bir yerlere, tut beni!” diyecektim.

Bazen, buralarda olmamın nedenini o bir kaç saniyelik zamana bağlıyorum. O öpücük benim için bir “ hayat öpücüğü“ olabilirdi. O çaresizliğimin ortasında tutunacak dalım olurdun. Sana tutunarak kalırdım, şimdi buralarda olmazdım belki…

***     

Özel yaşamımda yalnız, işimde mutsuzdum. Maaşım, beslenmeme, insan gibi yaşamama yetmiyordu.

Otuz beşine gelmiş, evlenememiştim. Evlenme, cocuk büyütme düşleri kuracak güçte değildim.Lüks yaşamak, sınıf atlamak gibi özlemlerim hiç olmadı.Birazcık adam gibi yaşayabilseydim ne vardı.En lüks otellerde, en önemli  işadamlarının,politikacıların kokteylini muhabir  olarak izledikten sonra, yağmurlu İstanbul gecelerinde  karşi kaldırıma  geçtiğimde, dibi delik ayakkabilarim su almaya başladiğinda yaşamin bütün gerçeğini kavrıyordum.

Seninle vedalaşmamız da o günlere denk geldi.

Ne vedalaşması, doğru dürüst vedalaşamadık bile..

Biliyordum, “Sabret, hele bir gideyim, oralarda kalabilirsem seni de götürürüm“ dememi çok bekledin. Onu diyebilseydim, yıllar önemli değil, beklerdin, biliyordum.

Ama, demedim…

O kadar da bencildim, geleceğimi ipotek altına almaktan hep kaçındım.

Seni mi sevemiyordum,yoksa kendimi mi; bilemiyorum.”

***  

İsveç’te,  bir yıl bil geçimeden oturma belgesi alarak izinli döndüğümde, sen, Cağaloğlu`nda, haftalık bir dergide çalışıyordun.

Seni bıraktığım gibi bulmuştum, kimselerde gözün, bir başkasına verilmiş sözun yoktu henüz . “Hadi gidelim!” desem gelir miydin?

Ben ise,”Öylesine bir uğradım” havalarındaydım.

Bu vurdumduymaz tavrımdan dolayı bana karşı öfkeliydin.Ama öfkeni yureğine gizliyordun. İşte o dokunaklı ve anlamlı sözü o zaman söylemiştin:

“İyi ki, ta bastan seninle arama o  kalin duvari örmüşüm…”

***

Yıllar sonra seni yeniden anımsamamın nedenini  bilemiyorum. En kolayından işi ”bugün içinde bulunduğum mutsuz yaşama”bağlayanlar oluyor.Bu gerçek değil,neden bu da değil..

Şimdi nerelerdesin?

Yeniden evlendin mi?

Çocukların var mı?

Sana veda günlerimizde  çokça yinelediğimiz Hasan Hüseyin Korkmazgil’ in o dizelerini gönderiyorum. Bilmem anımsayacak mısın?

 Seni bilmem ama o dizeler benim için hiç eskimedi:

“Bu günler takvim günleri,
bu günler çabuk geçer
Duysak da duymasak da  
o şarkı hep anlatır ayrılıkları 
Su azalır, kavak uzar ve büyütür
çelimsiz ruzgarları
Kuşlarla gelen bahar, kuşlarla gider yavrum
Bize aynalardan kalan 
Pişmanlık çizgileri…”

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eight + 9 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.