İSVEÇ’TEN… Ölümcül kimlikler(*)

“Kimlikleriniz lütfen!”, usta şair Kemal Özer’in 12 Eylül’den  sonra yazdığı, 1981 yılında yayımlanan ve daha sonra ödül alan şiir kitabının adıdır.

Başbakanın ne dediği beni hiç ilgilendirmiyor.”Alt” veya “üst” fark etmez, yeter ki  bir kimliğiniz olsun.Yaşayanlar bilirler,Türkiye’de, darbe  dönemlerinde kimliksiz dolaşmak insanın başını derde sokardı. 12 Eylül’den sonra, yol aramalarında, şehirlerarası otobüslerde kimliğinizi gösteremediniz mi ananızı ağlatırlardı.Yaka- paça araçtan indirilir, derdinizi değil karakollara, Marko Paşa’ya bile anlatamaz, kendinizi kanıtlayıncaya dek ananızdan emdiğiniz süt burnunuzdan getirilirdi.

12 Eylül darbesinin üzerinden beş yıl geçmesine karşın, izleri hala devam ediyordu.
1985 yılında,Hürriyet Gazetesi’nin çıkardığı ve sadece 49 gün yaşayabilen liberal eğilimli Hürgün Gazetesi’nde çalışıyordum.Gece geç saatlerde, gazetenin Ankara, Cinnah Caddesi’ndeki bürosundan çıkmış,Çankaya son durakta, Basın Sitesi’ndeki bekar evime doğru ağır adımlarla yürüyordum.O yolun üzeri, konsolosluklar, büyükelçiliklerle doludur.Bu stratejik yerler çok dikkatli korunuyordu.O saatlerde önlerinden geçen  kişilere kuşku ile bakılıyordu.

Mezarlıktan yalnız geçen kişinin içindeki korkuyu yenmek için ıslık çalması gibi, ben de, koruma görevlilerinin bir kuşkuya kapılmaması için elçiliklerin önünden geçerken ellerimi cebime koydum, ıslıkla “Dam üstünde çul serer, tombul tombul memeler” şarkısını çalmaya başladım.Tam güvenlik klübesini geçmek üzereyken tiz bir düdük sesiyle olduğum yere çakıldım:

“Dur! Eller yukarı!”

Mümkün mü durmamak, elleri havaya kaldırmamak! Ya da “Ne oluyor yahu ben ne yaptım!” demek…O anda sırtına kurşunu yerdin.Ertesi gün  gazeteler “Büyükelçiliğe saldırı düzenlemek isterken çatışmada öldürüldü!” diye yazarlardı. Üzeri paçavralarla örtülmüş cesedinizin yanına bir tabanca, birkaç tane de bomba koydular mı, en yakın çalışma arkadaşlarınız bile “Vay anasını be, hiç de belli ettirmiyordu! “ derdi. Artık “terörist” olduğunuza babanız bile inanırdı. O günlerde buna benzer çok örnek yaşanmıştı…

Bekçi ve polis silahları üzerime doğrultmuş bekliyordu.Gecenin karanlığı. İn yok, cin yok, şahit, ıspat yok, kim vurduya gidersin…

Bekçi de heyecanlanmıştı. Titrek sesiyle:

“Arkana dönme sakın, öne doğru ağır ağır ilerle, iki elini duvara yasla!” diye bağırdı.

Sıkıysa yapma. Dediklerini aynen uyguladım.Bekçi, arkamdan sessizce yaklaştı. Bir eliyle silahını enseme dayadı, diğer eliyle üzerimi sırtımdan aşağı aradı…Baktı ki bir şey yok.

“Kimliğini çıkar!” dedi.
 Kimliğin insan yaşamında taşıdığı öneme ilişkin inancım bir kez daha haklı çıktı.

Sarı basın kartımı uzattım..

Bekçi, kartı aldı, polise verdi.Polis baktı, baktı, kartta yazılı olmasına karşın:

“Sen gazeteci misin?” diye sordu.

“Evet!” dedim.

“Ne arıyorsun bu saate sokaklarda!”

“Gazeteden, gece nöbetinden çıkmıştım”

“Servisiniz yok mu?”

“Yok, zaten evim de çok yakın”

Benden terörist olamayacağını anladılar
.
Bekçi, gözünü koltuğumun altındaki taşra baskısı gazetelere  dikti:

“Yeni mi o gazeteler?”

“Yeni” dedim, uzattım.

Bekçi, polisten geri aldığı kimliğimi bana uzattı:

“Tamam gidebilirsin şimdi!”

Yürürken stres ve  şaşkınlıktan ellerimi yeniden cebime koymuşum.

Bekçi,ardımdan bağırdı:

“Çıkar o ellerini cebinden. Islık  çalmayı da bırak. Dağ başında koyun gütmüyorsun, adam gibi efendi efendi yürü bakalım!”

Sıkıysa yapma.

Öfkeden yüzüm kıpkırmızı olmuştu. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu.Memlekette hak, hukuk hak getireydi. Sessiz ve efendi adımlarla uzaklaştım..O gece, artık o ülkede yaşayamayacağıma karar verdim..

Sonraki yıllarda  kimlik taşımak bende bir alışkanlıktan öteye koşullanmışlık halini aldı.Şimdilerde  bile sokağa çıktığımda üzerimde kimliğim yoksa kendimde bir çıplaklık hissediyorum, bir yerlerim açıkta kalmış duygusuna kapılıyorum..

Bazen giysi değiştirdiğimde kimliğim cebimden kayar bir yerlere gider.Arayıp bulamadığımda telaşa kapılırım.Eşim, uyarma gereği duyar:

“Abartma fazla.İsveç’te senden kimlik mimlik soran yok!”

“Olsun” derim, “Belli mi olur. Dünyanın bin bir türlü hali var. İnsan kaza, maza geçirir, bir şey olur. İnsanın kimliğinin cebinde olması gerekir.”

Çocukların tren- otobüs pasosunu da hep kimlikle karıştırırım. Sabahleyin evden çıkarken, “Pasolarınızı aldınız mı?” diyeceğime, “Kimliklerinizi aldınız mı?” diye sorarım…

Çocuklarım gülümser. Bu gülümseme bizim evde sabah şekerleri gibidir…
         

***

 
“Kimlik” konusuna çok meraklı olduğum için yaz tatilinde, Alanya’daki kitapçıda “Ölümcül Kimlikler” kitabını görür görmez hemen yapıştım, aldım.

Kitabın yazarı  Lübnan’lı Hıristiyan  bir Arap olan Amin Maalaouf’…  “Ölümcül Kimlikler”de toplumların kimlik sorununa sosyolojik bir yorum getirmeye çalışmış..O günlerde öylesine bir göz attığım kitap, son günlerde Başbakanın fişeklediği “alt” kimlik,
 “üst “ kimlik tartışmalarından sonra yeniden ilgimi çekti.Çevirisini bir hayli bozuk bulmama karşın burada o kitaptan da biraz söz etmek istiyorum..

Çocukluk ve gençlik yıllarında Lübnan’da  Hıristiyan  ve Müslüman kültürlerini bir arada yaşayan Maalouf, kitaba  neden “Ölümcül Kimlikler” adını verdiğini açıklarken şunları söylüyor:

“Bu kitabın başından beri “ölümcül” kimliklerden söz ediyorum. Bu tanım,benim kınadığım, yani kimliği tek bir aidiyete indirgeyen kavramın insanları taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, kimi zaman kendini yok edici bir tavra yerleştirmesi ve onları çoğu zaman katillere ya da katillerin yandaşlarına dönüştürmesi oranında bana yanlış gibi gelmiyor. Bunların dünya görüşleri çarpık ve terstir. Aynı topluluğa ait olanlar “bizimkiler” olur, yazgılarına arka çıkmak istenir, ama onlara karşı zalimce davranmaktan da kaçınılmaz; “ılımlı” görülürlerse kınanır, yıldırılır, “hain” ya da “döneklikle” suçlanırlar. Ötekilere gelince, karşı kıyıdakilere gelince, kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman topluluğun en militan, en laf ebesi, en aşırı kesiminin bakış açısı olan “bizimkiler”in bakış açısı önemlidir.”

 
Karışık ve zor anlaşılır ifadeler.Bunun yetersiz çeviriden kaynaklandığını düşünüyorum.Ancak, kitabın orijinali elimde olmadığı için çeviriye dokunma hakkını  kendime göremedim.

Maalouf,, “Kimlik”ten ne anladığını da şöyle açıklıyor: 
“Bana ‘içimin derinliğinde’ ne olduğum sorulduğunda, bunda herkesin ‘içimin derinliğinde’ ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma ‘kişinin gergin gerçekliğinin’, doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan ‘öz’ünün var olduğu inanışı yatıyor; sanki geri kalanın, bütün geri kalanın -özgür insan olarak katettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, kendine özel duygusallığının, yakınlıklarının, sonuçta yaşamının- hiçbir önemi yokmuş gibi.”
 
Amin Maalouf, daha sonra, kendi Arapve Hristiyan kimliğinden yola çıkarak evrensel bir kimlik anlayışını ortaya koymaya çalışıyor.Kimlik sorununun karşılaştığı tıktan sonra kimlik sorunun karşılaştığı zorlukların ve sıkıntıların kaynağına inmeye çalışıyor: 

“Seçmek durumunda bırakılıyorlar. Zorlanıyorlar dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da. Gerçekten hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkınlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ifade edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, o yobaz kolaycı yaklaşım yüzünden.

(…)

“Hepsi de içlerinde bugün şiddetli çatışma içinde olan aidiyetler taşıyorlar. Bir bakıma içlerinden etnik, dinsel ya da daha başka kırılma hatlarının geçtiği sınırda insanlar”

Çocukluk ve gençlik yıllarını Lübnanda Müslümanlarla iç içe yaşayarak büyümüş bir Hristiyan ailenin çocuğu olan Amin Maalouf, İslam dünyasında bugün yaşanan trajediye de şöyle yorum getiriyor:

“ Neden evrim Batı’da bu kadar olumlu gelişti de, Müslüman dünyasında bu kadar düş kırıcı oldu?Evet, vurguluyor ve ısrar ediyorum: Uzun bir hoşgörüsüzlük geleneği olan, “öteki”yle yan yana yaşamaktan her zaman rahatsızlık duymuş olan Hıristiyan Batı ifade özgürlüğüne saygılı toplumlar ortaya çıkarabilmişken, her zaman yan yana birlikteliği uygulamış  olan Müslüman dünyası neden artık fanatizmin  kalesi olarak görülüyor?”

***

Uzun söze, daha fazla yorum yapmaya gerek var mı?

(*) Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf-Çeviri: Aysel Bora, 134 sayfa, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.