Türkiye üç tarafı müteahhitlerle çevrili bir yarımadadır!

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Üç tarafı denizlerle çevrili, içinde büyüklü-küçüklü yüzlerce gölü barındıran benzersiz bir coğrafyaya sahip olan Türkiye en değerli yanı olan kıyılarını neden koruyamıyor? Fransa’da devlet ve halkın işbirliği ile 45 yıldır uygulanan kıyı koruma deneyimi, vatanın sadece Müteahhitler için parsellenen arsalardan ibaret olmadığını gösteriyor…
Üç kıt’ayı birleştiren kilit taşı niteliğindeki Türkiye’nin coğrafyasının tarifi yapılırken söylenen “üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada” sözü bugünlerde 1970’lerden kalan özlemli bir anı oldu. Çanakkale’den İskenderun’a, Demirköy’den Hopa’ya Türkiye’nin kıyı alanlarının önemli bir kısmı bugün rant hırsıyla plansız bir şekilde yağmalanmış durumda. Liman, otoyol, sanayi, turizm, konut, havaalanı ve benzeri yatırımlar için kolaylıkla kurban edilen kıyı kumulları ise başka bir sorun. Bir uçtan diğerine binlerce dere, nehir ve iç suların şekillendirdiği kıyı kumulları ve sulak alanlar Anadolu coğrafyasının en özgün yanlarından birini oluştururken bugün ne yazık ki birçoğu işgal altında.

HOCA NASREDDİN’İN MAYA ÇALDIĞI GÖL ARTIK YOK

Aynı şekilde adına ‘Göller Yöresi’ denilen ve ülkenin tatlı su rezervleri olan onlarca gölü barındıran bir bölge de bugün adeta ölüm döşeğinde. Örneğin bu ülkenin en belirgin karakterlerinden biri olan Hoca Nasreddin’in yoğurt mayaladığı Akşehir Gölü artık yok.

Eber, Avlan, Seyfe, Hotamış, Meke, Ereğli gölleri ve sazlıkları ölüm döşeğinde. Isparta, Burdur, Konya, Afonkarahisar bölgelerindeki iç sular bir zamanlar çevresindeki halkın içme suyunu karşılamasının yanında; balığına, kirazına, elmasına, üzümüne can veriyordu.

DÜNYANIN İLK KENTLERİ ANADOLU’NUN SULAK ALANLARI KIYISINDA

Dünyanın ilk kentsel yerleşimlerinden biri kabul edilen Konya-Çumra’daki Çatalhöyük, Çarşamba Çayının suyu oradan geçtiği için, Hotamış Gölü oralarda olduğu için o bölgedeydi. Çok değil, birkaç yıl öncesine kadar Karapınar’ın, Çumra’nın kırsalında evler Çatalhöyük’ten beri aynı malzemeyle yapılıyordu: Sazdan, samandan ve topraktan.

EBER GÖLÜ ORADA OLDUĞU İÇİN AFYON KAYMAĞI VAR

Afyon’un, Bolvadin’in kaymağı, Eber Gölü orada olduğu için, o mandalar orada yaşam bulduğu için bol ve lezzetliydi. Bafra’nın kaymağı, Kızılırmak Deltası ve kıyı gölleri orada olduğu için ünlüydü. Van, Çıldır, Adilcevaz, Beyşehir, Eğirdir ve Burdur’dan göllerini çekip alsanız geriye büyük bir boşluk ve anlamsızlık kalır.

YAŞAMI VE KÜLTÜRÜ BELİRLEYEN ZENGİN COĞRAFYA

Deniz ve iç suların kıyıları Anadolu coğrafyasının kaderini belirlediği gibi, üzerinde yaşayan canlı türleri ve insanların da yaşamını belirlemiştir. Coğrafyanın kültürü, kültürün kimliği, kimliğin davranışı belirlediği bir toplumu istediğiniz gibi yönetmek ya da yok etmek istiyorsanız, bir parçası olduğu doğal alanları paramparça etmek yeterlidir.

KARADENİZ’İN DAĞLARIYLA HORON TEPEN MİMARİ ARTIK YOK

İşte Türkiye’de coğrafya kullanımı konusunda yıllardır yapılan tam da bu: Plansız, programsız, akıldan-bilimden uzak ve kısa vadeli kazanımlar iddiasıyla benzersiz bir coğrafyanın tahribi. Bu tahribatın yoğunlaştığı alanların başında kıyılar geliyor. Önce Ege ve Akdeniz, giderek Karadeniz kıyıları. Artvin’den Rize sınırına girdiğinizden itibaren Sinop’a kadar neredeyse bütün Karadeniz sahili otoyolların ve betonun işgali altında. Bir zamanlar denizin, dağların ve ormanların sulak alanlarla birlikte horon teperek ürettiği, yaşama gülümseyen benzersiz mimari kültürün yerini betonarmenin soğuk ve ürkütücü çehresi almış.

SİLİFKE’NİN, TAŞUCU’NUN ŞİİR GİBİ EVLERİ YOK OLDU

Büyük İskender’in adını taşıyan İskenderun’dan Roma’nın en zengin liman kentlerini barındıran Mersin sahiline ilerlediğinizde, geçmişte zeytiniyle, harnupuyla, keçisiyle peyniriyle tüm Akdeniz çanağı uygarlıklarını besleyen bir coğrafyanın çimentoya teslim edildiğini görüyorsunuz. Aziz Paulus’un kenti Tarsus’un biblo gibi evlerin süslediği taş sokakları devasa apartman bloklarıyla çevrelenmiş. Adını Büyük İskender’in ardılı generallerden biri olan İmparator Seleukos’tan alan Silifke’nin, Taşucu’nun 15-20 yıl öncesine kadar yapıp durduğu şiir gibi evleri yok artık.

ANAMUR’UN SARIŞIN EVLERİNİN YERİNE TOKİ’NİN HANÇERLERİ

Roma’nın görkemli liman kenti Anamurium’un kalıntıları üzerine Alaaddin Keykubad’ın yerleştirdiği Türkmenlerin, Rumların, Ermenilerin ördüğü duvarlar artık yok. Anamur yamaçlarından Akdeniz’e bakıp gönlünü şenlendiren o sarı kayrak taşından yapılmış evlerin yerini artık TOKİ’nin coğrafyanın kalbine sağladığı hançerler gibi çirkin apartmanlar almış.

COĞRAFYANIN KADERİNİ YALNIZCA İNSANIN TALEBİNE İNDİRGEYENLER

Antik çağın en önemli kentlerinden biri olan, İmparator Trajan’ın öldüğü yer (M.S. 117) olarak bilinen Selinus (Bugünkü Gazipaşa) geçmişin görkemli anılarının üstünde yeniden ayağa kalktığı günlerini arıyor. Seleukosluların tapınaklarının taşlarıyla inşa edilen Selçuklu sultanlarının köşklerinin kalıntıları, bugün Selinus sahilini yağmalama planları karşısında şaşkın ve öfkeli. Bu akıl almaz yağma hırsı, bu toprakları binlerce yıl boyunca yurt tutan nice insanın kemiklerini sızlatmakla kalmıyor, Fokundan carettasına, deresinden sazlığına bir coğrafyanın kaderini yalnızca insanın taleplerine indirgeyen bir kavrayışın ülkeyi nasıl ele geçirdiğini de gözler önüne seriyor.

MİLLET BAHÇESİ UĞRUNA CANINA OKUNAN DOĞAL GÖLLER

Antalya, Finike, Fethiye ve Ege’den Marmara’ya birçok kıyı kenti de çevresiyle birlikte bu plansızlıktan payını almış. İç suların durumu da farklı değil. Milyonlarca yılda oluşan ve çevresine yaşam veren doğal göller bir çırpıda yapılaşmaya konu edilebiliyor. Bunun en son örneği Burdur-Yeşilova’daki Salda Gölü’nün kıyısına yapılmak istenen ‘millet bahçesi’ projesi. Aynı şekilde Eğirdir ve Beyşehir gölleri kıyılarında da millet bahçeleri yapılmak isteniyor. Beyşehir Belediyesi’nin milli park ve doğal sit alanı statüsündeki Karaburun bölgesinde yapmak istediği rekreasyon projesi de alanın yapılaşmasına ve tüm doğal dokusunun bozulmasına neden olacak güncel girişimler.

EĞİRDİR GÖLÜNE ÇİNLİ FİRMADAN ‘PHES’ DEDİRTEN HES PROJESİ

Ülkenin en büyük ikinci tatlı su kaynağı olan Eğirdir Gölü’nün suları dev borularla vahşi sulama için çekilirken, kuruma tehdidi altındaki göle şimdi de Çinli bir firma tarafından pompaj depolamalı HES (PHES) yapılması gündeme geldi. Bugünkü beklentileri gidermek için milyonlarca yıllık doğal göller hepimizin gözleri önünde böyle adım adım öldürülüyor. Bütün bunlar bir ülkenin asıl güçlü yanı olan coğrafyası ve biyolojik zenginliğinin iflası anlamına geliyor.

YERLİ VE MİLLİ DİYE DİYE MİSAKI MİLLİ SINIRLARI YAĞMALANDI

Türkiye’nin dört bir yanında sürüp giden kıyı tahribatını birer birer anlatmaya sayfalar yetmez. En son Kaş-Çukurbağ Yarımadası’ndaki yangınla yeniden anımsanan 50 yıllık imar rantı öyküsü bile başlı başına bir roman konusu hacminde. Mevcuttaki koruma yasalar, korunan alan statüleri, kıyı kanunu vs. hiçbir şekilde bu büyük yağmanın durdurulmasına yetmiyor. Çünkü her iktidar kendi döneminin zenginlerini yaratmak ve rantı bölüşmek için en başta kıyılara odaklanıyor. Türkiye son 15 yılda dünyanın en çok iş makinesi ithal eden ülkelerinden biri. “Yerli ve milli” diye diye milyonlar ödenip ithal edilen iş makineleriyle “misakı milli” sınırları içerisindeki bu güzelim coğrafyayı gayri milli sermayeyi de zengin edecek şekilde yağmalıyorlar. Türkiye’nin üç tarafı Müteahhitlerle çevrili bir yarımadaya dönüşmesine neden olan bu yağma sürecinde elbette işini yasal çerçevede ve gereğini yerine getirerek yapan insanımıza bir sözümüz yok. Ancak önüne gelenin müteahhit ve emlakçı olduğu bir ülkede bu korkunç yozlaşmaya daha fazla dayanacak bir coğrafyamız da yok.

HALKTAN KORUYAN DEVLET GİTTİ, DEVLETTEN KORUYAN HALK GELDİ

Geçmişteki korumacılıktan yana olan kamu yaklaşımı bugün yerini ‘kontrollü kullanımdan’ yana bırakmış. Halk, “geçmişte devlet ormanı vatandaştan korurdu, şimdi aramızda para toplayıp devlete karşı ormanı biz koruyoruz” diyor. Ülkenin dört bir yanında yıkıma ve yağmaya karşı açılan davalarda mahkeme masrafları yerel halkın ineğini, keçisini, tarlasını satıp arasında para toplamasıyla denkleştirilebiliyor. Özetle bu trajik manzara nereden tutsanız elinizde kalacak bir hal almış durumda.

BU YAĞMA HEP BÖYLE SÜRÜP GİDECEK Mİ?

“Peki, bütün bunların hiç çözümü yok mu, bu hep böyle mi gidecek?” sorusu, bugün yanıtı en çok merak edilenler arasında. Özellikle yerelde yıkımlara karşı refleks gösteren ve yaşam alanlarını korumak için uğraşan insanlar bir nebze de olsa çıkış yolu arıyor ancak her gün yeni bir yıkıma uyanılan ülkede insanların çoğunun psikolojisi bozuluyor ve topluma yılgınlık, bir şey yapmama hali hâkim olmaya başlıyor. İşte en tehlikelisi de bu teslim olma hali…

KORUMADA ÖRNEK BİR MODEL: FRANSIZ KIYI KORUMA AJANSI

Bu hep böyle mi gidecek sorusuna verilmiş bazı yanıtlar var aslında. Bunun en çarpıcı ve doğru örneklerinden biri de Fransa’dan. Hem Akdeniz ve Manş Denizine, hem de Atlas Okyanusu’na kıyısı olan, iç sular ve bataklıklara sahip olan Fransa’da 1975’te kurulan ve Ekoloji Bakanlığı’nın denetimi altında faaliyet gösteren ‘Conservatoire du Littoral’, ‘Fransız Kıyı Koruma Ajansı’ olarak da anılıyor. Bir kumul bitkisi olan ve nesli tehdit altında bulunan mavi devedikeni (boğadikeni), kurumun amblemi olarak seçilmiş.

KIYILAR İNSAN BASKISINA KARŞI 45 YILDIR KORUMA ALTINDA

İktidarların sürekli olarak değiştiği ve her iktidarın kendi meşrebine göre kanun koyup yasa çıkardığı, hatta bir yönetmelikle ‘benim bir imzamla oluyor’ diye övünen bakanların olduğu ülkelerde kıyıları korumanın en iyi yolu, bu alanları kamulaştırmak ve hiçbir iktidarın dokunamayacağı bir anayasa ile yönetmek. İşte Fransız Kıyı Koruma Ajansı tam 45 yıldır bunu yapıyor. Okyanus ve deniz kıyılarının yanında iç sular, göller, sulak alanların olduğu bölgeleri satın alarak dokunulmaz kılan ajans, bu alanlardaki yaşamın ve kentleşmenin de doğa-insan birlikteliğinin dengesini bozmayacak biçimde sürdürülmesini sağlıyor. Geçmişte yoğun baskı gören alanları iyileştirerek doğaya şans veriyor.

BİNDEN FAZLA GÖREVLİ HEM DOĞAYI HEM ZİYARETÇİLERİ KORUYOR

Ajans bünyesinde görevlendirilen 900 civarındaki kıyı koruma görevlisi, yerel halktan ve

derneklerden seçiliyor. Bu görevliler, 300 civarında çevre polisine bağlı olarak çalışıyor. Bir bakıma kamu ve sivil halk, yaşam alanı olan bölgeleri el ele vererek koruyor. Koruma görevlileri alana yönelik tehditlere karşı görev yaptığı gibi aynı zamanda sitlere gelen ziyaretçilerin can güvenliğinden de sorumlu. Örneğin son yıllarda Türkiye’de çok sık duyduğumuz, “kaybolan dağcı” haberleri bu alanlarda çok duyulmuyor. Çünkü korunan alanların ziyaretçi trafiği ve yapılacak etkinlikler belirli bir program ve ilgili yasal düzenlemelere harfiyen uyularak hayata geçiriliyor. Bu yöntem, aynın zamanda bir tür rehberlik hizmeti de sağlıyor. Kumullar, sulak alanlar, kıyı uçurumları (falezler) koylar, haliçler ve kayalık alanlardaki ekosistemler ajansın denetiminde. Bütün bu alanların içinde kurallar çerçevesinde tarım ve hayvancılık da yapılabilirken kırsal yerleşimlerin geçmişten gelen kültürü de korunmuş oluyor. Korunan bölgelerde yaşayan halkın ve özellikle çocukların bilinçlenmesi sağlayan eğitimler de sürecin önemli bir parçası.

KURUMUN BÜTÇESİNİN YARIYA YAKINI KAMULAŞTIRMAYA GİDİYOR

Uluslararası ve ulusal mali kaynaklardan yararlanan Fransız Kıyı Koruma Ajansı aynı zamanda hem devletten hem de çeşitli bağışlar yoluyla gelir elde ediyor. Korunan alanlardaki ziyaretçi ve turizm trafiği de belli ölçüde kazanç sağlıyor ve ajans yıllık gelirinin yaklaşık yarısını yeni kıyı alanlarının kamulaştırılması için ayırıyor. Bu, çok önemli bir koruma politikası. Çünkü kamulaştırılan araziler üzerinde devletin diğer kurumlarının bir tasarrufu kalmıyor.

TÜRKİYE’DE BİR İMZA İLE EN GÜZEL KOYLAR YAĞMAYA AÇILIYOR

Örneğin Türkiye’de mülkiyeti Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait olan çok güzel bir koy, birilerinin talebiyle hemen Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilebiliyor ve ‘kamu yararı’ bahanesiyle bu alan turizm tesisleri için yağmaya açılabiliyor. Ya da Hazineye ait bir sulak alanın çevresi benzer şekilde sanayi tesislerine, havaalanı ve otoyol inşaatlarına açılabiliyor.

YEREL HALK İLE KAMU YAŞAM ALANLARINI BİRLİKTE KORUYOR

Fransız Kıyı Koruma Ajansı, satın alarak sahiplendiği korunan alanları istediği durumda sıkı koruma hükümlerine uyulması koşuluyla yerel belediyelere ya da alanda yaşayan topluluklara ait tüzel kişiliklere tahsis edebiliyor. Korunan alanlarda yaşayan 1200’ün üzerindeki topluluk, sözleşmeler ile ajansa bağlı faaliyet yürütüyor. İklim ve coğrafyaya göre balıkçılıktan arıcılığa, şarapçılıktan peynir üretimine, tuz işçiliğinden el sanatlarına geleneksel üretim ve kültür böylece bozulmadan ve yozlaşmadan, en önemlisi de endüstriyel üretime kurban edilmeden geleceğe aktarılıyor.

KORUMAYA ALINAN KIYI ALANI 2 MİLYON 300 BİN DEKAR

Bugün Fransız Kıyı Koruma Ajansı bünyesinde 203 bin hektardan fazla kıyı alanı korunuyor. Bu, 2 milyon 300 bin dekarlık bir alanı kapsıyor. Kıyı uzunluğu olarak bakıldığında ise 1450 kilometre uzunluğa sahip bir alan korunuyor. Toplam 750 ayrı korunan alanı barındıran bu coğrafya içerisinde ayrıca 52 tarihi anıt yer alıyor. Toplam 1000 çiftçi ile anlaşma imzalayarak korunan alanlarda üretimin sürmesini sağlayan ajans, aynı zamanda satın aldığı arazilerdeki bozulan alanlarda iyileştirme projeleri uyguluyor.

BİR YILDA EKOLOJİK İYİLEŞTİRMEYE 15 MİLYON AVRO HARCANDI

Fransız Kıyı Koruma Ajansının denetiminde olan korunan alanlar, denetimli ve belirli kurallar çerçevesinde 40 milyon ziyaretçiyi ağırlıyor. Ajansın 2018 yılı bütçesi 50 milyon Avro. Aynı yıl içinde 16 milyon Avro tutarında, yaklaşık 25 bin dekarlık yeni alan satın alınarak korunması sağlanmış. Korunan alanlarda 2018 yılı içinde ekolojik iyileştirme için harcanan para ise 15 milyon Avro.

AJANSIN 2050 HEDEFİ, 3 MİLYON 200 BİN DEKARI KORUMAYA ALMAK

Yapısal olarak, 17’si seçilmiş, 12’si ise ilgili bakanlıkların temsilcisi ile yerel temsilciler olmak üzere toplam 34 kişilik bir yönetim kurulundan oluşan bu devasa koruma örgütü, ülke genelinde oluşturulan Kıyı Konseyi, Kıyı Delegasyonu ve uluslararası delegasyon tarafından idare ediliyor. Ajansın 2050 hedefi ise toplamda 320 bin hektarlık (3 milyon 200 bin dekar) kıyı alanını koruma altına almak ve bin civarında korunan alandan oluşan bir kıyı ağı oluşturmak.

KORUNAN ALANLARIN CAZİBESİ TÜRKİYE İLE KIYASLANAMAZ

Fransa’da 45 yıllık bir geçmişe sahip olan kıyı koruma deneyiminin bugün geldiği nokta umut ve heyecan verici. Korunan alanlara bakıldığında, birçoğunun biyoloji çeşitliliği, doğal güzelliği ve peyzaj etkisi Türkiye’deki alanlara göre daha cılız kalır. Ancak Fransa, Türk kıyılarındaki o turkuaz rengin yanından bile geçmeyen kıyı alanlarını gözü gibi koruyor. Elbette her doğal alan kendine özgü değerler barındırır fakat Türkiye’nin üç ayrı iklim tipinin bir arada görüldüğü nadir bir coğrafyaya sahip olduğunu düşününce, bu güzel coğrafyaya yönelik yağmayı kabul etmek mümkün değil.

ÖMRÜNÜ TÜRKİYE’NİN KIYILARINA ADAMIŞ BİR BİLİM İNSANI

Türkiye’de ise yazının başında da belirttiğimiz gibi kıyılar adeta rantın önüne ilk atılan alanlar oluyor. Türkiye’de kıyı kumulları konusunda uzman olan az sayıdaki bilim insanından biri olan Prof. Dr. Turhan Uslu, yıllardır bu alanların önemini anlatıyor. Yakın geçmişte çok sayıda kıyı yağmasına karşı Prof. Uslu’nun da görüşlerinden yararlanarak haberler yapmıştık. Uslu’nun Türkiye’deki kıyı kumullarının son 40 yılda nasıl yutulduğunu gözler önüne seren tespitleri oldukça çarpıcı bir örnektir. (1)

YAĞMALANAN KIYILARDA ASLINDA NELERİ KAYBEDİYORUZ

Prof. Dr. Turhan Uslu, her türlü yıkım ve yağmaya karşın bıkıp uzanmadan bu benzersiz coğrafyanın kıyılarını anlatmaya devam ediyor. Aslında yok edilenin yerine sadece betondan ve molozdan başka bir şey konulmayan Türkiye kıyılarında neyin kaybedildiğini anlamak için konuya ilgi duyanlar Uslu’nun yaptığı çalışmaları içeren ve 2008-2020 yılları arasında Türkiye’nin hemen her bölgesindeki kıyı kumullarıyla ilgili yazdığı arşivlik yazıları okuyabilirler. (2)

GÖÇ EDEMEYEN LEYLEKLER İÇİN VAKIF KURAN BİR TOPLUMUZ

Fransa’daki başarılı kıyı koruma örneği bir hayli umut verici. (3) Ancak Türkiye’de yaşanan tahrip edici sürece bakılınca da bir yandan da hüzünlü.1958’de Yozgat Çamlığının Milli Parkı ilan edilmesiyle başlayan kamudaki koruma çabaları, kimi zaman yasakçı anlayışla kimi zaman da iplerin iyice gevşediği bir kullanım baskısıyla bugüne geldi. Sit kavramını düşman olarak gören bir halkın bu konuda yeterince eğitilememesi, kendi varlığını korumanın bir yolu olarak hayata geçirilememesi sürekli olarak yasayı dolanan, kaçak-köçek yapılaşmaları zamanla oy kaygısıyla koruma imar planlarıyla meşrulaştıran bir idareyi de yarattı. Ancak Türkiye’nin benzersiz coğrafyasının bu gidişatı daha fazla kaldıracak gücü ve enerjisi yok. Yapısal yönü sağlam, her iktidar döneminde yerinden oynamayacak yasal zırhla örülmüş, halkla kamunun el ele verebileceği yeni bir koruma yapısı ve bilinci inşa etmemiz gerekiyor. Geçmişte göç edemeyen leylekler için bile vakıflar kurabilen, binalarına kuş evleri de inşa eden, anıtsal yapılarına bu coğrafyanın canlılarını, bitkilerini bir mühür gibi işleyen bir kültürün inşa edildiği bu ülkede bunu yeniden yapmak mümkün…
Kaynaklar:

(1): https://odatv4.com/turkiyenin-kumullarini-40-yilda-yuttular-0802141200.html)

(2) http://www.turhanuslu.net/gazete.htm

(3) http://www.conservatoire-du-littoral.fr/

Fotoğraflar: (http://www.conservatoire-du-littoral.fr/) ve (https://www.facebook.com/conservatoiredulittoral/?ref=page_internal)

Önceki haberHasta mahpuslar için vakit daralıyor
Sonraki haberABD’de bazı bölgelerde sokağa çıkma yasağına uyulmadı
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.