Tahir Canan: Hayatı çocuklarım öğretecek

Tahir Canan: Hayatı çocuklarım öğretecek

0
PAYLAŞ

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya/ Ona sorarsanız: ‘Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman’ …/Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’ diyor Nazım Hikmet. O ise, 60 yıllık ömrünün yarıdan iki fazlasını tüketti dört duvar arasında. O içeri düştüğünde 2 yaşında olan oğlu, şimdi 34’ünde. Dile kolay, hayatında 32 yıllık dev bir ‘boşluk’ ve demir kapının arkasından başını uzattığında torununun yüzünü ilk kez görmenin burukluğu var Tahir Canan’ın içinde. 20 yıl sonra ilk kez adımlarını saymadan yürüyor, hesap yapmadan temiz hava alıyor. Deniz kenarına gidip, çekiyor içine iyot kokusunu, vapura binerken Boğaz’a bakıyor. Hapse düşmeden çalıştığı Kadırga’yı anlatıyor ve ekliyor: İstanbul’da, sadece deniz değişmemiş…

SOL eli, 20 yıldır hasretini çektiği eşinin elinden ayrıldığı her vakit sağ avucunun içini yokluyor. Nedenini soruyorum, gülümseyerek, orta parmak hizasındaki sararmış bölgeyi gösteriyor. Nasır sanıyorum. İşkencede kopan sinirler nedeniyle hissetmediğini söylüyor. Ardından başlıyor 32 yıllık ‘karanlığı’ anlatmaya;

GERİDE KALANLAR?

80’li, 90’lı yılların cezaevi koşullarını, işkenceyi yüzü gerilerek hatırlıyor. Gözlerinde öfke var ama tebessüm de eksik olmuyor yüzünden. Sadece torunları ve çocuklarından bahsederken bir damla yaş süzülüyor gözlerinden. Hemen silip devam ediyor umutla anlatmaya. ‘Rekortmen’ ifadesinden hoşlanmadığını belli ediyor: “Türkiye tarihi ne benimle başladı, ne de bitiyor. Sadece ben yatmadım. Hala yatanlar var. Yasada 1982’yi baz aldılar. Ya sonra girenler?”

BELKİ de, içeride kalanlara haksızlık etmemek için ’32 yıl’ demiyor o günleri anlatırken. İki yıllık aranın ardından 1993’te tekrar mahpus olduğu günden başlıyor: Hukuk görevini yapmadı, 20 yıl ailemden ayrı kaldım. Çıktığımda torunum beni tanımadı. Sarılmak istiyorsun, ağlıyor… Altı torunum var. Birini ilk kez evde gördüm. Diğerini getirmişlerdi. İçeri sokabilmek için ‘dedeni alıp geleceğiz’ demişler. Geldi, sadece telefonla konuşabiliyoruz. Bu defa küsüp ‘seni almaya gelmiştim’ diyor. O duyguyu anlatamıyorsun. Her olayda aynısını yaşıyorsun. Seni koparıp atmışlar bir kenara. Çocuklarına, torunlarına yabancılaşıyorsun. Hiç biri telafi edilmiyor.

İLK BULUŞMA

BEN içerideyken doğan oğlum İmran’la 20 yıl sonra kol kola girdik, ‘Özgürlük’ Parkı’nda yürüdük. Şimdi yüzüne bakarken bile garip hissediyorum. Çünkü ‘yabancı’yız. Görüşte sigara içmiş görmemişim bile. Dün yakınca fark ettim. O dünyaya yenilik geldiğinde seni başka bir yere götürüyor. Hayatı bütünleyemiyorsun. Karşında olması bile yetiyor. Ama ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilmiyorsun. Diğer yönlerini göremiyorsun…

ASLINDA tüm aile cezalandırılıyor. Cezaevinde annemin ölümünü, kardeşlerimin, çocuklarımın hastalığını yaşadım. İmran doğduğunda orada değildim. Elinden tutup okula götürememek anlatılabilecek gibi bir şey değil. İlk torunum doğduğunda haberim bile olmadı. Aylar sonra görüşe geldiklerinde yaşadıklarımı anlatamam. Bunların hepsi hayata dair bir kopukluk olarak kalıyor. Biri acıtsa ‘iyileştireyim’ dersin. Yılları arka arkaya eklediğindeyse tedavi edilemez hal alıyor. Alışmıyorsun ama kanıksıyorsun. Öyle yaşıyorsun.

HER ŞEY YABANCI

‘KAYBOLAN’ yıllarından bahsediyor ama umut dolu.. “Hayatı yeniden öğreniyorum’ diyor: Kullandığınız her şeye yabancıyım. Çoğunu ilk kez görüyorum. Lokantaya gittim, kullanılan gereçlerin çoğu yabancı. Lavaboya gittim elimi yıkayacağım. Musluğun vanası, ortada sabun yok. Elini uzatıyormuşsun kendiliğinden akıyormuş su. Cep telefonu, bilgisayar… Hiç elim değmemişti. Çocuklarımdan öğreniyorum her şeyi. Soruyorum. Ama öğreneceğim kullanmayı. İlkokul öğrencisi ABC’yi öğrenir gibi biz de hayatı yeniden öğreniyoruz…

BİR TENCERE SARMA

“En çok neyi özlediniz?” sorusuna buruk gülümsemeyle yanıt veriyor: “Onun adı yok. Orada olmayan her şey özlem. Sahilde yürümek, bir çamın dibinde oturmak, çocuğunla gezmek, eşinin elini tutmak, torunlarını kucaklamak…” En çok özlediği yemeği düşünmemiş. Ancak ablası bir tencere sarma yapmış.

‘KAÇ cezaevinde yattınız’ sorusuna ilk anda cevap veremiyor Canan. Başlıyor saymaya; Gaziantep, Mardin, Adana, Ankara… Çankırı, Çanakkale, Bandırma…

“HAYAT nasıl devam edecek?” deyince “Biraz dinlenmem lazım. Terzilik yapma şansım yok herhalde. Ama boşta kalmak gibi bir şey yok. Oturup konuşacağız çocuklarla ‘ne yapabiliriz’ diye. Bir şeyler mi yazacağız? Bir şeyler mi okuyacağız? İş yeri mi açacağız? Yani yaşamın bir tarafından tutmak gibi bir yükümlülüğümüz var” yanıtı

Son 4 saatte bile taşları saydırdılar

TAHİR Canan’a, demir parmaklık ardındaki son saatleri soruyorum, hüzünle karışık tebessüm oturuyor yüzüne. “Birkaç defa yaşadığım için, bu duyguya alışkındım. Temkinli davranıyorsunuz” diyor. Eşi Gülnigar Canan giriyor araya: Yasanın onay süreci kabus gibiydi. Meclis’ten geçtiği gün Cemil Çiçek yurtdışındaymış. Üç beş gün öyle geçti. Cumhurbaşkanı da gezideymiş. Sonra onu bekleme… Sabah ilk iş televizyonu açıyorduk, ‘döndü mü’ diye. Sonra, o maddelerin mahkumlarla ilgili olmadığını öğrendik. O an hem eşimin hem diğer mahkumların hayatından endişe ettim. Bu kadar çok hukuksuzluk yaşayınca, hep temkinli davranıyorsunuz.

TAHLİYE gününü ise şöyle anlatıyor Gülnigar Canan:

Her şey hazır. yasa onaylanmış, yazışmalar tamam. Ama O’na içeride, bize dışarıda dört saat ‘duvarları saydırdılar’. Ancak demir kapının önünde görüp elini tuttuktan emin olabildim çıktığına.

Ömrünün yarısı hapiste geçti

HERKES Tahir Canan’ı hikayesi gazetelere yansıdığında ‘rekortmen mahkum’ olarak tanıdı. Eşi ve üç çocuğuyla yaşadığı Gaziantep’te terzilik yapıyordu. 1979’da ‘TDKP adına cinayet işlemek” suçlamasıyla tutuklandı. O, ağır işkencelerden geçerken başka bir örgüt cinayeti üstlendi, bir kişi tutuklandı. O’na ise 36 yıl ceza verildi. 12 yıl sonra, Şartlı tahliye oldu. İki yıl sonra, yeni evlendiği eşi 4. çocuğuna hamileyken, 1993’te tekrar gözaltına alındı. ‘Üyelik’ten 12.5 yıl yedi. Önceki infaz da yandı. 4. Yargı Paketi’nin yasalaşmasıyla özgürlüğüne kavuşana kadar, toplam 32 yıl cezaevinde kaldı.

Hukuk mücadelesi sürüyor

YAŞADIĞI hukuk skandallarını “keşmekeş” diye tanımlıyor Tahir Canan. Şöyle anlatıyor yaşadıklarını: Örneğin Savcı Onur Oğuzer cezaevine geldiğinde defalarca “sen haklısın” diyor. Ama öbür taraftan mahkeme lehime karar verdiğinde de temyiz ediyor. Mahkeme hakkımdaki cezayı kaldırdı. Ancak 1993’te, o ceza nedeniyle yanan infaz kararı duruyor. Yargıtay’ın içtihatları var “Ceza kaldırıldığında bütün sonuçları da kalkar” diye. Ama uygulanmıyor. Aslında yargı görevini yapsaydı 4. Yargı Paketi’ne ihtiyacımız yoktu.

BİR de 2011 ve 2013’te istediğim adli sicil kayıtları tertemiz. “Cezanız kaldırıldığı için sicilden çıkarılmıştır” diyor. Yani dosya tertemiz. Ama ben cezaevindeyim. Tahliye başvurusu yapıyorum. Mahkeme lehime karar veriyor. Diğer mahkemeden itiraz geliyor ve yine başa dönüyoruz.

20 yılın ‘bedeli’

ANAYASA Mahkemesi’ne başvurdum. Üç dosya mahkemenin önünde. Sonuç alamazsam AİHM’e gideceğim. Bir de Danıştay’da dava açtım. O da ‘içtihat’la ilgili tazminat davası. Olmayan bir karar üzerinden 20 yıl cezaevinde tutmuşlar ve bunun bedelinin hesaplanarak sadece benim değil ailemin yaşadığı bütün maddi ve manevi sıkıntılar göz önüne alınarak ödenmesini istedim. (OZAN SÜRÜCÜ / Akşam)

BİR CEVAP BIRAK