İsyancı Bahar

Ve de Celal Perk’in oyununa İSYANCI BAHAR demesi, tam isabet. Çünkü yapıtı, toplumsal yasallıkları canlandıran bir maddeci estetiği vurguluyor…

Oyun, oyuna girişteki bir davetle başlıyor. Karşılayıcı koro, Anadolumuzun düğün yahut şölenlere konuk karşılamasını anımsatan, şarkılı,müzikli bir şovla gecenin seyircilerini yandaki Cafenin salonundan alıyor ve iç koridordan geçip, geniş alanlı bir fotoğraf sergisine taşıyor. Ki bu,inanılmaz bir güzellik ! Burada seyirciler, değişik fotoğraf sanatçılarının albenili tablolarına takılıyorlar. Bu da başka bir güzellik! Ardından oyuncular sahneyi kurmağa koyuluyorlar. Ve bu da imeceleşmenin, yaşamı paylaşmanın güzelliği…Diyeceğim, güzellikler diyarındasınız artık…
Derken oyun için çan da çalıyor. “Açık hava salonu” diye isimlendirebileceğim orta bahçeye doluşuyorsunuz. Ve yarım ay halinde sıra sıra sandalyeler ve neredeyse salonun yarısı kadar, üstü yeşil alacası bir sahne karşınıza çıkıyor! İç içe iki katlı, koaman bir sahne…
(Biraz sonra, sahne örtüsünün özel olarak açılan deliklerinden, özel sahne kıyafetleriyle, özel oyuncular bitecek… Ve koro oluşarak oyun başlayacak…)
Evet tiyatro!
Yazarlar, uzmanlar, eleştirmenler ve de bu alanın akil adamları tiyatronun dört ögeden oluştuğunda birleşmişlerdir, bilindiği üzere. Bunlar yazar, yönetmen, oyuncu ve seyirdidir. Bu dörtlü bir araya gelmeden tiyatro olmuyor.
Bakıyorum izleyeceğim oyunun yazarı Celal Perk, Yönetmeni Celal Perk, oyuncularından biri Celal Perk ve yanımızdan oyunu izleyen seyircilerden biri de yine Celal Perk!
Yani Celal Perk bir tiyatro adamıdır. Dört başı mamur, hünerli ve yetkin…
Ben de seyircilerle birlikte izledim oyunu, yani dörtlüden biriydim. Fakat izleme sırasında olsun, bitiminde olsun, oyunun janrına ne desem diyen sorular kafama hücüm etti durdu ve de yakamı bırakmadı. Bir kere konunun, serimini, düğümünü, çözümünü içeren klasik bir öykülemesi ve gelişmesi yoktu burada. Sadece konulara değiniler, sorular, sloganımsı açıklamalar ya da çok kanatla uçan çağrışımlar vardı bol bol, belki de senfonileşmiş birşeyi andırıyordu, ama tabi ki senfoni değildi. Peki, Kabare mi desem? Değil. Vodvil mi? Hiç değil. Dahası körmük sanatları cinsinden biri de değildi. Örneğin kanto mu?, Orta oyunu mu? Değil. Meddah mı? Karagöz mü? Değil… Ya da sokak tiyatrosu mu? O da değil…Bulvar tiyatrosu yahut çadır tiyatrosunu ise ağzıma bile alamam…
Öyleyse ne?
Ne bileyim? Bildiklerimden biri değildi işte. Başka bir ad da ben veremiyordum. Öte yandan belli ki ayrı ayrı hepsinden esinlenilmiş ve yeniden yaratılmış başka bir sahne vardı önümde! Ve ben adını bilmediğim bir yemeği yemiş gibi haz içindeydim. En iyisi, dedim kendi kendime, izlediğim oyunu – belleğimde kalanıyla – gözden geçireyim. Ama o bile kolay gözükmüyor. Bir bakıyorsun Feridun Düzağaç’ın şarkısı yükselmiş:
“Ben kuşlardan da küçücüktüm
Bir gece vaktiydi, aşk tuttu elimden benim…”

Yahut, Cemal Süreya şiirini dikte ediyor:

“…Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız/ Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun/ Ama nasıl oluyor, sen yüreğimi eller ellemez, sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor!/ Bütün kara parçalarında, Afrika dahil…”

Sonra başka şarkılar başka şiirlerle yüzleşiyor. Ve Orhan Veli’nin bu kadar yerinde yorumu kafama çakılıyor. Ve isyan türküleri beliriyor. Ve karşıtlıklar çoğalıyor. Ve de bunların uzun birer replikler oluşturuşu ve bu uzun repliklerin diyaloglara büyüyüşü ve diyalogların sömürücü düzeni deşisi ve savaşımı gündemleyişi…

Böylece renkli, hızlı, haklı savaş tablolarının çağrışımları artıyor…Sahnenin alt bölümü üstteki balkonumsu bölüme karışıyor…Renkler, şiirler, sözler, şarkılar, türküler, monologlar, desturlar, elele verişler, kolkola girişler, koşuşturmalar…hareket, hareket. Ama sahne bir curcuna değil. Aklın ve toplumsal yasallıkların dengesi egemen bu kalabalık kere kalabalık sahnede. Ve hep gereklilikler ağır basıyor.

Yani hepimize sesleniyor oyun ve oyuncuları: Bu güzel dünyayı sosyo-ekonomik tersliklere bırakmayın! Sömürüsüz ve savaşsız bir dünya için savaşın! Barışı ve kardeşliği kurun!

Fakat oyuncuların oyuncukları üstüne övgü sözleri de etmem gerek! Önce özürle belirteyim ki, Rahime Simpson’dan başkasını tanımıyorum. Üstelik metinde adları ve oynayacakları roller bilirtildeği halde teşhis de edemiyorum. Ama derim ki, bu oyun bu ustalaşmış amatör oyuncularla sadece beş kere oynanmamalıydı! Haftada en az bir kere Londralılar için gösterime girmeliydi, girmelidir de. Hatta, Paris’e, Berlin’e gitmeli…Stockholm, Amsterdam, Viyana… bütün Avrupa’yı turlamalı.

Ve hepimiz “bahar”laşmalıyız:
Celal’in bu;
İSYANCI BAHAR’ıyla…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × three =