İSVİÇRE’DEN… Arı ulus özlemi ve içimizdeki dönmeler!!

İSVİÇRE’DEN… Arı ulus özlemi ve içimizdeki dönmeler!!

0
PAYLAŞ

Hafta sonu İsviçre’nin İtalyanca konuşulan Lugano kentindeydim. Volkanik dağlar arasında, şirin bir gölün kıyısına kurulan Lugano şehri, eski ile yeniyi bir arada kullanmada Zürich kentinden daha iyi korumuş gibi geldi bana. Modern yapılar, eski mimariyi boğmamış, trafik ve yaya ilişkisi daha bir itinalı…

Kentin en işlek caddesi olan, sahil yolu, akşam yedi ile gece on iki arası trafiğe kapatılarak yayaya açılıyor. Gençler ve turistler akşam yediden sonra trafiksiz bir hayatı yaşıyorlar. Gece on ikiden sonra yol yeniden trafiğe açılıyor. Dağların tepesine teleferikler döşenmiş ve her teleferiğin  bittiği yerde birer restaurant var.

Lugano’yu sevdim. Doğduğum o yoksul dağ köyünün kokusu vardı bu zenginlikte. Bu şehre taşınmayı dahi düşündüm.  Ancak insan gittiği yere, kendi ülkesinin de sorunlarını götürüyor. Vapur turu yaparken yanımıza oturan bir Rus turist, Türkiyeli olduğumuzu öğrenince. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilip seçilmediğini sordu. Teleferikle bir dağın tepesine çıkarken yaşlı bir kadın ise, Türkiye’de yüz bin gizli Ermenin yaşadığını bir gazetede okuduğunu söyledi. Bu söylemde, insanların bir ülkede kendi kimliklerini neden saklama gereği duyduklarını anlayamamanın ifadesi vardı.

Oysa bu hikayenin kendisi bendim. Gizlenmiş, korkmuş bir hayatın acısını taşıyordum içimde. Şimdi yerinde soğuk küllerin estiği, o yoksul köyün resmi isimleriyle, çocukluğumun iç içe büyüdüğü isimler hep yan yana birer dram gibi durdular.

Hiç birimiz sormadık bu farkın anlamını. Biliyorduk ta sormadık. Ancak bizim kendimizden dahi gizleyerek yaşadığımız bu gerçeğin üstü, gamalı haçlarla işaretlenmişti bile devlet arşivlerinde. O yoksul köyün saklanan şeceresi meğer Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Hallaçoğlu’nun elindeymiş.

Zürich’e döner dönmez. Zürich gazetelerini karıştırdım. Livaneli ile tam sayfa bir söyleşi vardı. Abdullah Gül üç gün boyunca, Tages Anzeiger ve Neu Zürcher Zeitung’un manşetinden düşmemiş. Hallaçoğlu’nun açıklaması ise, iç sayfalarda kendine yer bulmuş. Irkçılıktan İsviçre’de ceza almış notu da düşülmüştü…

Büyüdüğüm köyün idolleri, İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan ve Deniz Gezmişti. Biz 1970 sonrası doğumlular, bu üç genç insana dair okunan Türkülerle büyüdük. Dönmelikle devrimcilik arasındaki bağı hiç birimiz Türk Tarih Kuru kadar ince düşünemedik. Ancak bu yoksul insanların kendini, Alevilikte ve sonra da devrimcilikte bulmalarının nedeni sahiden bu kadar pazarlıklı mıydı?

Bunu anlamak için, iç Munzurlara düşen Xacheli köyünün okuma yazma bilmeyen yaşlı kuşaklarına bakmak lazım. Büyük babam, Eva adında Ermeni bir kadını aldığında henüz Ermeni katliamı yoktu. Bu birliktelikten doğan çocukları Sahan’a Eva’ının kız kardeşinin kızı Zelxe’yi getirmişlerdi. Sahan 1938’de rakipleri tarafından, bir sabah vakti öldürülmüştü. 1938 Katliamında, Zelxe üç küçük Erkek çocuğunu bir ormanlık alanda saklamış. Hala hayatta olan annem ise, Türk kökenli bir Kürttü. Hepimiz Zazaca dilinde büyüdük.  Köyün yakılması ve babamların bu katliamdan sağ çıkma hikayelerini defalarca dinledim. Bir masal ustası olan babam, bu öyküyü her anlattığında daha güzel ve daha acı anlatırdı. Ve daha içten ağlardı. Köyün yakılışı, insanların ölmesi, onu öylesine derin yaralamıştı ki, erken yaşta göçüp gitti. . 

Ermeni, Türk, Kürt bilmezdi. ‘Baba bizde Ermenilik var mı?’ diye bir soru sokmak, ayıpmış gibi gelirdi bizlere. Hala’da böyle inanırım. Ancak nenem ne zaman bize kızsa, “Ermeni dölü, değil mi” diye bir ithamda bulunurdu. Köyümüzün yoksulları olan Fezlıkhanlıların dramını ise hiç düşünmedim. Bahr’ın oğlu Yusuf, çocuklarına kızdığında, aynı nenem gibi ve daha acı kükrerdi, ‘Ermeni cinsi!’

Yusuf Hallaçoğlu’nun ‘herkes kendini bilsin’, açıklamasını okuyunca, annemi aradım. Yoksul Fezlıkhanlı Yusuf’un neden böyle dediğini sordum. Bana zazaca dilinde, “hero! Hero!” Eşek! Eşek! Onlar Ermeni, Pir Nesimi 38 katliamında asker anlamısın diye, onları sünnet etmiş..” Ardından, ‘Anne bunu bir dergide yazayım mı diye sordum? Ma Gunae, fekire, (günah, fakirler) dedi. Oysa o derin vadilerin içine saklanmış Xacheli köyünün yerinde şimdi soğuk küller esiyor. Künyesi ise Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf  Hallaçoğlu’nun elinde…

Dünya Ulusçuluktan vazgeçti. Türkiye daha bir Ulusçuluğa sarılıyor. Dünya dini daha tali bir plana itiyor, Türkiye dini günlerin özlemini çekiyor. Farklı kesimden insanlar birbirleriyle evleniyor, ırk, din, dil farkı bilmeden, Türkiye arı ırkın peşinde…

Utanç hala, doğduğum o toprakların üstünde bir kara leke gibi dolaşıyor. Ermeni katliamı döneminde, Arap çöllerine doğru çıkarılan, üç yüz bin Ermeni kız çocuğunun Kime verildiğinin listesi hala Genel Kurmay Arşivlerinde. Ve hala kimse Müslüman erkeklere verilen bu üç yüz bin Ermeni kız çocuğunun yaşadığı dramı bilmiyor.

En rağbet edilen deyim, ‘dönmelik’. Dönme Yahudi, dönme Ermeni, dönme Erkek, dönme Müslüman. Bu dönme bir milletin, sırtına bir arı ulus çıkarma ve bunu başaramama sebebinden midir dersiniz? Yoksa sahiden bir arı ulus özlemi midir?

 İkincisiyse, daha göreceğimiz, daha yaşayacaklarımız var derim. Yok kardeşliğimizi bilelim ise, o listeler açıklanmalı, tarihi karıştırmak için değil elbet, açıklamak için. Geçmişimizden ders çıkarmak için. Hani olurda geçmişe karşı özür borcumuzu öderiz. Bilinmeyen yanlarımızı, geleceğimize rehber ederiz. Kaybettiklerimizin hikayelerini gelecek güzel günlerimizi kurmak için harç yaparız… Lugano gibi güzel kentler kurar, teleferikler döşeriz. . .

BİR CEVAP BIRAK

fifteen − three =