Tek kişilik, interaktif…

Sanki bomboş bir odada yanıyormuş gibi, kös kös yanıyordu. Bu durumda, tek ümidim pencere kalıyordu…” ( Rılke- Malte Laudrıs Brıgge’in Notları)


Umudun  sadece sokağa açılan bir pencereden ibaret olduğu tekil hayatların, modernizmin o dikey yaşamında melodramla harmanlanıp bireycilik sosuyla sunularak,  mistik bir yalnızlık halini almasıyla kendimize bakmayı unuttuk. Seksenlerde Yeşilçam sinemasının çokça kullandığı ve sosyal içerik kaygısıyla yaratılan gizemli yalnız adam ve  kadın figürünün  anlaşılmazlığıyla, kendi yaşamlarımızın anlaşılmazlığı arasında bir paralellik kurmakta epey yol aldık. Yeni yolculuklara çıkacaktık ve çıktığımız yolculukların son durağı, bizi kimsenin tanımadığı yerler olacaktı. Biz de kendimizi tanımayacaktık!  Kentin, vahşi ve soğuk yaşamından kendimizi kurtaracak, ruhlarımızın derinliklerinde yatan bizi ortaya çıkaracak vahayı bulacaktık. Biraz hayalperesttik ve biraz da hayatla  yaptığımız maçın rövanşına hazırlanacaktık. Kıyı  kasabalarının, o  salaş balıkçı meyhanelerini aradık,  kırçıl sakallı balıkçıları; Macit Flordun’dan, Kadir Savun’dan, İhsan Yüce’den anımsadığımız iyi yürekli, gün görmüş ihtiyarları aradık.


İyot kokusu ve balık ağlarının oluşturduğu fonda, ellerimiz cebimizde, üç günlük sakalımızla oradan geçerken “ hayrola evlat, canın sıkkın görünüyor gel şöyle yanıma otur hele” diyecek birilerini aradık. Üstümüze birden güneşten bir yorgan serilecek, balıklar mangala, rakılar bardağa doluşacaktı. Kaptanın kızına  aşık olunacak, harabe kulübeler onarılacak, basma perdeli evlerde kentten ayrılırken buruş buruş ruh heybemize tıkıştırdığımız suretlerimizi tek tek ütüleyecek,  mutluluğun dibini bulacaktık. 


Kimsenin kimseye benzemediği kalabalık bir  hayatın arasından, herkesin herkese benzediği soylu yalnızlıklara uzandık. Boyası dökülmüş bankların, plastik sandalyeli çay bahçelerinin, uzun ve amaçsız akşam oturmalarında; her karesini ezberlediğimiz bir filmin zihnimize kurduğu salıncağın ninnisiyle sallandık. Ruhumuzu kıpırdatacak rüzgar çoktan kesilmişti ve gittikçe birbirimizi daha çok  izler olmuştuk. Emel hanımın basenleri, gümüşçü kızın gizemli sevgilisi, postacının saçında gittikçe çoğalan aklar ve  dövmeci gencin suratındaki faça… Birbirimizin  bütün ayrıntılarını  geçen yüzyıldan kalma bir polisiye merakıyla konuşuyorduk. Ve  en  usta anlatıcının dilinde kusursuz bir romana dönüşüyordu sıradan hayatlarımız. Yağmurlu akşamüstlerinin  saçak altı sohbetlerinde yüzümüze binlerce kez çarpan cümlelerle,  sözü hızla tüketiyor; uzun uzun susuyorduk.


Ve bir tek pencere kalıyordu geriye; gizemli yalnızlıklar otobanında, dünyaya açılan pencere.


Binlerce chat odası, yüz binlerce klavye ve karanlık, dipsiz  bir kuyudan kendi suretimizin yansımasını çekip çıkarmaya çalıştığımız milyonlarca  telaşlı parmaktık artık.


Ofislerde, soğuk ve dumanlı net cafelerde, gürültülü arka sokaklarda; durmadan koşan hayatın  zaman aralığından koparmaya çalıştığımız bir tutam sanal karşılık için açılan bir pencereydi hayat.  Akademisyenler, eczacılar, marangoz kalfaları, yurt kaçkını öğrenciler ve nick’inin  gizemine sığınmış, “ bir seksen- bir doksan”  ölçülerinde hayali modeller. Öylesine, günün sükunet denizine  atılmış taşların halkaları ve dağıldıkça belirsizleşen çizgilerdik. Kendimizle karşılaşınca, “pencereyi kapatıyorduk”  Ne Eyüp’ün kaymakçı dükkanları, ne Beyoğlu’nun muhallebicileri, ne de yazlık sinema önlerinin kırmızı yanaklı  kalp atışları. Chat odalarında buluşuyoruz nice zamandır. On yedi yaşında  sanal ilişkilerin yorgunu bir orta yaş insanı,  otuzunda çoktan ikinci bahar hülyasına kapılmış iflah olmaz bir sanal çapkın…


Boynumuza astığımız ve sayısını bizim bile unuttuğumuz “nick” lerin ağırlığında kırıldı umutlarımız. Milyon kere  dileğimizi  yazıp,  boşluk bırakarak  uçuruma attığımız ve cevabını beklediğimiz kocaman bir soru çengeli oldu  hayat.  Şu yanımızda oturan delikanlı,  ön koltuktaki yaşlı teyze, hele şu arka tarafta konuşmak için can atan siyah kazaklı sakallı bey. Ne zamandır gözlerimiz  diğerine teğet geçiyor, suretimiz bir  retinaya  kaydolmayalı kaç zaman oldu?


Biriktirdiğimiz o ışıklı anıların çıkınını açıp,  hayatı yeniden başlatmak için daha ne kadar bekleyeceğiz? 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.