Tiyatro ve dublajla geçen 76 yıl

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, 1930 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Necdet Mahfi Ayral Şehir Tiyatrosunda oyuncu idi. Çocuk yaşta babasının elinden tutup tiyatroya götürmesiyle kariyeri 9 yaşında başladı. Ve sanat hayatında 76 ıncı senesini geride bırakan Jeyan Mahfi Tözüm ile Mutlu Haner konuştu.

-Jeyan Hanım hem tiyatro, hem de dublaj ve sinema sanatçısısınız. Bize sanat hayatının başlangıcını anlatabilir misiniz? 

Benim babam Necdet Mahfi Ayral o devirde tiyatroda oynuyordu. Aynı zamanda sahne amiriydi. Muhsin Ertuğrul, Peer Gynt (Per-günt) isimli bir eser koyacak sahneye. Pergünt dünya çapında bir müzikal eserdir. Orada rol alacak bir kız çocuğu gerekiyor. Muhsin Bey babama diyor ki bir kız çocuğu lazım. O zamanda böyle çocuk bolluğu yok tabii. Babam da kızım var , isterseniz getiririm demiş. Muhsin Bey’in tamam demesi üzerine, babam aldı beni 9 yaşımda götürdü sahneye. Sene 1939’du. Gittim, Muhsin Bey bir şeyler sordu bana şimdi hatırlamıyorum.
İlk rolüm, sahne açıldığı anda bir Norveç dansı vardır, bu oyunda, orada Ferih Egemen’le dansımız vardı. Bu bir. Aynı oyunda ikinci rolüm de Per-Günt’ün sevgilisi Solveig vardır ki onu Nevin Akkaya (1916-2015) oynuyordu. Per-Günt’ü de Tâlat Artemel (1901-1957) oynuyordu. Ben orada sahnenin dibinde küçük kapı yapmışlardı, o kapının önünde bir tabure var ve Per-Günt , sevgilisi Solveig’i hayal ediyor. Ben de o taburenin üzerinde hayali oynuyorum. Ağzımı oynatıyorum, çünkü Solveig, kuliste şarkısını söylüyor. Ve ben de  hayali oynuyorum. Böyle başladı ve başlayış o başlayış, 50 sene sürdü tiyatro hayatım.

Önceleri çocuk piyeslerine oynadım.  Fakat bu arada 12 yaşımda dram tiyatrosunda , Rüzgar Esince diye bir İtalyan piyesinde, oynamaya başladım. Ve her zaman baş rol oynadım. Mesela Çalıkuşu’nu oynadım. Amerikan piyesi olarak Kadınlar piyesinde oynadım. Yerli piyeslerde çok oynadım.  Pirandello’yu çok oynadım, fakat hep baş roldü oynadıklarım. İstanbul Belediyesi Şehir tiyatrosundan emekli oldum.

 

-Dublaj nasıl başladı peki?

Bu arada ben 10 yaşımdaydım. Babam beni bugünkü Sadri Alışık sokağı, o zamanlar Bursa Sokağı idi. Marmara Stüdyosu vardı. Orada da Mahmut Moralı idare ediyordu dublajı. Bir Arap filmi gösteriliyordu. Ümmü Gülsüm ve Abdülvahap oynuyorlardı baş rollerde. O zamanlar da Arap filmleri furyası vardı. Ve o filmde Ümmü Gülsüm ile Abdülvahap’ın küçük bir kızları vardı, benim yaşlarımda. Gittim mikrofonun karşına ve mikrofon yukarıda, sabit duran bir nesne. O zamanlar böyle şimdiki gibi inip çıkması olan mikrofon yok. Mahmut Bey dedi ki iskemle getirin dedi ve o iskemlenin üstüne çıktım, orada da başlayış o başlayış ve 60 sene boyunca durmadan dublaj yaptım.
Şöyle diyeyim, ben liseyi bitirdim ve doktor olmayı düşünüyordum. Fakat baktım ben bu işte profesyonel olmuşum. Hatta derim ki ben mesleği seçmedim. Meslek beni seçti… İlk etapta küçük rolleri konuştum fakat neden sonra sesimin kalitesi, ya konuşma tarzım bilemeyeceğim, büyük rol oynayanları seslendirmeye geçtim. Belgin Doruk ile başladım. Ondan sonra aklınıza hangisi geliyorsa bütün yıldızları konuştum.

-En çok sesinizin yüz olarak kimle uyumlu olduğunu düşünüyorsunuz.

Belgin’le. Sonra Hülya (Koçyiğit) ile.

-Dublaj zor mudur?

Bir an bakarsınız, “aa ne var ben de yaparım, çok kolaydır” dersiniz. Çıkar gelirsiniz mikrofonun başına, hiç bir şey yapamazsınız.
Zordur çünkü… Çünküsü çok. Bir kere senaryo. Senaryoya bakacaksın, ekrana bakacaksın, nasıl bir rol oynuyorsa onun rengini vereceksin, tonlamasını doğru yapacaksın ve kelimeyi oturtacaksın! Türkçe dublaj yabancı film dublajından zordur. Çünkü Amerikan filminde İngilizce konuşur ve sen cümlenin boyu kadar konuşacaksın. İster evet desin, ister hayır desin ne derse desin, kelimenin harfi harfine oturmasına gerek yok. Ama Türkçe öyle değil, kelime birebir oturtulacak. Onun için dublaj zor.

-Fakat mesleğinizi seviyorsunuz.

Hem seviyorum, hem de mesleğim bu. Fakat mesleği tiyatro ve dublaj olmayanlar da, mesela Adalet Cimcoz tiyatrocu değildi ama güzel sesi vardı. Abisi Ferdi Tayfur dublaj idare ettiği için, getirdi dublaj yapmaya başladı.

-Peki örnek aldığınız , sizden önceki kuşaktan bir dublaj sanatçısı oldu mu? 

Yo ben kendi kendimin örneği oldum. Ha ama şu; tiyatro oyuncusu olarak Samiye Hün’ü örnek aldım. Hadi Hün’ün eşi. Bunların hepsi öldüler, şimdi rahmetliler.

-Şehir Tiyatrosunda kimlerle oynadınız?

Hepsiyle oynadım. Vasfi Rıza Zobu ile Mutlu Günler, Modern Aile ve Domino’da oynadım. Bedia Muvahhit ile Kadınlar ve Gecikenler’de oynadım. Cem Karaca’nın babası Mehmet Karaca vardı o da bizim tiyatroda oynuyordu. Eşi Toto Karaca da Ses Opereti’ndeydi. Gülriz Sururi’nin babası Lütfullah Sururi bizim tiyatro da oynuyordu gene. Hepsiyle oynadım.

– Babanız Necdet Mahfi, Ayral ile hangi oyunlarda beraber oynadınız?

 Üç piyeste oynadım babamla. Ölüler Vergi Ödemez’de oynadık birlikte.  Kış Masalı vardı. Bir de Paris’li Kız vardı, orada amcamı oynuyordu. Paris’li Kız benim için şöyle önemlidir. Ben orada birinci perdeyi Fransızca, ikinci perdeyi Türkçe, üçüncü perdeyi İngilizce oynamıştım.

– Hangi Filmlerde oynadınız peki? 

Seven Ne Yapmaz (1947), Gençlik Günahı (1947), Dertli Pınar (1948), Uçuruma Doğru(1949), Efsuncu Baba(1949), Beklenen Şarkı(1952) ve Bozkurt Obası(1953).

-Son filminiz Zeki Müren ile. 

Evet, Zeki’nin de ilk filmiydi.

-Peki radyo tiyatrosu?

1949 – 1969 arası radyo piyesinde çalıştım. Fakat malesef, piyeslerin çekildiği plaklar vardı ilk önce, plağa okurduk, ne onlar kalmış, ne de sonra bantlara okurduk, o bantlar kalmış günümüze. Kamyon kamyon atmışlar. Mesela Paris’li Kız kasete alınmıştı, çok enterasandır, o devirde görüntüye çekilmişti, o da kalmamış günümüze.

-Yazık ki sizin filmlerinizin de çoğu günümüze kalmamış, bir Beklenen Şarkı var onu biliyoruz.

Hepsi yandı! Hepsi yandı! O da depoda oldu. Depo yangını oldu. Yalnız benim filmlerim değil, 300-400 tane film yandı.

-“Nayır , nolamaz” nasıl çıktı?

Abdurrahman’ın yaptığı bir şey. Bizim Abdurrahman Palay diye bir arkadaşımız vardı. Bizim dublaj sehpamız vardı, senaryo koyulurdu oraya ve Abdurrahman dirseğini çenesinin altında dayardı, böylelikle “hayır” çıkmazdı, “nayır” çıkardı. Öyle oluştu “nayır” , “nolamaz” lar. Ama yanlıştı tabii, hiç birimize yoktur “nayır” , bir Abdurrahman Palay’da vardı. Ama Cüneyt Arkın’ı seslendirdi, Yılmaz Güney’i, Ayhan Işık’ı seslendirdi o başka tabii.

– Dublaj yaptığınız filmlerden aklınıza kalan bir anınız var mı? 

Türkân’ın Ağlayan Melek filmi vardı. Orada Türkân Şoray ile Oya Peri’yi karşılıklı konuştum. Filmde Türkân’ı seslendiriyordum. Oya Peri de bir Rum kızını oynuyor ve onu Rum şivesiyle konuşacak biri gerekli. Geldi bir arkadaş, yapamadı. Bir arkadaş daha geldi , ben ona söyledim işte şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın o da yapamadı. Benim Rumcam olduğu için, dublajı idare eden Sacide Keskin geldi “sen konuş” dedi. Şaşırdım tabii, hem Türkan’ı, hem Oya’yı nasıl konuşurum öyle Lorel Hardy gibi.  Sacide Hanım, “yaparsın” dedi. Tuncer vardı ses mühendisi, o dedi “sen konuş” ben idare ederim dedi ve konuştum. Gayet te iyi oldu. Hem Türkân Şoray’ı hem Oya Peri’yi konuştum. Kimse bir şey anlamadı.

– Şöyle demişsiniz bir yerde, starlar film başına 100 bin alırken , biz bin lirayı bile zor alırdık.

Evet öyle malesef. Çalıştım 60 sene, elimde bir şey yok. Şöyle bir şey anlatayım, bundan 40 küsür sene evvel Fatma Girik Sokak Kızı diye bir filmde oynamıştı. Ve Altın Portakal almıştı. Pesen Film’in sahibi Nevzat Bey’e dedim  ki “Nevzat Bey, hani o Altın Portakal var ya, o portakalın yarısı benim” dedim. Nevzat Bey, “niye” dedi. Ne demek niye dedim. Canını ben verdim, nefesim yoruldu ona can vermekten. Nevzat Bey üzüntüyle “sahi öyle ya” dedi. Bu kadar. O kadar oyuncu seslendirdik ama bir karşılığı yok. Kimse sesimizin oyun kabiliyetini bilmez.

– Çok teşekkür ederim Jeyan Hanım
Ben de teşekkür ederim…

Röportaj: Mutlu Haner
Fotoğraf: Mehmet Haner 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four + four =