Toroslar’da modern bir Diyojen: Hüdai Nabit

Toroslar’da modern bir Diyojen: Hüdai Nabit

0
PAYLAŞ

örttüğü kuru, kemikli yüzüyle, arkasında derin hikayeler barındıran bir portre olduğu çağrışımına kapılmıştım.


Ağır adımlarla yürüyor, zamanı durdurmuşçasına çevresinden koşuşturup geçenlere manalı gözlerle bakıyor ve yüzünde donup kalmış bir gülümsemeyle her gün oturduğu çay bahçesinde, her gün okuduğu gazetesine gömülüyordu.  


Kimdi ve zamanın hangi kesitinden sorular getirmişti?


İş yerimin önündeki kaldırımdan özenli bir dakiklikle her gün aynı saatte geçip giden bu gizemli adamı merak etmeye başlamıştım. Bilirsiniz, kasabalar insanların birbirilerini seslerinden tanıdığı yerlerdir. Retinanıza kaydettiğiniz ve iyice eskimiş yüzlerin arasına yeni ve etkileyici bir yüz katıldığında bir kasaba dürtüsü olan merak duygusu sizi esir alır.


Yok. Bu öylesine bir yüz değildi. Haftalarca izledim. Yeşilçam’ın bildik sosyal içerikli filmlerinden fırlamış kasaba sıkıntısı taşıyan yüzlere benzemiyordu. Esnafla haşır neşir olmuyor, memleket meselelerinden konuşmuyor, dün tanıştığı garsonlarla ense- tokat muhabbetine girmiyor ve en önemlisi de kasabaya sığınmış kasvetli aydın jargonunu hiç kullanmıyordu. Bildiğim, ezberimde olan bütün kasaba tiplerini yokluyorum, yok. Uymuyor.


Böyle yüzlerle sık karşılaşmayız aslında. Meksikalı, Şilili, Yunan, Türk ya da Kızılderili. Dünyanın neresinde olursa olsun, binlerce kişi arasından insanı çeken, üzerinden hayat geçen; fırtınalarında kocaman kayıkların battığı, durgunluğunda dolunayla yıkanan dingin yüzler.


Aradan çok geçmedi. İstanbul’dan birkaç günlüğüne dinlenceye gelen bir yazar dostum, ayağının tozuyla cep telefonuna davrandı ve konuşmaya başladı: “Hüdaiciğim, ben geldim. Hani sana sözünü ettiğim arkadaşla birlikteyim şimdi. Atla gel!”
Yazar dostum telefonu kapattıktan sonra söylendi; “Ne garip adam şu bizim Hüdai yahu. Üç ay önce buraya yerleşti. Yukarı köylerden birinden eski bir ev bulmuş. Bir yararın dokunur diye senin telefonunu adresini verdim, seni de aramamış. Şimdi de ‘gelemem, siz gelin’ diyor.” 


Daha neler olduğunu soramadan yola düştük. Şu telefondaki beni aramayan garip adamın yanına gidiyoruz. Yirmi dakikalık yolculuktan sonra eski bir köy evindeyiz. Dışarıdan harabe, içine girince bakımlı, temiz bir ev. Görünüşe bakılırsa epey masraf edilmiş. Evin taş merdivenlerinden çıkarken aylardır merak duygumu altüst eden adamla karşılaşıyoruz. Demek şu kırçıl sakallı, sıra dışı portre buymuş. Vay canına!
Ne de tuhaf bir adı varmış diye düşünürken, yazar dostum bizi tanıştırıyor. Hep uzaktan gördüğüm yüzündeki o insanı rahatlatan gülümsemeye ilk kez bu kadar yakından bakıyorum.


Karşılıklı tanışma faslından sonra evin verandasına geçiyoruz. Uzun bir muhabbetin tam ortasındayız. Buralara özgü Çörekotu kahvelerimizi yudumluyoruz. Aklımda dehlizlerinde onlarca soru dolanırken, sohbet ilerledikçe soruların cevapları kendiliğinden zihnimdeki delikleri dolduruyor. İnsana her dakika ‘vay canına!’ dedirtecek bir yaşamın, tane tane, özenle ve cümlelerin bir harfinin bile hoyratça kullanılmadan anlatıldığı hikayesine tanıklık ediyorum. Hani bazı sohbetlerde kelimeleriyle insanı döverler ya. Bu öyle değil yani. 


Hüdai Nabit…


Kırk karanlığında dünyaya gözlerini açan, Kafkasyalı bir anneyle, Selanikli babanın dört çocuğundan üçüncüsü. Ellili yıllarda Anadolu kasabalarında yoksullukla, altmışların ortalarında Beyazıt Meydanı’nda polis copuyla, yetmişlerin sonlarında üniversite kürsüsünde faşist baskıyla tanışan; seksenlerde Paris’te Afrikalı, Mağripli  komünistlerle aynı odayı paylaşan, Doksanlar’da Arjantin birahanelerinde çeviriler yapan ve uzun ince bir yolun sonunda, Torosların dağ köylerinden birinde, dünyanın en güzel gökyüzüne bakan yamaçlarda bu fırtınalı yüreği soğutan şaşırtıcı bir portre…


Bu uzun ve zamanın neredeyse durduğu sohbetin ardından yazar dostumla birlikte dönüş yolundayız. Sessizce ilerliyoruz. Ona kızıyorum içten içe. Neden daha önce beni haberdar etmedi diye. “Nasıl olsa iki deli kısa sürede birbirini bulur diye düşündüm” diyor, aklımdan geçeni anlamışçasına.


Bu ilginç tanışmanın üstünden yedi yıl geçti. Bu süre içinde Hüdai Nabit üstadla arada bir buluştuk. Edebiyattan, hayattan, çizgi roman’dan, Şili’den, Neruda’dan, Borges’ten; Moskova’dan Paris’e uzanan uzun sohbetler yaptık. Dağ eriklerinden, böğürtlenlerden likör, asma üzümlerinden şarap üretmeyi denedik. Su değirmenlerinde un öğüttük, Hititlerden bu yana aynı yöntemle pişirilen ekmekler yaptık. Dağ köylerinde dolanıp, köylülerin dilinde hala yaşayan ve Ortaasya’dan günümüze uzanan lehçelerin tınısı üzerine tartıştık.


Uzun süredir onunla bir söyleşi yapabilmeyi kurguluyordum kafamda. Ya da onun bir yerlerde yeniden yazmaya başlamasını. Bir türlü söyleşi fikrini açamadım uzun süre. Bana belli etmese de uzun yılarını harcadığı matbuat dünyasına sanki biraz kırgın gibiydi. Kolay değil. O dinginliğin zirvesinde, uzun yılların birikimini taşlara, ağaçlara; uzaktan da olsa hayata gömmüş bir bilge. Bense henüz çaylaklık döneminde her olayın peşinden koşan bir gazeteci. Ama aramızda müthiş bir uyum var. Bir araya geldiğimizde ben çaylaklığımı, o bilgeliğini unutuyor, adeta iki ucun birleştiği bir noktada buluşuyoruz. Garip bir elektrik işte!


Onu yavaş yavaş ikna etmenin yollarını ararken, geçtiğimiz hafta sonu ikindi vakti çıkageldi. Elinde bir takım notlar, birkaç eski, sararmış gazete- dergi ve gözlerindeki kararlılıkla; sanki “istediğin oldu, artık konuşabiliriz” diyordu. Sesi tedirgin ve öfkeliydi; “ böyle olmayacak. İçimdekileri boşaltmazsam çıldıracağım!”  Sıraladığı küfürleri buraya yazamayacağım.


Şaşırdım.


Biraz konuştuktan sonra öfkesinin nedenini anladım. Uzun süredir, taa Babıali yokuşundan bu yana uzak kaldığı medya dünyasının hışmına uğramıştı. Birkaç gün önce evine bir çanak anten bağlatmış. Üç beş gün içinde de alacağını almış bu çanaktan. O dingin, bilge adam gitmiş yerine Zekeriya Beyaz hışmıyla konuşan birisi gelmişti sanki… “ Hocam içinden geçenleri anlatma, yaz!” dedim. “Arada bir de söyleşiriz, insanlarla içini paylaşırsın”


Şimdi Hüdai Nabit üstad harıl harıl yazıyor. Bakalım, onu yazdıklarını yayınlamaya ikna edebilirsem, uzun aradan sonra okurlarla da buluşturacağız. Ama önce bir söyleşi yapacağız onunla. Gerisi nasıl gelir şimdilik ben de bilmiyorum. Onun henüz  haberi yok ama ben ona bir elektronik posta adresi bile açtım. Ola ki yazdıklarını yayınlamaya karar verirse, önce Açık Gazete okurlarına ulaştıracağım. Okuyucularının tepkilerini en çok ben merak ediyorum.

BİR CEVAP BIRAK