‘Çukurbağ’ rantına hukukçu yorumu

‘Çukurbağ’ rantına hukukçu yorumu

0
PAYLAŞ

Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin revizyon imar planı talebini değerlendiren Avukat Salim Cengiz: ‘Çukurbağ yarımadasında zorlama rant arayışı var!’

– Kasım ayındaki belediye meclisi toplantısında Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin Çukurbağ yarımadasıyla ilgili revizyon imar planı talebi gündeme geldi. Ancak söz konusu alanın yeşil alan ve yol olarak terk edildiği iddia ediliyor. Siz bu süreci başından beri izleyen bir Kaşlı ve eski bir belediye meclis üyesi olarak anlatır mısınız?

– Ben 1975 yılında Avukatlığa başladım.1977’ye gelindiğinde de belediye meclis üyeliğine aday gösterildim. Yaşım bile tutmuyordu, büyültüp girebildim. O yıllarda meclis üyeleri hep yaşlı kişilerden oluşuyordu. 1977’de Gömbe’nin eski Muhtarı olarak bilinen ve bölgede tanınıp sevilen Mustafa Bozca CHP’den belediye başkanı seçildi. Biz de Kaş’ın eski belediye başkanlarından İbrahim Serin başta olmak üzere dört kişi Adalet Partisinden belediye meclis üyesi olduk. Bu dönemde cemiyetten ilk imar talepleri gelmeye başladı. Biz de elimizden geldiğince onlara yardımcı olmaya çalıştık. O zamanlar imar yetkisi Bayındırlık Bakanlığı’ndaydı. Bizim yetkimiz yoktu. Biz bir karar alıyorduk, bakanlığa yolluyorduk ve onlar karara bağlıyordu. O yıllarda Kaş hiç bilinmiyordu. Antalya’da bile tanınmıyordu Kaş. O zamanlar bizim de tanınmaya ihtiyacımız vardı. Yol yoktu, su yoktu, sürekli elektrik yoktu. Akşam bir kaş saat elektrik veriliyordu. Gazeteler bir gün sonra geliyordu Kaş’a. Market, manav yoktu. Antalya’dan Kaş’a sekiz saatlik yolculukla yapılabiliyordu. Korkuteli’nden bu yana asfalt yoktu. Kısacası böylesine bir yokluk içindeydi Kaş. Bizim o yıllarda Cemiyete ihtiyacımız vardı. Hakikaten cemiyetin yöneticileri denizden kayıkla gelen iki-üç tane kurtarıcı melek gibi görülüyordu.

MESA’dan masa, cemiyetten takvim…

– Cemiyet araziyi alınca bir projeden falan söz edildi mi?
– Cemiyetin satın aldığı arazi, Kaş’ın önde gelenlerinden Süleyman Çavuş’un (Yıldırım)’a aitmiş. Süleyman Yıldırım da burada birkaç çukurda mangal kömürü yakarak geçimini sağlıyormuş. Sonraları “ben burada kömür yakıyorum” diyerek tapuları almış. Zeytincilikle bir ilgisi yok. Çünkü buradaki zeytinler yağ vermiyor ve kurak olduğundan kurtlanıyor. Kışlar sıcak olduğundan o yıllarda arpa buğday ekilmiş, Mayıs’ta hasat edilmiş. Hatta bu arpalar buradan götürülüp Gömbe’ye tohum olarak ekiliyormuş. Yani zeytincilik falan yapılmış değil yarımadada. Şimdi Mustafa Bozca’nın belediye başkanlığı döneminde Ankara’da MESA adında bir şirket vardı. Bu şirketin de yarımadada tapusuz arazileri vardı. MESA’da buradan tapu almak istiyordu. O zamanlar belediyenin masası sandalyesi yok doğru dürüst. Masa sandalye gibi mobilyalar aldılar belediyeye. Gazeteciler cemiyeti de basılı evrak, takvim vesaire gibi şeyler sağladı. Böyle ilişkiler sürüp gidiyordu.

– Yerel halkla cemiyetin ilişkisi nasıldı?
– Ankara Gazeteciler Cemiyeti burada arazi aldıktan sonra bu arazide imara yönelik çalışmalar yapabilmek için ilçenin önde gelen kişileriyle iyi ilişkiler kurdular. Belediyeyle çok iyi geçindiler. Ağzı laf yapan Kaşlıları yetkili olarak burada atadılar. Onlar vasıtasıyla halkla iyi ilişkiler kurdular. Daha sonra 1981 yılında parselasyon yapılmasının ardından, Ankara Gazeteciler Cemiyeti, halka daha sempatik görünmek için ilk önce kendilerine ilk yemeği ısmarlayan Ali Eriş olmak üzere birkaç kişiye ücretsiz arsa veriyorlar. Ali Eriş belediyede muhalif kanat CHP’nin güçlü bir temsilcisi ve dişli bir politikacıydı. İkincisi Kaş’ta uzun yıllar DP ve AP’den belediye başkanlığı yapan İbrahim Serin’e bir arsa veriyorlar. Sonra o dönem belediye başkanı olan Mustafa Bozca’ya, Kaş’ta cemiyetin işlerini vekâleten yürüten Öğretmen Mehmet Gülseven’e, cemiyetin tapu büyütme davasında Avukatlığını yapan Ümit Veznecioğlu’na birer arsa verdiler. Arsaların yüzölçümü, 1350-1500 metrekare arasında değişiyordu.

Karahaliloğlu, dozerin önüne dikildi

– Peki o yılarda bu arsaların verilmesi tartışılmadı mı hiç?
– O yılarda hep cemiyetin getirilerini düşündüğümüz için böyle bir tartışma yaratmadı. Bize bir şeyler kazandıracak diye düşünüyorduk… 1981 yılındaki parselasyonların ardından, yol projesi yapıldı. Örneğin yolun ilk projelendirilmesinde, şimdiki hastanenin oradan yarımadaya doğru uzanacaktı. Yol, Kaş’ın en zenginlerinden olan Mehmet Karahaliloğlu’nun mülkiyetinden geçecekti. Karahaliloğlu yola izin vermedi. Çünkü kamulaştırma yapılmamıştı. Yol inşaatına başlama töreni yapılacaktı, Karahaliloğlu, kamulaştırma olmadan arazisinden yol geçirileceği için iş makinesinin önüne durup izin vermedi. Biz de belediye başkanı ve Kaş’ın ileri gelenleri gidip “amca yapma, şöyle faydalı olacak böyle iyi olacak” şeklinde dil döküp ikna ettik. Ardından dozer bıçağı vurdu ve bir tören yapıldı. Masrafını cemiyetin karşıladığı yol böylece başlamış oldu… Bundan sonra arsaların parselasyonu yapıldı. Başlarda bu arsalar pek rağbet görmedi. Yarımada domuzların yaşadığı, yabani nergislerin olduğu bir alandı. Burada dünya basın sitesi gibi bir projenin hayata geçmeyeceğini anlayan parsel sahibi gazeteciler arazilerini satmak için Kaş’a gelmeye başladılar.

– Cemiyetin yapacağını duyurduğu ‘Dünya Basın Sitesi’ projesine ne oldu peki?
– Bence bu proje yerli halka uzatılan bir havuçtu. Benim bildiğim ilk önce ulusal basın sitesi diye bir proje vardı, ardından dünya basın sitesine dönüştü. Biz de zannettik ki, gazeteciler buraya sosyal tesisler yapacak, kongre merkezleri yapacaklar biz de tanınacağız diye düşünüyorduk. Çünkü o zaman radyomuz bile yok Kaş’ta. Otomatik telefon bile yok. Örneğin İstanbul’a telefon açmak istediğinizde sabah saatlerinde yıldırım olarak yazdırıyorsunuz, öğleden sonra saat üç-dört gibi ancak konuşabiliyorsunuz. Yaz aylarında deniz yoluyla Kaş’a gelen turistler ülkeleriyle telefon konuşması yapmak istediklerinde tekneyle Meis adasına gidip oradaki telsiz telefon sistemiyle konuşmalarını yapıp Kaş’a dönüyorlardı. Bu yoksunluğun yarattığı haleti ruhiye içindeydik ki cemiyetin uzattığı bu havucu biz yuttuk.
Bir de o yıllarda Libya lideri Muammer Kaddafi’nin bu projeye finans sağlayacağı konuşuldu. Bunu Mehmet Gülseven daha iyi anımsayabilir.

Biz Ankara’ya gidip geleceğiz, sonra karar vereceğiz…

– Açılan davalar nasıl gelişti peki?
– 1986’dan sonra Çukurbağ yarımadasında orman kadastro çalışmaları başladıktan sonra burada bir huzursuzluk başladı. Çünkü yarımadada yer büyütme davası yalnızca belediye ve hazine’ye karşı açılmış. Bu davalarda Orman Bakanlığı taraf gösterilmediği için bakanlık, “bu kararlar bizi bağlamaz, bu alan tipik ormandır” dedi. Bunun üzerine Orman Bakanlığı, yarımadadaki 400’e yakın parsele önce itiraz etti, itirazlar reddedilince hepsine ayrı ayrı dava açtı. Bu davaların hepsi de kaybedildi. Bu davalar da ayrı bir rant getirdi. 400 ayrı keşif yapıldı, 400 keşif parası ödendi. Yarımadanın her tarafına gidip keşif yapmak mümkün değil, dosya numarasını, parsel numarasını, davalı adını değiştiriyorlar aynı görüşleri yazıp geçiyorlar. Bunlar hep vatandaşın vergilerinden giden paralar. Geçmişte cemiyetin açtığı tapu büyütme davasına bakan Hâkim Ayhan Sabuncu da o günlerde Avukatlık yapmaya başlamıştı. Ardından da cemiyetin avukatı oldu.
1986 yılında oluşturulan orman kadastro komisyonunda ben de üye olarak bulundum. Komisyonun bakanlıktan gelen üyelerine “yarımadadaki tespitlerde cemiyetin arazisine gelindiğinde ne yapacaksınız” diye sordum. Komisyon başkanı “biz Ankara’ya gidip geleceğiz, talimat alacağı ve bu talimata göre cemiyetin arazisi hakkında karar vereceğiz” dedi. Söylendiği gibi komisyon çalışması cemiyetin arazisine geldiğinde bu ekip Ankara’ya gitti. Döndüklerinde “ne oldu, nasıl bir karar çıktı” diye sorduğumda, “ vatandaşa ait arazileri yüz metre kadar ormana yaklaştırmayın, cemiyetin arazisini de orman vasfını yitirmiş olarak tescil edin” şeklinde bir talimat aldıklarını söylediler. Ancak daha sonra aynı bakanlık bu tespite karşı çıktı.

Biz belediyeyi seviyoruz, bu konuyu düzeltelim…

– Cemiyetin revizyon imar planı talebine gelirsek. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
– Cemiyetin tapu büyütme davası açarak büyüttüğü 1200 dönüm civarındaki araziden 300 dönüme yakını, yarımadanın planlaması yapılırken yeşil alan olarak terkedilmiş. Diğer parseller gazetecilere devredilmiş, onların da büyük çoğunluğu üçüncü kişilere, oradan da birçoğu yabancılara satılmış. Cemiyetin elinde kalan üç-dört adet imarlı parsel var. Bunlardan biri rekreasyon alanı. Cemiyet 2008 yılında Kaş Belediyesine müracaat ederek, bu alanla ilgili bir bilgilendirme toplantısı talep etti. 17 Nisan’dı yanılmıyorsam, Beyhan Cenkçi’yi anma töreni için gelmişlerdi. Belediye meclisini toplandığı bir gün, cemiyet başkanı Nazmi Bilgin ve yönetim kurulu üyeleri ziyarete geldiler. Meclis toplantısından sonra bu konuyu açtılar. Cemiyetin mağdur olduğunu, aslında yasalara göre belediyelerin düzenleme yapılırken alması gereken payın yüzde 35-40 olması gerekirken, kendilerinden yüzde 70 alındığını, bu yerlerin yeşil alan yapıldığını, bundan dolayı mağdur olduklarını ve bu konunun düzeltilmesi gerektiğini söylediler. Belediye meclis üyelerine bir bilgilendirme toplantısı yaptılar. O dönemki meclis üyelerinden konuyu fazla bilen yoktu. Ben yine sözleşmeli belediye Avukatlığı yapıyordum ve konuyu geçmişten bildiğim için ben onlara anlattım. Bu alanın koruma imar planı olduğunu, yeşil alan ve yolların terk edildiğini ve burada özel mülkiyet hakkının kalmadığını, koruma kurulunun da buna izin vermeyeceğini söyledim. Cemiyet yönetimi de “bu bizim yasal hakkımız, dava açarsak Kaş Belediyesi trilyonlarca lira tazminat ödemek zorunda kalır, sonra belediye bunun altından kalkamaz, biz belediyeyi seviyoruz ve korumak istiyoruz, bu konuyu düzeltelim” dediler.
Bu yıl ise geçtiğimiz Kasım ayındaki meclis toplantısında bu konu resmi hale getirilip imar talebi olarak belediye meclisine sunuldu. Ne kadar alanın daha imara açılması gerektiği yönündeki bir raporla talep iletildi. Belediye meclisi de imar komisyonuna havale etti talebi. İmar komisyonu bunu bir karara bağlayıp Aralık ayındaki meclis toplantısında da değerlendirilecek. Şimdi burada iki aşama var. Birincisi belediye meclisi bu konuda bir karar verecek. Bu karar kesin değil.

– Sizce belediyeden bu konuda olumlu bir karar çıkar mı?
– Bence belediyeden olumlu bir karar çıkmayacak. Bildiğim kadarıyla belediye yönetimi ranta karşı bir tavır içinde. Bence bu bir rant. Çünkü eldeki bütün parseller harcanmış ve şimdi adeta kazıyarak yeniden bir şey kazanılmaya çalışılıyor. Buradan bir şey elde etmeye çalışmak zoraki bir yorum. Burası doğal sit alanı. Buradaki planlar koruma imar planı. Çünkü burada yapılaşmaya şartlı izin veriliyor. Bana göre burada zoraki bir yorum yapılarak rant elde edilmeye çalışılıyor. Belediyeye gözdağı veriliyor. “Bak sen bunu çözmezsen ben yargıdan tazminat alırım” deniliyor. Bence böyle bir şey yok. Kaldı ki koruma kurulu da buradaki ranta izin vermeyecek. Çünkü burası özel bir alan ve korunması gerekli. Bunun için siyasi bir baskı olabilir ama bence bu rant bir yerlerden döner.

– Hazinenin 1991’de hazırladığı bir rapor var. Raporda, Çukurbağ Yarımadasının ‘toprak niteliği bakımından özel mülkiyete konu olamayacağı’ vurgulanıyor. Bu raporun ardından dava açılıp açılamayacağına dair yazışmalar yapılıyor. Bu konuda sizin anımsadığınız bir şeyler var mı?
– Ben bu raporu görmedim. Ama o yıllarda bizler de vatandaşlar için tapu büyütme davaları açtığımızda, bu yerler tarım yapılabilir konumdaydı. Ancak cemiyetin satın aldığı ana arazi olan 183 dönüm yerde bile tarım yapılmıyordu. Bu 183 dönümlük yerin dışındaki bölgeye insan ayağı değmemişti. Buraların özel mülkiyete tabi olması mümkün değildi yani. Bence cemiyetin açtığı tapu büyütme davası bilerek ve isteyerek bu şekilde sonuçlandırıldı. Burası bir vatandaşın olsaydı, diyelim ki Süleyman Yıldırım’ın olsaydı bu tapunun bu şekilde büyümesinin olanağı yoktu. Çünkü 1980’li yıllarda ben Kaş’ta aktif olarak Avukatlık yapıyordum. Bence bu Ankara Gazeteciler Cemiyeti’ne özel bir uygulama oldu. Çünkü vatandaşın açtığı benzer davalarda bu alanların tapu içinde kalabilmesi için tarım yapılıyor olması gerekiyordu. Bu yerlerin yüzde yetmişi, taşlık, kayalık ve hiçbir insanın ayak basmadığı bir bölgeydi. Bence o zaman bir Ziraat Mühendisi’nden, bir Jeolog’dan herhangi bir rapor istenmedi. Sadece bir iki tane tanığın, bir tane de yaşlı bilirkişinin ifadesiyle bu karar oluşturulmuş olabilir diye düşünüyorum.

– Bugünkü hukuk anlayışıyla bu tür bir dava nasıl sonuçlanırdı sizce?
– Orman Bakanlığı tarafından 1986’da cemiyete açılan davaların birçoğu iki ila dört yıl arasında bitti. O dönemki Yargıtay buranın orman olmadığına karar verdi ve davalar cemiyet lehine sonuçlandı. Ancak daha sonraki yıllarda Yargıtay görüş değiştirdi. Bilirkişiler de görüş değiştirdi. Bu görüşe göre buradaki toprak karakteri ve coğrafi yapı niteliği nedeniyle buranın orman sayılması gerektiğine karar verildi. 1986’dan-1990’a kadar cemiyet aleyhine açılan davalardaki görüş yarımadanın orman olmadığı yönündeydi, sonrasında aynı yerde şahıslar aleyhine açılan davalarda orman olduğu yönünde kararlar çıktı ve açılan bu davaları şahıslar kaybetti. Yarımadayı bir kertenkeleye benzetirsek, cemiyetin satın aldığı baş kısmından gövdesine kadar olan bölüm orman değil, gövdeden kuyruğa kadar olan bölüm şahıs arazileri ve orman. Şimdi burada hukukta bir çelişki var. Cemiyet aleyhine açılan davalar bu gün açılmış olsaydı çok farklı sonuçlar çıkabilirdi. Çünkü bugün Yargıtay bu ranta izin vermezdi.

1981’de sonuçlanan tapu büyütme davası hazine aleyhine sonuçlandığı halde, Maliye Bakanlığı bunu temyiz etmemiş. Dolayısıyla bu karar kesinleşti. Kesin hükümle sonuçlanan bir davada bir kurum aleyhine sonuçlanan bir davada yeniden dava açamaz. Bu yolu hazine 1981’de kapatmış. Dolayısıyla hazine hakkını o yıllarda kaybetmiş.

Turistler telefonla konuşmak için Meis’e gidiyordu!

– O yıllardaki cemiyet algısıyla bugünü kıyaslarsanız neler söyleyebilirsiniz?
– 1971’de cemiyetin buradan arazi almasının ardından biz cemiyeti kurtarıcı gibi gördük. Kaş’ı dünyaya tanıtacak bir aracı olarak gördük. Bize elektrik, yol, su getirecek yardımcı bir kurum olarak kabul ediyorduk. O yıllarda bildiğimiz kadarıyla cemiyetin yılda iki kez çıkardığı Bayram Gazetesi vardı. Her bayram gazetesinde Kaş’la ilgili “hayali” haberler yazılırdı. Biz bu haberleri beklerdik. Bu defa ne yazılmış diye merakla beklerdik.

– Bu haberlerle ilgili anımsadığınız somut bir örnek verebilir misiniz?
– Örneğin 1978’di yanılmıyorsam, bir bayram gazetesinde “uzatın fincanlarınızı Kaş’a, Kaşta kahve yetişiyor” başlığıyla sekiz sütuna manşet bir haber çıkmıştı. Oysa Kaş’ta bir tane kahve ağacı olmadığı gibi gerçekte kahve de Meis adasından kaçak olarak girebiliyordu. Birinci sayfadan büyük puntolarla böyle bir haber çıkmıştı. Haberin devamındaysa, Kaş’ta yetişen ve kahve bitkisini andıran çalı türü bir bitkinin “deli kahve” adıyla haberde konu edildiğini gördük. Dalga geçer gibi bir haberdi ama bizim de hoşumuza gitmişti. Çünkü haberde Kaş adı geçiyordu…

İLGİLİ HABER: Kaş’ta 70 yıllık rant savaşı!

______________

* Yusuf Yavuz- yusuf_yavuz2004@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK