İSVEÇ’TEN… Ulema, türban, başbakan…

İlk Çağlarda atalarımız ortalarda çırılçıplak dolaşırmış; örtünme, türban gibi bir dertleri yokmuş.İlk örtünme, edep yerlerini incir yaprakları, ya da avladıkları hayvan derileriyle kapatarak başlamış.Halâ uzak kıtalarda yaşayan  bir çok insan soydaşımız, yoksulluktan veya gelenekleri gereği yarı çıplak dolaşır.Boyunları boncuklu  kızları, röportaja giden gazetecilere tombul memelerini cömertçe sergileyerek resim çektirirler. Onların,”Örtünme, inançların gereğidir” gibi bir dertleri yoktur.

Tanınmış Sümer tarihi araştırmacısı Muazzez İlmiye Çığ, Bilim ve Ütopya Dergisi’nin Şubat, 1977 sayısında örtünme konusunda şu çarpıcı bilgileri verir:

…Başörtüsünün, İslamiyetle bilrlikte başladığı sanılır.Oysa başörtüsü bundan beş bin yıl önce Sümerler’de ortaya çıktı.Yasal yollardan seks yapacak kadar özgür olan Sümer mabet kadınlarının başlarını örtmeleri zorunlu idi.

Hammurabi’nin başa geçmesinden sonra bu geleneğe son verildi.M.Ö. 1500 yılında, Asur Kralı’nın çıkardığı bir yasa ile baş örtüsü yeniden yürürlüğe kondu.Başörtüsü, kutsal sınıfa dahil olan evli veya dul Sümer kadınlarıyla, yasal seks yapan mabet kadınları için zorunluydu.Yasal seks yapmayan sokak fahişeleriyle  genç kızların ve kölelerin ise başlarını örtmeleri  yasaktı..

Bundan şu anlam çıkıyor:Evli kadınlar, dullar ve yasal seks yapan mabet kadınları “ahlaklı”; genç kızlar, yasal yollardan seks yapmayan sokak fahişeleri ve köle kadınlar “ahlaksız” … Örtünen “ahlaklı”, örtünmeyen “ahlaksız” değer ölçüsü sanıldığı gibi İslamiyetle birilikte ortaya çıkmadı. Kökleri ta Sümerler’e, Asurlu’lara kadar gidiyor.Bugün bunu savunanlar, aslında İslamiyetin değil, binlerce yıl önceki Sümerler’den  Asurlu’lardan, hatta Yahudilerden kalma değer yargılarını savunuyorlar.

Bu geleneği Yahudiler, Asurlu’lardan almış Onlardan da Müslümanlara geçmiş.Yahudi kadınlar,başörtüsünü perukla değiştirmişler.Genç kızken başları açık dolaşan Yahudi kadınlar,evlendikten sonra saçlarını traş ettiririp onun yerine peruk takarlarmış.Müslümanlar, bir çok inanç ve gelenekleri gibi, başörtüsü geleneğini de Yahudilerden almışlar. Yaptıkları değişiklik ise, peruk yerine ,yeniden başörtüsünü kullanmaktan ibaret kalmış..

Bu bilgileri veren Muazzez İlmiye Çığ, Kuran’ı yorumlarken de,“Kuran’da örtünmeden değil, ‘ziynetin örtünmesinden’ söz ediliyor.’Ziynet’ sözcüğünden kimi kadınlar vücudunu, kimi kadınlar da takılarını anlıyor.” diyor.

  
Prof. Dr. Neşe Çağatay ise Bilim ve Ütopya Dergisi’nin Ocak 1996 sayısında başörtüsünün Müslümanlara nasıl geçtiğini anlatırken şu bilgilere yer veriyor:

“Müslümanlar, hür kadınlarıyla birlikte Mekke’den Medine’ye göç ettiklerinde, Medine’de bir meta aracı gibi alınıp satılan  ve örtünmeyen cariyelerle karşılaştılar.Medineli erkekler, Mekke’den gelen kadınlara da cariye gibi davranıyor.Onları da meta gibi alıp satmak istiyorlar.Hazreti Ömer bu kargaşalığı görüyor.Medinelilerle karıştırılmamaları için Mekkeli kadınlara örtünme kuralı getiriliyor.Cariyelerin örtünmesi ise yasaklanıyor.İslamiyette hür kadınların cariyelerden ayırt edilmesi için başlatılan bu gelenek, daha sonra kadınların erkeklere karışı örtünmesi şekline dönüşüyor…

***

İşte, uğruna gürültüler koparılan örtünmenin temeli bu…İşin ilginç yanı Anadolu’da yüz yıllardan beri sürdürülen bu gelenek son yarım yüzyılda neredeyse terk edilmeye başlanmıştı.

Benim annem de başörtüsü takardı. Köylülerimiz halâ yağlık, eşarp, tülbent gibi örtüler takınır.

1970’li yıllardan sonra, türbanın büyük kentlerde güncel hale gelmesinden sonra bu konuyu köylü kadınlarımıza çok sordum.

Annam, hiç bir dinsel gerekçe öne sürmeden,çok samimi olarak şu yanıtı vermişti:
 “Kafamı bir defa öyle alıştırmışım.Böyle başlamış,böyle gidiyor.Çıkarırsam başım ağrıyor.Yıllardır alıştığım için, çıkardığımda çıplak geziyormuşum gibi tuhafıma gidiyor”

Diğer köylü kadınların verdiği yanıtlar da ilginçti:” Yazın tarlada çalışırken başımızı güneşten koruyor.Kışın da dışarıda boğazımız, kulaklarımız üşümüyor”

Dine en yakın gerekçeleri ise “Büyüklere saygı” idi. Gerçekten de, büyük şehirlerde, yurt dışında yaşayan kız kardeşlerim, köye gittiklerinde çantalarında birer eşarp bulundururlardı. Köyde dolaşırken bu eşarbı  başlarına (büyüklere, yaşlılara bir saygının gereği olarak) takar, köyden ayrılırken  başlarını tekrar açarlardı. Halâ da öyle.Köyde yaşayan kızların özlemi ise günün birinde büyük şehirlerde yaşamak ve bu baş belası eşarptan bir an önce kurtulmaktı..

Hiç biri, başörtüsünün dinle gerekçelendirmiyor, “Yarım metre bezle dindar da ahlaklı da olunmaz” diyorlardı.Eğer bizim oralar ayda bir yerlerde falan değillerse aynen böyle düşünüyorlar.

Ben 68’lı yılları çok iyi anımsıyorum. Üniversitelerde başörtüsü takan genç kız  hemen hiç yoktu. Şimdi başörtüsüne  “inancın gereği” diyenler, o zamanki kızlarımızın inançsız olduğunu mu söylemeye çalışıyor.

Bir kaç gün önce, Habertürk’te Prof. Nuray Sert’in verdiği örnekler de çarpıcıydı. O da türban takma aralığını daha da  kısaltıyor ve şöyle diyordu:

“İnsanın inançları küçük yaşlardan itibaren oluşur.Kızlarımız ilkokulda, lisede türban takmıyor. Haziran’da liseyi başı açık bitiriyor. Üniversiteye başladığında birden örtünüyor.Bunun anlamı nedir? Üniversiteler ahlaksız yerler mi? Bu iş sadece üniversite ile sınırlı kalmayacağına göre, bir de sonrası var, okulu bitirdiklerinde gittiklere yere de taşıyacaklar.Nasıl olsa o arkadan gelir diye şimdi hiç söz etmiyorlar.”

Çoğu görüşleri bana “totaliter” gelse de emekli Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın verdiği bildi de ilginçti:

Necmettin Erbakan parti lideri oluyor. Ancak, ODTÜ ‘de okuyan kızının başı açıktır.Aralarında bir takım tarikatçıların, şeyhlerin de  bulunduğu bir grup(Vural Savaş, Tayyip Erdoğan’ı da onların arasında sayıyor) Erbakan’a gidiyorlar, “ İslami bir partinin liderinin kızı başı açık olmaz! “ diyorlar.Erbakan, kızının başını örtme kararını alırken ağlıyor.(Ben anımsıyorum, Erbakan siyaset sahnesine ilk çıktığında özellikle Odalar ve Borsalar Birliği seçimlerinde Süleyman Demirel’le çarpışmıştı. Demirel yandaşları, Erbakan’ın eşi ve kızlarıyla birlikte plajda çekilmiş, plaj giysili resimlerini çoğaltarak el altından kongre üyelerine dağıtmışlardı.)
Bütün bunlardan Erbakan’ın, ömrünün yarısından sonra “hidayete” erdiği sonucu çıkıyor ki, anlaşılır şey değil.

Tayyip Erdoğan’ın eşinin  ise genç kızken  başı açıkmış, “Başımı örtmem için karar alındığında intihar etmeyi  bile düşündüm” demiş..

Türkiye’yi pazarladığını söyleyen Başbakanımız, türbanı da ustaca pazarlıyor.

“Türban konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi değil, ulemalar karar versin” şeklindeki sözleri bir çokları tarafından “gaf” olarak değerlendiriliyor ve “mantıksız” bulunuyor. Yanılgı da işte tam bu noktada başlıyor. Çünkü, dinsel düşünme  yöntemi “mantığı”, soru sorulmasını, “neden?”i, “niçin?” i ret eder.Sadece uyacaksın, itaat edeceksin. Mantığını kullanmayacaksın. Soru sormayacaksın. Dinsel konularda soru sorulmaz, öngörüler oldukları gibi kabul edilir.

“Biraz mürekkep yaladığı”  için Tayyip Erdoğan, o kesimin nabzını çok iyi tutuyor. O cenahtan hiç kimsenin aklına, “laik bir hukuk devletinde uleama olur mu?” sorusu gelmez.

Erdoğan’ın hitap ettiği  o  kitlenin şöyle düşündüğünden eminim:

“…Gördün mü adamı! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bile kafa tutuyor. Kararı siz veremezsiniz, bizim ulemamız, din alimlerimiz verir , diyor.Görüyor musun dindar adamı. Şimdiye kadar bunu kim söyleyebildi”

O kesimlerin düşüncesi böylesine sığdır ve Erdoğan yine bilerek “damardan” girdi, ama kimse farkında değil….

Son bir not…
Yazıyı bitirirken birden yüreğim sızladı. 12 Eylül darbesinin lideri, “Netekim” Milli Güvenlik Konseyi’mizin başı Kenen Evren’in ve diğer muhterem zevatın, şimdilerde de George Bush’un hakkını yediğimi düşündüm….

Konuşmalarında bolca “Benim babam da imamdı” yinelemelerini kullanan, televizyonlarda ve meydanlarda Kuran’dan ayetler okuyan o değil miydi? O zamanlar yeni yeni palazlanan PKK’yı yok etmek için bölgeye uçaklarla Kuran ayetleri atan onlar değil miydi? Liselerde din derslerini zorunlu hale getirenler onlar değil miydi?

12 Eylülcülerin bu konularda fena yanıldıklarını mı düşünüyorsunuz? Asıl fena yanılan sizsiniz! Bütün bunlar, ta o yıllarda “Yeşil Kuşak” adıyla başlayan bugün de “Ilımlı İslam”a dönüşen ince ve uzun  sürecin bir parçası değil miydi?

Bu, Orta Doğu’da sergilenen, Büyük  Orta Doğu Projesi (BOP) adlı bir tiyatrodur.Bu tiyatroyu kimileri yazar.Kimi sahneye koyar. Kimileri de oynar.Aktörler zaman değişir, ama oyun hep sahnede kalır…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.