“Vakalardaki artış üçüncü zirvenin habercisi olabilir”

Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Emrah Altındiş, salgınla mücadelede Türkiye’nin eksiklikliklerini ve dünya ile kıyaslandığında başarılı olduğu yönlerini DW Türkçe’ye anlattı.

Türkiye’de resmi olarak açıklanan ilk Covid-19 vakasının üzerinden tam bir yıl geçti. Son verilere göre ise ülke genelinde Covid-19’a yakalananların sayısı 2,8 milyonu geçiyor.

Türkiye’de salgınla geçen bir yılda, seyahat ve sokağa çıkma kısıtlamaları, hafta sonu yasakları, esnafa yönelik kısıtlamalar, uzaktan eğitim gibi önlemler alındı. Art arda kapanma, açılma, tekrar kapanma ve tekrar açılma dönemleri yaşandı. 1 Haziran 2020’de başlatılan normalleşme süreci Kasımda vaka artışları nedeniyle son buldu. 1 Mart’ta ise “kontrollü normalleşme” adı altında yeniden açılmaya gidildi.

Peki salgında hangi noktadayız? Türkiye, Covid-19’la mücadelede bir yılı geride bırakırken, bu süreçte uygulanan politikaların vaka sayılarına etkisini, Türkiye’nin başarılı olduğu ya da eksik kaldığı noktaları, Boston College biyoloji departmanında asst. Prof. olarak görev yapan Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Emrah Altındiş ile konuştuk.

DW Türkçe: Türkiye, şu anda salgına dair nasıl bir tablo ortaya koyuyor? Vakalardaki artış bize neyi gösteriyor?

Asst. Prof. Emrah Altındiş: Türkiye’de toplam vaka sayısı dün itibarıyla 2 milyon 807 bin 387’ye ulaştı. Covid kaynaklı toplam ölüm sayısı 29 bin 160 oldu. Bu vefatların yaklaşık yüzde 30’unun son iki buçuk aydan daha az sürede olduğunu görüyoruz. Vaka sayıları Ocak ayının 20’si civarında 6 bine kadar düşmüştü. Mart başında yeni bir açılım oldu, fakat zaten son haftalarda açıklanan resmi sayılarda bir artış görmeye başlamıştık. Şimdi bunun iki katına çıktı. Yani 6 bin seviyesi bugünlerde 13 bine geldi. Dolayısıyla bu önümüzdeki Nisan ayı açısından oldukça riskli bir üçüncü zirvenin habercisi olabilir. Daha aşılar tamamlanamamışken bu yükseliş çok tehlikeli. Son verilere göre Türkiye, günlük vakalarda dünyada beşinci sırada. Tüm vakalarda ise dokuzuncu sırada. Türkiye pandeminin en kötü gittiği ilk 10 ülke arasında bu manada.

Mart ayından önce de Türkiye, Haziran 2020’de “yeni normalleşme” adı altında açılmaya gitmişti. Kapanma ve açılmalar salgının gidişatını nasıl etkiledi?

Türkiye pandeminin başından beri bir kez olsun dahi doğru düzgün bir kapanma yaşamadı. Eğer dört haftalık ya da iki haftalık kapanma yaşasaydı vakaları gerçekten çok düşük seviyelere indirebilirdik. Örneğin pek çok ülkede bu şekilde karantinalar uygulandı. Avrupa ülkelerinde yazın vaka sayıları yüzlü rakamlara düşmüştü. O dönem Türkiye’de hâlâ binlerde rapor ediliyordu. Ki burada altını çizelim bu verilerin sağlıklı olduğu, doğruyu yansıtıp yansıtmadığı hep bir soru işareti olarak kaldı. Şu anda hafta sonu yasakları ile örneğin yapmaya çalıştıkları şey bilimsel olarak mantıklı değil. Hafta sonu evdesiniz ama hafta içi gidip işyerinde ya da başka bir ortamda insanları enfekte etmeye devam edebiliyorsunuz. Dolayısıyla böyle açma kapamalarla yapabilecekleri tek şey vaka sayılarının belli bir seviyeye indirmek. Bu da Ocak ayında görüldü. Şimdi tekrardan açılımla hemen yükselmeye başladı. Zaten o koydukları kurallar da vakaları çok daha aşağı seviyelere, risksiz seviyelere indirememişti. Şimdi ise tekrardan bir yükseliş görüyoruz. Sadece bir haftada 22 ilde risk durumu bir yüksek seviyeye çıktı. İstanbul çok yüksek riskli şehirler arasına girdi.

“Pandemiyi sürekli hale getiriyor”
Bu süreçte Sağlık Bakanlığı tarafından haritada kırmızı ile belirtilen çok yüksek riskli illerden daha düşük risklilere geçişlerin herhangi bir kurala bağlanmaması gidişatı nasıl etkileyecek?

Mesela İstanbul’u düşünün, Türkiye’nin her yerine sürekli insanların gidip geldiği bir şehir. Şu anda o çok büyük yüksek riskli şehirler arasında fakat ulaşım kontrol edilemiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin dört bir yanına biz virüsü otobüslerle, uçaklarla, arabalarla yollamaya devam ediyoruz. Türkiye genelinde olmasa bile vakaların çok yüksek olduğu şehirlerde dört haftalık karantinalarla virüsün yayılımı bastırılabilir. Fakat hükümet bunu başından beri reddediyor. Çünkü öncelikleri ekonomik çarkların dönmesi olarak ifade ediyorlar. Ama bu yaptıklarıyla da bu pandeminin sürekli hale gelmesini, vakaların çok yükselmesini sağlıyorlar.

Belli sektörlere de çok büyük bedeller ödetiyorlar. Özellikle gündelik işlerde çalışan insanlar ya da esnaflar çok ağır bedeller ödediler. Müzisyenler aynı şekilde. Yapılması gereken dört haftalık bir karantina uygulanması, bu karantinadan zarar görenlere ekonomik bir destek sağlanması ve bu kentle diğer kentler arasındaki insan ulaşımının belli bir süre kısıtlanması, denetlenebilmesi idi. Bu yapılmadı.

“Sayılar manipüle ediliyor”
Türkiye’de dört ay boyunca vakalar yerine hasta sayıları açıklandı. Ölüm nedeni olarak Covid-19 gösterilmediği iddiaları gündeme geldi. Yurtdışında yaşayan bir akademisyen olarak sürecin şeffaf yönetilip yönetilmediği konusunda değerlendirmeniz nedir?

Avrupa’da vaka sayıları Türkiye’de karşılaştırılabilir. İncelediğimde Fransa, İspanya, İngiltere, İtalya ve Almanya’da vakaların düz bir çizgi gibi değil de zikzaklarla devam ettiğini gördüm. Çünkü pandeminin doğasından ötürü bir gün daha fazla vaka bulunurken bir gün daha az bulunabiliyor. Türkiye’de ise vakalar düz bir çizgi gibi lineer olarak ilerliyor. Sonra İran ve Rusya’da da ölümler ve vakaların lineer ilerlediğini fark ettim. Onun dışında pek çok ülkede zikzaklarla ilerliyor. Bu birinci gösterge. Zaten istatistiki olarak hiçbir değişim olmadan vakaların bu kadar tahmin edilebilir düzeyde değişmesi mümkün değil ölümlerin de. Buna ek olarak Büyükşehir Belediye Başkanlarının geçen senelerle karşılaştırdığı artık ölüm açıklamaları oldu. Oradan da ölüm sayılarının çok az gösterildiğini biliyoruz maalesef. Araştırmacı Güçlü Yaman’ın analizine göre ise Türkiye nüfusunun yüzde 58’inde 59 bin fazladan ölüm var. Dolayısıyla buradan Türkiye’deki Covid-19 kaynaklı ölümlerin resmi olarak söylenen 30 bin civarının en az iki katı olabileceği ortaya çıkıyor. Salgını çok başarılı bir şekilde yönetmiş gibi gösterirken aslında sayıları da manipüle ederek böyle bir algı yaratıyorlar.

Türkiye’de şimdi hangi varyantlar var, onu da açıklamıyorlar. Nerede var onu da bilmiyoruz. Aslında bir dejavu yaşıyoruz. Geçen sene 1 Haziran’da olduğu gibi yine pek çok ilde her şey açıldı. Hazirandaki açılmanın sonuçlarını ağustos ve sonrasında sonbaharda görmüştük. Umarım bu hatadan vazgeçip, önlemleri tekrardan alıp, ekonomik destekler sağlarlar ve mart, nisanda tekrar bir zirve yaratmazlar. Yoğun bakımlara tekrar insanların bu kadar yoğun bir şekilde kaldırılmasına sebep olmazlar çünkü ağır hasta sayısı da hızla artıyor şu anda.

“Aşılamada Türkiye hızlı”
Peki Türkiye’de aşılama süreci sizce nasıl ilerliyor? Aşı yeterliliği ve şeffaflık bağlamında değerlendirir misiniz?

Türkiye, dünyada aşılamaların en hızlı gittiği ülkelerden. Dolayısıyla bu çok olumlu. Dünyadaki pek çok ülkedeki sorun ve Türkiye’deki sorun ise yeterince aşının olmaması, uygulanmaması. Türkiye’nin aşı politikasındaki sorunlar ise bir yine şeffaflık olmaması. Sağlık Bakanı ‘kaç tane aşı geldiğini artık paylaşmayacağız’ dedi. Halbuki bu aşılar toplumun verdiği vergilerle alınıyor. Bu bilgi paylaşılmıyor. İkincisi ise sadece tek bir aşı kaynağına bağlı olmamız. Şu anda Sinovac şirketi ne kadar aşı yollarsa o kadar aşımız olacak. Dünyada da herkes aşı almaya çalışıyor. Türkiye’de hâlâ resmi olarak başka bir aşı uygulanmamış durumda. Tek bir aşıya bağımlıyız. Üçüncüsü de ilk başta hatırlarsanız günde bir buçuk iki milyon aşılama kapasitesine sahibiz gibi açıklamalar yapılmıştı. Maalesef şu anda aşılama hızları giderek düşüyor. Yani her gün daha az insanı aşılıyorlar. Bu da büyük bir sorun.

“Patent hakları risk oluşturuyor”
Aşı konusunda patent hakları, küresel anlamda pandemiyle mücadele sürecini nasıl etkiliyor?

Dünyada aslında bir yıldan kısa bir zamanda çok etkili ilaçlar yapabilmeyi başardık. Fakat öyle görünüyor ki bu aşılar dünyada özellikle de en çok ihtiyacı duyan insanlara uzun süre ulaşamayacak. G20 içerisinde bulunan daha zengin ülkeler aşılara ulaşıp kendi toplumlarını korurken şubat ortası itibariyle 130 ülkede tek bir aşı yapılamamıştı. Bunun sebebi de aşıların hem çok pahalı olması hem de çok az üretiliyor olması. Çok az üretilmesinin sebebi de bu şirketlerin patent haklarına sahip çıkmaları ve bırakmamaları. Eğer Dünya Sağlık Örgütü’nün çağrısını dinlese bu şirketler patentleri ve bu aşıların nasıl yapılabildiğini dünya ile paylaşsalar, pek çok şirket ve devlet bu aşıları hızla üretebilir ve biz bu pandemiyi durdurabiliriz. Durduramadığımız takdirde ise bu şekilde virüs mutasyonlara uğramaya devam ederse yarın herhangi bir ülkede bağışıklık sisteminden kaçabilen bir varyant ortaya çıkar, o varyant da pandemiyi tıpkı geçen 2020’nin Ocak ayında olduğu gibi bütün dünyada yeni bir pandemi başlatır. Bu risk de dünya politikacılarının ve aslında kapitalist sistemin bize bir hediyesi maalesef. Pelin Ünker / Deutsche Welle Türkçe

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty − fourteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.