İSVEÇ’TEN… İnsanlık hallerimiz

Törnrössen Mahallesinde, Somalililere ait bir İslamcı derneğin önünden geçerken duyduğum kadın sesiyle başımı aniden çevirdiğimde onunla göz göze gelmiştik… Mavi, ışıl ışıl gözleri vardı. Elinden tuttuğu küçücük kıza dernekte öğretilen duaları tekrarlatıyordu. Başı örtülüydü. Burnundan ve gözlerinden başka yeri görünmüyordu. Düzgün bir Stockholm İsveççesiyle konuşuyordu. Belli ki, Müslüman bir göçmenle  evlenmiş bir İsveçliydi…

Son yıllarda böyle bir çok gelinimiz oldu. Özellikle Arap kardeşlerimiz, İsveçli kadınlarla evlenip onlara din değiştirtmeyi  neredeyse Hacca gitmekle eşdeğer görüyorlardı. Nasıl olsa birden fazla kadınla evlenmelerinin önünde  dinsel bir engel yoktu. Ülkelerinden getirdikleri ilk eşleriyle üç- dört çocuk yaptıktan sonra, boşanıp İsveçli bir kadınla evleniyor, eski eşleri üzerindeki egemenlik haklarını da eksiksiz sürdürüyorlardı. İsveçli eşlerin, bu  karmaşık ilişkilerden bazen haberleri  bile olmuyordu.

Bizim gelinimizin adı da Hanna idi…

Üç yıl kadar önce, Türkiye’den gelen bir Türkle evlenmişti.. Kısa sürede Türkçe’yi ileri derecede öğrenmiş, yaz tatillerinde eşiyle birlikte Türkiye’ye tatile gidip gelmişti. Geçen yıl, tatilden döndüklerinde, “Hanna, Türkiye’de en çok neyi sevdin?” diye sorduğumda, gülümseyerek “Kuru fasulye ve cacık..” yanıtını vermişti.

Evlilikleri çok iyi gidiyordu.

Geleneksel meraklılığımızla, “Bebek ne zaman, bebek?” diye sorduğumda, utangaç bir gülümsemeyle, Türkçe “Bilmem, kocama sor!” demişti.

Hanna, yılbaşından birkaç gün hafta önce, yanıma ağlayarak geldi.

Eşi onu terk etmişti!.. İnanamadım, “Olmaz öyle şey, peki neden?” diye sordum merakla. Nedenini o da bilmiyordu. Eşi, evli kalma koşullarını yerine getirerek bekleme süresinin sonunda oturma ve çalışma iznini aldıktan sonra Hanna’ya sırtını dönmüş, İsveçlileri sevmediğini, İsveç kültürünü beğenmediğini söylemeye başlamıştı. Daha önce böyle şeyler söylemezmiş. Ne olmuşsa İsveç’te oturma iznini garantiledikten sonra olmuş…

“Görünüşte iyi giden bir evliliğiniz vardı, neden böyle oldu?” diye yinelediğimde, iki elini saçlarının  üzerinden kaydırarak çenesinin altında düğüm  işareti yaparak:

“Beni slöja takmaya zorladı!” dedi.

“Slöja ” dediği şey türbandı… Eşi, onu  örtünmeye  zorlamış, kabul ettiremeyince de bu anlaşmazlığı bahane ederek ayrılmıştı. Gidip Türkiye’den, kültürüne, geleneklerine bağlı birini bulup getirecekmiş…

15 yıldır tanıdığım Erzincalı karı- kocanın evlilikleri de bir yıl önce bitti..

İlk yıllarda ailecek görüşüyor, birbirimize ev ziyaretlerine gidiyorduk. İş, güç derken sonradan koptuk birbirimizden.

Yıllar, birçokları gibi onları da değiştirdi.

Arkadaşım zamanla kumar bağımlısı  oldu çıktı. Bununla da kalmadı alkole de başladı.. Ev kiralarını, çocuklarının ekmek parasını kumara yatırmaya, eşini dövmeye başladı.

Mahkeme kararıyla ayrılmalarından sonra boşlukta kalan  kadına tarikatçı komşuları sahip çıktı. Onu kendi toplantılarına götürüp getirmeye başladılar. Kadın, önce dokuz yaşındaki kızını türbana soktu.Adam, “Kızımı örtünmeye zorluyor!” diyerek şikayetçi oldu; annesiyle yaşayan kız,  kendi istenciyle örtündüğünü söyleyince bir şey tutturamadı.

Yılbaşı öncesinin telaşlı günlerinde kalabalık  bir alış veriş merkezinin önünden geçerken, arkamdan “Ağabey!” diye çağıran  bir ses duydum. Döndüm baktım; örtüler içinde, yüzü gözü görünmeyen bir kadındı. Tanımadığımı görünce burnundaki örtüyü hafifçe araladı, samimi bir ifadeyle “Ağabey, beni tanıyamadın mı ?” diye sordu.

Gerçekten de onu önce tanıyamadım;

“Bacı, bu ne hal böyle?” diye sordum.

“Ağabey, bundan  sonra böyle!” dedi.

Erzincanlı  kızımız, ayrıldığı eşine inat örtünmüştü…

Yaşadıkça daha neler görecektik…

alinergis@yahoo.se

Not: Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde de yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here