Toplum sözleşmesinden bireyin toplum ile sözleşmesine…

Toplum sözleşmesinden bireyin toplum ile sözleşmesine…

0
PAYLAŞ

Toplum sözleşmesi kralların ve imparatorların keyfi yönetimine karşı burjuvazinin ve işçi sınıfının keyfiliğe son veren bir düzenlemenin Jean-Jacques Rousseau tarafından kitap adı yapılmış bir çalışmadır. Kısaca toplum sözleşmesi ile toplum içinde ayrıcalıklı kimse yoktur ve yasalar tüm toplum bireyleri için eşittir. İmparator ve kralların keyfi karar verme hakları ellerinden alınırken hukuk önünde feodal dönemin hakimlerinin diğer vatandaşlar ile bizim sözlerimiz ile dağdaki çoban ile eşit konuma getiriliyordu. Elbette bu eşitlik kavramı ve kavgası her ülkede farklı şekilde seyretti. Ama en önemlisi ayrıcalıklı olan ve tanrının yeryüzünde ki gölgesi olanların gölge olması ellerinden alındığı gibi tanrı kavramı da devlet (kamu) alanından da uzaklaştırılarak sıradan ve ticaret dışında olan vatandaşlar içinde başlangıçta yaşanabilir hale getiriliyordu. Tanrıların yasaları genelde parası olan ve siyasi gücü olanların lehine işlemişti ve milyonlarca insan bu çelişki yüzünden hayatını kaybetmişti. Krallar ve imparatorların yandaşları bu ayrıcalıklı durumdan uzaklaştırılıyor ve tarih artık daha eşitlikçi akacağı yönünde umut ışıklarını yakıyordu. Başlangıçta yaratılan bu illüzyon kısa sürede ortadan kalkacak ve din yeni hakimlerin hizmetine biçim ve reform yaparak yerini alacaktı. Din eskiden kralların ve imparatorların lehine kullanılırken, yeni düzende burjuvaziye hizmet eden ve burjuva egemenliğinden yararlanan bir konumda yerini alıyordu. Burjuvazi dini kontrol altına almak adına kurumlar kurmuş, o kurumlar aracılığı ile toplumun eğitiminde kullanacaktı.

Fransız devrimi ile umut, bir kıvılcım olarak insanlığın yüreğinde yakılmıştı, onu daha ileriye taşıyacak olan işçi sınıfı ve onların oluşturacağı devlet organizmasıydı, fakat beklenen ile akan (yaşanan) tarih farklılığını ortaya koyacaktı. Beklenilen hız ve düzende tarih akmıyordu, tarihin akışında söz hakkı artık burjuvazinin eline geçmişti, krallar ve imparatorlar artık ya tarihin dehlizlerinde yerini alıyordu ya da işlevsizleştirilip sadece bir sembole dönüştürülüyordu. Burjuvazi bazı toplumlarda toplum sözleşmesi kağıt üzerine olmayan ama güçlü sözlü ve toplum sözleşmesine denk gelen hukuk kurallarını oturturken, toplumlar krallarının geçmişte yaptıklarını özeleştirini /yüzleşmesini yok ettikleri, eziyet ettikleri, köle haline getirdikleri toplumlara vermeden yeni ve daha katı bir baskı sistemi kuruyordu.

Kapitalizm ile birlikte sömürgenin yerinin emperyalizm alıyordu. Emperyalist duygular ve aç gözlülükle dünya yeniden paylaşılıyor ve ulusal sermaye birikimi adı altında bir takım burjuva daha da güçlü hale getiriliyordu. Burjuvazinin elinde ki kapital yenidünyanın ve düzenin adı olacaktı. Kapitalizm kralların yerine yeni kralı yani para düzenini koymuş ve toplum sözleşmesini kendi lehine düzenleyecekti. Düzenledi de…

Zengin ülkeler ve onların şirketleri her daim ayrıcalıklı ve istisnai haklar elde ederken emperyalizm altında zor nefes alan halklar ve ülkeler gittikçe fakirleştiler, ellerinde biriktirdikleri ulus devletin birikimi olan her türlü zenginlik özelleştirme adı altında zenginlerin şirketlerine pazarlandılar… Halklar gittikçe fakirleşirken dünyayı yöneten aile sayısı gittikçe azalmaya başladı, çünkü zenginler zenginliklerine emperyalist güdüler ile katkı yaparken, diğer halkların daha da denetim altına kalması için hukuk düzenlemeleri için kafa yoruyorlar…

Kapitalist sistem iki büyük dünya savaşı ile girmiş olduğu krizden kurtulurken ulus devletin yaratmış olduğu zenginliklerden yararlanmış olduğunu çok kısa zamanda unutmuş, minnettarlık duygusu hiç duymadan ulus devletin yaratmış olduğu evrensel ticaretin önünde ki engelleri de ortadan kaldırmak için bir standartlaşmaya gidiyor. Çünkü yaratılan ulus devletler istenildiği gibi homojen olmadıkları için kendisine özgü yasaları ve ekonomideki koruma duvarları varken, bu duvarlar paranın 24 saat hareket etmesi önünde engel olmaya ve firmaların evrensel anlamda yayılmasının önünde engel oluşturmaya başlamıştı. Para her ülkenin içine sızarken paranın gerçek sahipleri de taşeron ve montaj sanayisini oluşturmuş olduğu temsilci firmalar ile marka olarak ülkelerin ticari hayatına sızmışlardır. Fakat sızmak yeterli değildir, aynı zamanda ülkeyi de kontrol etmek ve önlerine çıkma olasılığı olan tüm engelleri dahi ortadan kaldırmayı zaman içinde düşünmeye de başlamışlardı, çünkü ihtiyaçlar yeni durumları yaratıyordu.

Kapitalizm çıkarları için bazı şeylerin baştan kokması için başı çürütmüş…

Üretmeden tüketerek zengin olmak! Krediler ve verilen projeler bu hayalin gerçek olmasını sağladı. Ülkeler üretime yatırım yapmadan zenginlerini dışarında gelen krediler ile sağladı ama krediyi verenlerin niyeti de zaten buydu, bu sayede üretimi olmayan ülkeler kendilerini kapı kulu olacaktı ve kredi almak için kapılarını arşınlayacaklardı.  Kredi ile zengin ülkelerin yöneticileri ister istemez çürümenin içinde kendilerini buldular ve kısa zamanda buna uyum sağladılar.

Ülkelerde daha fazla yolsuzluk, daha fazla çürüme olsun diye dünya bankası ve IMF verdiği krediler ile yeni bir bürokrat insan yarattı, bürokrat insan çevresinde onun ile işbirliği içinde olan bir üretmeden kredilerden elde edilen para ile zengin olan kesim. Proje ve verilen kredileri hayata geçirmek için kurulan naylon firmaların parayı aldıktan sonra o amaca uygun iş yapıyor gibi gözüküp aslında elde edilen paranın pay edilmesi sürecidir… Ülkenin biriktirmesi gereken ve halkın yaşam kalitesinin artması gereken yerde her mahallede bir zengin yaratılmadı ama proje ve kredilerin aktığı yerlerde zenginler oluşturuldu. Dünya zenginler kategorisi içinde bizim ülkemizden bir kaç kişi o listeye dahil olurken, yaşam kalitesi ve de alım gücü gün be gün azalmaktadır.

Liberal ekonomi ve politika en büyük başarısını Reagan ve Thatcher ile göstermiş ve o günden bu güne dünya büyük değişime sahne olmuştur. Klasik ulusal devlet ve sosyal devlet ortadan kalmış ama yerine koyacakları her hangi bir devlet şekli ortaya çıkaramamışlar. Amerika’da en son seçilen Başkan Trump ise korumacı politikasını kendi ülkesi için uygulamaya koyarken diğer kalan tüm devletlerden şirketlerinin önünde ki tüm engelleri kaldırmasını beklediğini ilan etti. Kısaca kapitalist sistem yeni bir dönemecine girerken liberal ekonominin yaratmış olduğu bireysel kurtuluş hayali var olan tüm sosyal direnci de örgütlü olmaktan çıkarmıştır.

Ticari küreselleşme, daha büyük yoksulluğa, işçilerin yerlerinden edilmesine, düzenli iş sahibi olmak yerine sözleşmeli istihdama ve sendikalara yönelik tehditlere yol açmaktadır…

Paranın önünde engeller kalkmış ama bunun evrensel hukuk kuralı henüz oluşmamıştır, onun yaratmış olduğu kaos ortamı mülteci kavramının evrensel olarak oluşmasına, savaşların sıradanlaşmasına, hibrit savaşlarının amacının aslında şirketlerin enerji ve ham maddeye ulaşımını hızlandırırken, istikrasızlaştırılmış ülkeler yeni dünya düzenin olmazsa olmazdır, çünkü istikrarın olmadığı yerde emperyalizm istediği ortamı yaratır ve istediği biçimi verebilir…

Ülkemiz öznelinde ulus devletin yaratmış olduğu toplum sözleşmesi artık kağıt üzerine kalmış bir leke konuma gelmiştir, ulusların toplum sözleşmesi uluslararası hukukun gölgesinde ve ona tabi konuma gelmiştir. Ulus istediği toplum sözleşmesini yazabilir ama hukuk artık uluslararası sözleşmenin vermiş olduğu emirlere tabidir… Liberal ekonominin zorlaması ile sosyal devlet ortadan kalkmış ve birey bazında tasarruf gibi birey geleceğini garantiye alma adına daha fazla kapı kulu olmaya ve köleleştirme sürecine girmiştir…

Toplum sözleşmesinde toplumun yararından daha fazla bireyin / şirketlerin yararı öne çıkarılırken iktidar koltuğunda oturan bireyin istemleri hukuk kuralı haline getirilirken o bireyin de kapitali gerçek anlamda elinde tutan emperyalist güçlere tabi ve biat etmesi beklenmektedir…

Hukuk, toplumu düzenlemek amaçlı kullanılan bir silaha dönüşürken, adalet denen kavram şirketlerin karına daha fazla kar getiren her türlü uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya sistemi tabandan yukarıya doğru örgütlenme yerine, yukarıdan aşağıya doğru standartlar oluşturularak ve buna uygun hukuk kuralları ile yeninden biçimlendirildiği bir süreci yaşamaktayız, fakat burada handikap hala şirketlerin çıkarını koruyan uluslararası bir hukuk kuralların henüz kağıt üzerine yazılmamış olmasıdır…

BİR CEVAP BIRAK