UKRAYNA.’DAN… Bir zamanlar sosyalistti

Gecenlerde Ali Haydar Nergiz’den bir mektup aldım ve kendisi sosyalizm sistemi hakkında düşüncelerini açıklarken “Biz, Sol’u, komşumuzun bahçesindeki  renkleri güzel, tatları hoş meyveler olarak hayal ettik.

Ama, o bahçedeki meyvelerin gerçek renklerini ve tatlarını  en iyi o bahçede oynayan, koşan çocuklar olarak sizler biliyordunuz..

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra o bahçelerde hiç de mutlu  çocuklar olarak büyüdüğünüzü anladığımızda  derin bir düş kırıklığına uğradık. Meyvelerinden bir tekinin bile tadına bakamadan  o bahçeler bozuldu, tarumar oldu gitti.” diye düşünceleri ifade etti ve  benden kendisine yaşadıklarımı ve gördüklerimi yazmamı istedi. Ben de bu dileğini yerine getirirken hem kendisiyle hem de sevgili okurlarım sizinle paylaşmayı uygun gördüm.

Yazımı   Ali Haydar Bey’e hitaben başlamak istiyorum:

Sayın Ali Haydar Bey sizden mektup almama  cok sevindim.
 Sizin,  benden, benim gözümle bir sosyaliz şeklini tarif etme isteğiniz var. Bunu ne kadar yansıtabilirim bilmem, ama yine de yaşadığım ve gözlemlediğim kadar size yazmaya çalışırım.

 Ben 1970 doğumlu oldugum icin sosyalizmi 17 yaşıma kadar yaşadım, sonra da Bakü’ye okumaya giden ilk Gagauz öğrenci oldum. Bakü’de sosyaliz tam anlamında vardı demek, bu sisteme biraz haksızlık olur diye düşünürüm, çünkü o Kafkazya ülkelerinde  bir doğu külltürü ile harmanlanmış  kendine has ve güzellikleri kadak eksik tarafi da olan bir sistem vardı. Bu da benim düsüncem tabii ki.

Işte, benim yaşadığım sosyalizm sistemine gelince. Ben, orta okulda okurken Eski Sovyet Devlet Başkanı (Genel Sekreter) Leonid Brejnevin konuşmalarında artık gelişmiş komunizme geçiyoruz diye konusmalar yapılmaya başlandı ve sosyalizmin son kademesi olan gelişmiş komunizm bizleri daha güzel yaşam standartlarına götürecek diye söylemler yer aldı. Ben de o yıllarda çocuk yaşımla çok meraklı olduğum için hemen ya anneme ya da hocama sorar dururdum. Illaki  dibine darı ekecektim herşeyin. Bir gün hocam dedi ki, Tudora gelişmiş komunizmde insanlar idealist olacak ve dükkana gidip yarın olmayabilir korkusuyle, şimdi aldıklari gibi üç kilo sucuğu kapış kapış almıyacaklar,  ama herkez o gün ihtiyacı ne kadarsa o kadar alacak ve üstelik de para ödemiyecek. Bu bilgi benim ilgimi çekti ve ben hemen soluğu evde buldum. Anneme gidip duyduklarımı anlattım, annemle de herseyi konuşabildiğim için bunun bir de onun gözüyle bakmasını ve yorumlamasını istedim. Annem de `kızım bu çok islд ` dedi `ama benim esabım (vicdanım)  var, ben o kadar alacam , ama zannetmerim  başkaları da bölд yapsın` diye bana kısa bir açıklamada bulundu. Ben de o zamanki çocuk fikrimle `ya bizim komuşu hırsızlıktan göz açmıyor, gece oldu mu kolhozun meralarından ne varsa hırsızlık yaparak evine taşır , sonra da bunu satar. Bu adam acaba bu gelişmiş komunizme kadar ne kadar vicdanlı olur’ diye çok düşündüm . Hatta bu sistemde acaba bir yanlışlık mı var, yoksa bu tür insanları zindanlara mı atacaklar ve ayrı bir eğitim mi verecekler diye çok defa sokakta onları gördükçe aklımdan geçirirdim. Çünkü sosyalizmde öyle herşey kurulmuştu ki, köylerdeki insanların belirli bir derecede maaşları vardı ve ancak kendini orta halli bir aile saymak kaydıyle maaş ve gelir vardı. Insanlar krediler alıp ömür boyu kredi ile maaşlarından kesilerek ödemeğe aldıkları borclarını kapatırken, yan gelirlerini de yan yollarla, hırsızlığı da başaranlar hırsızlıkla yaparlardı, yani aslında kolhozdan çalmak bir hırsızlık,suç sayılmazdı (hatta bir latife de vardı-kolhozda var mı evinde de aynısından olması gerek, “ne yani bir kilo soğan çalsan kolhoz mu fakir olacak?”), fakat bir kimsenin evinden çalmak bir ayıp , hırsızlık sayılırdı. Halk arasında denildiği gibi bir defa erkek kadına elini kaldırdıysa, ikinci defa o el kendisi iner, önemli olan birinci defa kaldırmamak. Yani eğer bir defa hırsızlık yaptıysanız ikinci defa ha kolhozdan çaldın, ha komşundan çaldın fark etmezdi artık. Ve bunun da önüne çıkılmaz olmuştu. Hatta kolhozun meralarında soğan toplamaktan gelen bazı köylü insanlar kim ne kadar kazanını , çuvalını doldurdu  diye bir birine anlatır ve bunu nasıl gerçekleştirdiği hileleri de böbürlenerek paylaşırlardı. Tabii ki, bunu herkez de yapmazdı ama sistem bu teçviki yaratmıştı artık.

Başka bir mesele de sosyalizmde  ateizme dayalı bir  sistem ve dünya görüşü vardı.

 Herşey Darvin teorisine dayalı olduğu için insan da (genel hatları ile) molekül-balık-dinozor-maymun-insan  zincirine dayalıydı. Allahın olmadığını , bunun ancak insanların kendilerini korku altında tutmak için kurdukları bir din yarattıklarını ve din adamların da bunu bir fırsat olarak kullandıklarını söylerlerdi. Biz de yine eve  analarımıza bir çuval soru ile gelir incir çekirdeği gibi ayıklamaya başlardık. Bir gün eve yine gelip anneme “ya, ana sen Allah var diyorsun ve o insanı yarattı diye öğretirsin, ama bak öğretmenim insanın maymundan yaratıldığını söyler. Bunun doğruluğu nerede?” diye sitemkar bir şekilde sordum. Annem de bana” kızçazım, lafetme öle, Allah herşeyi duyer, seni cezalandırır. Eer  insan maymundan yarandıysa o zaman neçin şindi insannarı yaratmerlar maymundan? Şindi bilim da taa ileri gitti, var tehnologıya da. Senin üüredicin ne annader üüren kızım, ama Allayı da unutma, ondan sana zarar gelmez, ancak fayda olur, sen taa da inannı olursun” derdi. Benim de çocuk aklımla aklım karışırdı ve bunlara çözüm bulmak için yıllarca cevap bulmaya çalışırdım, taa ki, üniveristeyi bitirdikten sonra beni devlet kurumuna işe almak istediklerinde benim ilk önce Komunist Parti üyesi olmam istendi ve ondan sonra işe alınacağım söylenene kadar. 

Sovyet zamanında köylerde kiliseler  kapatılmış ve bazılarında spor salonları yapılmış , birçoğu ise depo olarak kullanılıyordu. Hatta , bazı okuldakı spor derslerimiz köy  kilsesinde yapıldığında birçoğumuz “kilsede top oynamak günah, Allah bizi cezalandırır” korkusuyle hemen bir bahane bulup öğretmenimizden izin alır  eve giderdik.

 Bizim köyün dışında olan kadın manastırı ise gayrı resmi (köylülerin yardımı ile) çalışırdı ve biz oruç bittikten sonra “yağlıyı açmak” (ortodoks hristiyan orucunda bitkisel yemekler yenir ve “yağlı açıldığında” tüm yemekler, yağ, et, süt mamüller vs. yenir)“konka” (papazın verdıgı şarapla karıştırılmış bir küçük kaşıkla bir lokma ekmek) almak için  geceden o manastıra yaya giderdik. Bizim köy ve manastır arasındakı mesafe ise yaklaşık 5-6 kilometreydi. Akşam olmadan banyo yapar, en iyi, yeni elbiselerimizi giyer ve saat beşte ilk ayini duymak için gece yarısı saat 2’de yola çıkardık ve yaya  giderdik. Bu yolu arabayla gitmek günah sayılırdı diye annelerimiz, babalarımız bizimle birlikte gider ve bize örnek olurlardı. Sabah saat 11’e kadar  orada kalır ve sonra da aynı şekilde eve dönerdik. Bu, arada belirtmeliyim ki, kilseye gitmek okul tarafından yasak olduğundan dolayı, öğrenciler o gün okula gitmediğimiz için birbirlerini hep kollar, öğretmenlerimize çeşitli bahaneler bulurduk ( başım, karnım ağrır gibi). Birçok hoca da durumu bildikleri için üzerimize gelmez, katı komunist olanlar da (bunlar genellikle okulumuza başka milletlerden gelenlerdi, çoğu da Rus) annelerimizi okula davet etse de disiplin cesazı verirlerdi. Fakat komunist olan insanlar kilseye gitmez, dini bayramarı tutsalar da, oruç tutmazlardı, tuttukları halde Partiden çıkarılır ve hatta işinden de olurlardı. O nedenle birçoğu bu riski göze alamazdı. Halkın gözünde olan bu insanlar ise antihrist, yani din düşmanı olarak tanımlanırdı ve her zaman pek hoş bakılmazdı, fakat dışlanmazdı. Rus ve diğer milletlerde yeni doğan çocuklar çok defa vavtiz edilmese de , Gagauzlar (ortodoks hristiyan) dine karşı daha tutucu bir tavır takıntıkları için çocuklarını hemen gizli olarak papazı evine davet eder ve vavtiz ettirirlerdi. Bu  dini merasim, nerdeyse bir  gelenek haline geldi için sistem bile buna karşı gelemezdi.

Sosyalizmin olumlu taraflarından en önemlileri-eğitimin parasız olması ve 8’ci sınıfa kadar zorunlu olmasıdır. Hatta, çocuğun sebepsiz nedenlerden okula gitmiyorsa, validenler okula çağırılır ve uyarılır, durum düzelmezse para cezasına çarptırılırdı. Üniversite, enstitüde okumak herkezin hayaliydi ve dilediğin bölüme kendi bilginle girebilirdin. Ayrıca devlet sana devlet bursu, talebe yurdu, kantinlerde indirimli yemek ve ulaşım araçlarında indirimli pasolar verirdi. Gerçi, günümüzde de bu paso sistemi geçerlidir. İş bulma problemi yoktu, okulunuzu tamamladıktan sonra iki veya üç yıl branşınıza göre devletin gönderdiği zorunlu bir köye, kasabaya veya 15 Respublika’dan birine gider ve sürenizi tamamladıktan sonra dilediğiniz yerde iş bulabilirdiniz. Bu nedenle herkez kendi evladının okumasını ister ve onu teşvik ederdi. Bu , durum hala git gide işsizliğin artmasına rağmen günümüzde de geçerliliğini korur.

Hastaneler parasızdı. Allah korusun, yolda giderken kendinizi kötü hissettiniz ve herhangi bir hastaneye gittiniz mi, size ücretsiz yatak vermeden tutun da ücretsiz yemek, ilaçlar ve bakım yapılırdı. Zorunlu aşılar yapılırdı.

Herbir köyde mutlaka zorunlu olarak en az 8’ci sınıfa kadar okul, kültür evi, hastahane, posta ve muhtarlık vardı. Zaten bu şekil hala ağırlığını gösteriyor.

Sosyalizm sisteminde benim gözlemlediğim ve yaşadığım yerde bir kitap çok sıkı bir şekilde sansürden geçer ve sisteme karşı olan herhangi bir cümle dahi detaylı incelemeğe alınırdı. Kitapların giriş kısmında ise mutlaka Lenin, K.Mark ve F.Engels’in fikirlerinden ibaret bir önsöz yer alırdı. Küçük Türk halklarına gelince-onlara belirli bir ölçüde gelişme imkanı verilir ve Türkçülük yapmamaları için denetleme yapılırdı. Yani sopa altından gözdağı verilirdi. Gagauzlar’ın Sovyet dönemin en koyu dönemlerinde 30 yılda 30 kitap basıldığı dönemlerdi.

Okul kitaplarını ele alırsanız, evet, yüksek moral, iyi eğitim, sosyalist sistemin ideal tarafları içeren ibareler varken, “tüm halklar eşittir” gibi sözler insana ümit ve güven verir diye düşüneceksiniz. Halbuki, edebiyatla ilgili herhangi bir okul kitabını açtığınızda ilk paragrafta “ Sovyet edebiyatı 1917 yıldan itibaren gelişmeğe ve Leninin öğretileri üzerinde…” diye devam ederken ikinci paragrafta ise  “Rus edebiyatı kendi başlangıcını 19 asrın başlarından almakta…” diye devam ederdi. Daha sonra ise Rus edebiyat klasikleri sıralanır ve ağırlıklı olarak onlar okutulurdu. “Eşit olan bu 15 Respublikanın” ünlü Ahmet Yesevi, Mahtumkulu, çolpan, Geray, Taras Şevçenko,Vasıl Simonenko(Ukraynalı şairler) ve diğer çok meşhur yazarlar ve şairleri yer almıyordu. Sovyet sistemine hizmet eden birkaç Respublika’nın birer aydın, edebiyatçısının ismi ve bir eseri yer alırdı. Bu  isimlere ayrılan kısım kitaplarda topu topuna birkaç kelime ile 2-3 sayfayı geçmezdi. Okuldayken, bunları dikkatle okuduğumuzda bu şahısları kendimize daha yakın hissetsek de bulabileceğimiz edebiyat sınırlıydı. Küçük halkların aydınlarından bahsetmek ise söz konusu değildi bile.

Diğer ülkelere bir kongreye gitmek isteyen bilim adamlar için  ise bu başka bir sorundu. KGB peşinizi bırakmaz ve siz gitme nedeninizi sayfalar dolusu açıklama yaptıktan sonra gidebilirdiniz. Gerçi sosyaliz ülkelerine gidişler ancak “uygun” görülürdü, kapitalizm ülkesine gidişiniz ise sizi “sistem düşmanı” damgasını alma tehlikesini yaratabilirdi hemen.
 
 Yani sayın Ali Haydar Bey Size bu sistemin olumlu ve olumsuz taraflarını anlatmaya çalışırken bazılarımız o sistemin hayali ile yaşar, bazılarımız o sistemi kuranların “koruması” altında bir hayat geçirmiş oldu. Doğru, sağlam atılan bir temel kolay kolay yıkılmaz, ama gelin görün ki Eski Sovyetler bir anda dağılıverdi…

__________

* ÖNEMLİ NOT: Yazarımız Tudora Arnaut’un bazı yazılarının ne yazık ki izin almadan, kaynak gösterilmeden üstelik değiştirilerek aralarında bazı siyasi partilerin internet sitelerinin de bulunduğu basın yayın kuruluşlarınca yayınlandığını saptadık. Yazarımızı da son derece üzen söz konusu hırsızlığı kınıyoruz. Ayrıca eğer söz konusu yasadışı uygulamaya derhal son verilmezse Açık Gazete’nin çatısında bulunduğu Turkish Gateway Ltd haklarını yasal olarak arayacaktır…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

seventeen + 12 =