Ve erkek kadını yarattı!

“Yüreklerinizi verin ama teslim etmeyin birbirinizin eline. Çünkü bir tek Hayat avucunda tutabilir yüreklerinizi. Ve birlikte durun ama yapışmayın birbirinize: Çünkü ayrı durur tapınağın sütunları. Ve birbirinin gölgesinde büyüyemez meşeyle selvi.”
                                                                                                Halil Cibran


Dünya kadınlar günü…Dünya emekçi kadınlar günü…İkinci sınıf insan muamelesi yapılmış dünyalılar günü…Kendini ayrı görenler günü…


Dünya tarihi boyunca kadınların, entrikacı kişiliğiyle ülkelerin, sinsi kaprisçiliği ile kişilerin hayatını değiştirmek gibi olumsuz özellikleri ile veya her başarılı ve şerefli erkeğin arkasında ona güç verişleriyle, tarihi belirlemiş kişilerin yanında isimlerinin anılışıyla onurlu mücadeleciliği gibi olumlu özellikleri ile ortaya çıktıklarını söylerler. “Bir kadın insanı vezir de eder, rezil de.” gibi özdeyişler vardır. Kadının tarihte ve bugün verdiği yaşama mücadelesini ve varoluş koşullarını ortaya koyuşunun ekonomik, sosyolojik, politik, dini yönlerine değinmek niyetinde değilim gene. Nasılsa biraz araştırma ile bunlara değinilebilir. Ben, kadının erkekten farklı konumlanışını, biraz daha varoluşsal ve psikolojik yönden ve de biraz erkeklerin gözünden anlamaya, anlamlandırmaya çalışacağım.


Bir kadın arkadaşımın armağan ettiği, Murathan Mungan’ın seçip hazırladığı “Kadınların Hikayeleri” adlı kitabı okurken biraz içim sıkıldı açıkçası. Duygusallığı ve algısı kendiminkine benzer roman kahramanlarının aklından geçirdikleri, yaşadıkları, kendimi en çirkin hissettiğim zaman ayna karşısındaki görüntüm kadar içimi sıktı. İnsanın kendini kendi gerçekliğinde mahkum hissetmesi kadar can sıkıcı bir şey olabilir mi? Kaçmak istediğinde kendinden kaçamaman gibi, bir bedende yaşamayı hapis görmen gibi…
Yine Murathan Mungan’ın derlediği ikinci grup öyküler olan “Erkeklerin Hikayeleri”ni okurken anladım ki aynı şeye bakan farklı iki çift gözün aynı manzarayı görebilmesinin yolu, gözleri çukurlarından oyup, diğerinin göz çukurlarına koymak bile değil. Tüm anlayışı, tüm hissedişi değiştirmenin yolu olmadığına göre karşıdakini tam olarak anlamaya çalışmak faydasız. Öyleyse anlamadan yaşamı sürdürebilecek ortak noktalarda buluşmaya çalışmak gerekiyor. Anladığını zannettikçe insan ya kendine yabancılaşıyor ya da karşı tarafa haksızlık olabilecek nitelendirmelere kapılıyor.


Bir erkek gibi düşünmenin, bir erkek gibi davranmanın daha değerli olduğuna inandığım-inandırıldığım için, çocukluğum erkek kimliğine öykünmekle geçti desem yeridir. “Bir ordunun içine bırakılsa başı dimdik çıkar” benzetmeleriyle, cilvenazlığı, göz süzmeyi, kırılganlığı, aslında kadının doğasında vardır dedikleri dolambaçlı, kapalı, gizemli davranış kalıplarını benimsemedim. “Delikanlı kız” benzetmesine yakışmak için, erkek arkadaşlarımın dert ortağı olmanın, onlarla iyi anlaşmanın ve bir kadın olduğumu unutturabilecek muhabbetlerine katılabilmenin ötesine geçip, kadınlarla alayı, onları işe yaramaz, boş işlerin zaman hırsızı görmeyi erdem zannettim. “Erkek Fato” yakıştırmasına layık olabilmek için sigaramı yaktırmamayı, küfürlü konuşmayı, sert araba kullanmayı, kadın bedeninde sırıtacak kadar iri iri hareket etmeyi, bol giyinip salaş dolaşmayı, açık sözlülüğü ve dürüstlüğü her şeyi söylemek sanmayı, öğrendim. Toplum tarafından iyi yetişmiş (!) kızlardan beklenen ev işlerinde maharetli olmayı öğrenmek yerine, güç ve akıl isteyen işlerde kendimi ispatlamakla meşgul olduğum için, ilerleyen yaşlarımda kolumdan tutulup kuaföre götürüldüğümde, istediğim saç kesimini bile tarif edemediğim komik durumlara düştüm. Üstelik ne istediğimi bile bilmiyordum, çünkü saçlarımı hep kendim kesmiştim. Kuaför salonlarında harcanacak vaktim yoktu. Manikürcü kızlara ellerimi uzatmaya utandım, onların da önemli bir iş yaptığını bilmeden! “Çeneni tutmayı biraz öğren”, “Kibar ol”, “Son söylenecek lafı başta söyleyip haldır huldur olma!” diyen anneme içten içe hep kızgındım, kadın olmanın zorlukları ile beni yüz yüze  getirdiği, dünyaya eksik gelmiş doğum hatası gibi hissettirdiği, hala erkeğin bir kaburgası gibi davranmayı kabul ettiği için. Babamın nazlı ve kaprisli kızı olmaktansa, anlayışlı suç ortağı olmaya razı oldum! Hiçbir zaman annemin arkadaşlarına övgüyle bahsedeceği jilet gibi ütü yapan becerikli kızı olmayı beceremedim, babamın iş bitirici, bitirim, başarılı kızı olmayı tercih ettim…Orta okulda birbirine sütyen numarası veren, ilk regl olduklarında “Arkamda bir şey var mı?” diye ikide bir soran erken gelişmiş, küçük kadınlar gibi davranan salak kızlardan olmaktansa, kuralları öğreten biri olmadığından anlamadığım futbol maçlarını, mahalleli çocuklar oynarken bir duvarın üzerinde oturup izledim. Bebeklerimi hala sakladığımı, yıllarca oyuncağımla uyuduğumu ve hala onu elden çıkaramadığımı, geceleri prenses olma hayalleri kurduğumu ve bir prensin beni kurtardığını düşlediğimi, gelinlikçilere gizli gizli, hayranlıkla baktığımı, çizgi filmlerdeki en sarışın en yakışıklı karakterlere değil, en onurlu en akıllı olduğunu düşündüğüm karakterlere aşık olduğumu, karanlıktan, şimşekten ve kavgadan korktuğumu, ancak çok güvendiğim kişilerin yanında bu korkularımı gizleyemediğimi kimseciklere söyleyemedim tabii. Bunlar çok kızsal şeylerdi…


Bir kadın her şeyden önce kadın olmak ister. Bir erkek de erkek. Nerde kadın olduğunu hatırlatan bir erkek varsa, başını ona yaslar; bir erkek,  nerde erkek olduğunu hissettiren bir kadın varsa onun yanında dimdik var olabilir. Kendini yetersiz gören erkek yeterli olacağı kadına yönelir, çekim yasası kadar gerçektir bu. Kadın da saygı duymadığı bir erkeği sevemez. Tüm diplomalar, tüm sosyal rollerden önce nasıl bir eş ve nasıl bir anne olacağı önemlidir bir kadının. Çünkü bunlar kadınlığı ile doğrudan ilişkilidir. Bir kadın olarak nasıl bir yaşam filizlendirdiği ile.


Bütün bunlar olurken erkekleri yakından izleme fırsatım oldu. Onları anlayan (anlar görünen), destekleyen (Tüm çiftlerde eril taraf beni tutmuş ve kadın arkadaşlarıma kendilerini anlatmanın aracı görmüştür) biri olduğumdan, birçok durumda şaşkınlığımla baş başa kaldım. Hayran olduğum bütün erkek karakterlerin, karşı cins ilişkilerinde ya da varoluş biçimlerinde birçok şeyi anlamakta kifayetsiz kaldım. Duygularını içten yaşamaları, gösterdiklerinden farklı düşünce ve hislerde olabilmeleri, gururları uğruna en güçlü hislerle başa çıkabilmeleri, kararlarında inatçılıklarını koruyabilmeleri, gücü bir çok şeyden üstün tutabilmeleri, empati yapmaktan önce kendi ihtiyaçlarını önemseyebilmeleri, geriye bakmaktan ya da çok ilerisini düşünmektense bugünü yaşamayı ustalıkla başarabilmeleri, en basit şeye bile kendilerini çocuklukla ve hesapsızca verebilmeleri, biraz tuhaf bir benzetme olacak ama belgesel çekimi yapan ama uzaktan izleyici olmakla kalan biri duygusu verdi bana her zaman.


Erkeklerin öykülerinde kendi ağızlarından söylediklerine bakalım;


Pavese, “Kendini Öldürenler” öyküsünde, “Farkına ilk dün varmadım, insanın yaşamak için başkalarından önce kendisine karşı kurnaz olması gerektiğinin. Önceden yaptıklarını kendi bilinçlerine karşı doğru gösterecek bir nedenler zinciri hazırlayıp, kötü bir davranışta bulunmayı, bir haksızlık yapmayı ya da yalnızca bir kaprislerini yerine getirmeyi başaran insanları-  özellikle kadınlar bunlar- kıskanıyorum.  Büyük kusurlarım yok- bu güvensizlik yüzünden savaştan çekilip, sessiz bir yalnızlık aramak kusurların en büyüğü değilse- ama bana verilen o pek az şeyin tadını çıkarırken kendimi kurnazca kullanmayı, kendime sahip olmayı bile beceremiyorum” diyen kahramanın kişiliğinde birçok erkeğin düşünüş ve duyuş biçiminin ipucunu veriyor sanki. Kadınlar…. Ne kadar hesapçı, ne kadar kurnaz, ne kadar doğa vergisi bir yetenekle, en başta kendini kandırabilen varlıklar gibi görünüyorlar değil mi?…


Bir orospuya en güzel, dile gelişinde bile en edebi şekilde aşık olmuş kahramanın ağzından konuşan Henry Miller, “Madmazel Claude” adlı öyküde: “Bir ruhunuz olduğunu, bir orospu söyleyince daha anlamlı oluyor nedense. Orospular genellikle ruhtan falan söz etmezler” diyor. Hayatının büyük bir bölümünde kendisine haksızlık yapılmış olduğuna inanan kadınların, bir erkeğe, onun ne kadar iyi olduğunu söylemesinin, erkeğin gururunu nasıl okşadığını anımsatıyor. Ve bir erkeği düşününce ona hala saygı ve sevgi duymak isteyen, “Beni istemeden üzmesini engellememem gerekiyordu” diyerek oyundan çekilen kadınları. Oyun diyorum, hem de bir kumar oyunu. Çünkü kaybeden ve kazanan taraf olmalı muhakkak ve hayat iki kişilikken, her elde hamleler ve stratejiler toplamı. “Güneş pencereden içeri dolmuş, yanında seni seven, ölesiye seven, iyi, sadık bir orospu, kuşlar şakıyor, sofra kurulmuş ve o yıkanıp saçlarını tarar ve eskiden birlikte olduğu tüm erkekleri aralarından atarken, şimdi sen, yalnız sen ve gemiler geçiyor, tekneleri ve direkleriyle, yaşam akıp gidiyor içinizden, onun içinden, senden önceki tüm heriflerden ve belki sonrakilerden, çiçekler ve kuşlar ve güneş doluyor içeri ve bu koku boğuyor seni, bitiriyor. Ulu Tanrım! Hep, hep bir orospum olsun!”. Ne güzel anlatmış…Erkekler tarihlerindeki en uzun ilişkinin ömür boyu esiridir belki de. Ya da ilk aşklarının ve ilk yaralarının. Oysa kadın unutur. Aslında unutmaz tabii, hep yenilenir. Kadın sevince, karşısındaki bambaşka, yepyeni ve her şeye rağmen ilkidir. Kadın birini sevince onu “ilk”lik kategorisine koyacak bir neden bulur. Ama erkek kadının bu özelliğini bilmez. O yüzden hep kaygılıdır. Kadın tarafında bir ilke imza atmak bir erkeğin de ihtiyacıdır çünkü. Belki de o yüzden tarihlerini dillendirmez, ama erkekler için ne kadar karanlık olsa da önemlidir tarihleri, bir nevi gurur kaynağıdır. O yüzden erkekler eski ilişkilerini erkek arkadaşlarına değil, yeni kadınlarına anlatmayı sever. Kadınlar ise yalnızca kadın arkadaşlarına veya psikologlarına rahatlıkla anlatırlar. Erkeğin konuşması bir gözdağıdır belki; çünkü onlar boşa konuşmadıklarından, bir şey anlatıyorlarsa mutlaka bir amacı vardır. Alınması gereken bir mesaj ya da bir ipucu… Bunlar sadece yorumdur. Büyük lokmalarsa yenmemeye dikkat edilmelidir tabii.
Hanif Kureishi’nin “Gün Boyu Gece Yarısı” adlı öyküsünde, sürmemiş bir evliliğin meyvesi olan çocuğuna uzak yaşayan bir babayı anlatırken, yolda çocuğuna ilgisi her halinden belli olan bir baba-kızın el ele yürüyüşlerine dalarak; “kızın okula geç kalmış olduğunu, babasının da onu okula götürmekte olduğunu tahmin etti. Bu adam için dünyada daha önemli bir şey yoktu. İlgili, yüreklendirici, cömert, her zaman MEVCUT. Böyle bir baba olmak isterdi. Çocuklar kendilerine kulak verilmesine gereksinim duyarlardı. Kızının: ‘Babam çekip gitti. Zaten hiçbir zaman burada olmamıştı’ dediğini duyar gibi oldu” demesi, mevcut olamayan tüm babaların günah çıkarışı gibi değil mi? Hayat treni hızla geçip giderken ve her istasyondan geçerken, bir öncekinde yapılması gerekenler uğruna sözler verilmiyor mu? Yeni bir kadın ve yeni çocuklar ile geçmişin hatalarının bedeli ödenmeye çalışılmıyor mu? “Kaçırılan zamanlar geri getirilmese de bugün için yapılacak şeyler olmasa, onca çabanın ne anlamı oldurdu?” diyesi geliyor insanın. Mehmet Zararsızoğlu’nun aile dizimi terapilerinde görüyoruz, yıllar içinde sevginin sıcaklığını kaybetmiş aile fertlerinin silkelenip gerçekleriyle yüzleştiklerinde hayatlarının ne kadar değiştiğini. Bu işler sabah programlarında yüzünden boya akan, “Yalan Rüzgarı” dizisinden fırlama kostümleriyle, aile sorunlarını çözmeye çalışan, yapmacık kadınların harcı değil, bu da ayrı bir konu.


Kadının erkeğe göre aceleci, fazla ciddi, fazla endişeli yapısını ele alacak olursak, Kundera’nın enfes öyküsü “Otostop Oyunu”nda, çekingen, utangaç, erkeğin gözünde saf kadın karakteri; “Onun tümüyle kendisinin olmasını istiyor ve kendisini bütün varlığıyla ona vermek istiyordu. Ama ona her şeyi vermeye ne kadar çok çabalarsa, pek derin olmayan yüzeysel bir aşkın ya da flört etmenin gerektirdiği şeyleri genç adamdan esirgediği duygusuna da o kadar çok kapılıyordu. Kendisini, ciddiliği hafiflikle birleştirememekle kınıyordu” sözleri ile aşkta beceriksizliğini dile getiriyordu. Kundera iyi yazan, aslında iyi kavrayan bir adam. Kendi iç dünyasını ve kadını kavrayışını, yalın ifade edişinden anlıyorsunuz. “Sevilen kişinin varlığının verdiği sevinci bile “bütünlüğü” içinde duymak için yalnız olmak gerekir.” diyecek kadar farkında, derinden ve kesintisiz yalnız olduğumuzun.
Bernhard Schlink “Benzin İstasyonundaki Kadın” öyküsünde, bütün iyi evliliklerin alışkanlıklarla ve kurallarla beslendiğini dile getirirken, kahramanın, karısına yıllar sonra yeniden aşık oluşunu: “Uyku tutmayınca uyumakta olan karısını seyre daldı. Onun yaşını, kırışıklıklarını, gıdısının, kulaklarının ve gözlerinin altından sarkan derileri gördü. Şişkin yüz, keskin koku ve ıslıklı nefes ona artık itici gelmiyordu. Trendeki son sabah, karısını eskiden olduğu gibi ıslık çalarak uyandırmış, mutlulukla yüzünü avuçlarının arasına almış, avuçlarında hissetmiş ve seviştikten sonra da, yorganın altındaki aşk ve ter kokusunu mutlulukla koklamıştı. Karısını tekrar böyle uyandırabilmesi, aşk yaşamlarının alışkanlıklarını unutmamış olması ve bunlardan keyif alması, karısının da hiçbir şeyi unutmamış olması ne güzeldi. Dünyanın yeniden aydınlanması.” diyerek anlatır.  Ancak, sevgilerinin birbirleri için hissettiklerinden daha fazlasını içeren bir dünya yaratması ve o dünyanın düzeni içinde aşklarının yeniden renklenmesinin evliliklerini kurtaramadığını beklenmedik son olarak görüyoruz. İşte bir yanda düzen isteyen, kadınının güvenli ve alışıldık kollarında olmayı isteyen, bir yandan da benzin istasyonundaki kadın uğruna her şeyini terk etme noktasına gelen erkek figürü. Otuz yıllık evliliğinin hiçbir sorun sinyalini vermeden, kızı yaşındaki bir kadınla giden yakınımın kocasını anımsattı bana. Bu yakınım “Onun havlusunu elimde beklerdim, o banyodan çıkmadan ütülü çamaşırlarını her zaman ben hazırlardım, oysa bunun karşılığında ‘Yapmasaydın, benim de elim kolum vardı.’ diye cevap verdi.” diyerek içerlemişti duruma.


Psikiyatrist Nusret Kaya, sağlıklı bireylerden oluşan toplum ideali için, birçok konuşmasında ebeveynlerin önemini vurgularken, kadının önemine değiniyor. Anne cahil olduğunda, baba “allame-i cihan” olsa, ceninin yeterli üst beyin (korteks) bilgisi alamayacağını belirtiyor.  Kadınların yüzde doksanının direk rahimle özdeşleşmelerinin, kadınların anne, erkeklerin ise çocuk alt beyinli kalmalarına neden olduğunu söylüyor. “Anadolu topraklarında Lidya, Frigya dönemlerinde ana kraliçeler vardı. Bu rahim hakimiyeti beş bin yıl kadar sürmüş. Arkeolojik verilerde koca memeli, koca kalçalı, Kibele heykelcikleri çıkar. O zamanki insanlar mikroskop keşfedilmediği için erkeğin dölleyici rolünü bilmiyordu. O zamanki insanlara göre durup dururken kadının karnı şişiyor ve bir çocuk çıkıyor. Böylece kadını Yaradan sanmışlar. Şimdi Anadolu’da kadınlara bakın, çoğunluk Kibele heykelciği şeklindedir.” diyen Kaya,  psikolojimizin sağlam olması için biz kadınların anneden gelen  çözülmemiş takıntılarımızın,  alt beyin kodlamalarımızın etkisinden kurtulmamız gerektiğini hatırlatıyor. Burada yine Mehmet Zararsızoğlu’nun Fenomenolojik yaklaşımında anlattığı soydan gelen mirası anımsıyoruz. Kadınların yüzlerce yıllık birikimine bakılırsa, aktarılanların hem erkekten hem kadından temizlenmesinin ne kadar zor olacağı gün gibi aşikar oluyor.


Yine Kaya’ya göre kadınla erkek arasındaki ilişki genelde üst beyin bağından kaynaklanır. Yani birbirlerine politika yaparlar. Bu ilişkiler uzun sürmez, çünkü hesaba ve şekle dayanır. Böyle bir ilişkinin cinsel enerjisi ise alt beyne inmediği, şuuraltı düzeyde kaldığı  için, tutku ya da hastalıklı ilişki başlıyor. Karşılıklı olarak birbirlerinin şuuraltlarını besliyorlar. Bunu da aşk zannediyorlar. Güven yerine paranoya hakim oluyor.


Birçok erkek, kadına birçok bakış açısı…Bu kadınlar günü yazımı, bambaşka bakış açılarına sahip erkeklerin  mektuplarıyla kutlayarak sonlandırmak istiyorum.
Biri, Şeyh Galib’in, Hüsn ü Aşk mesnevisinden sembolik olarak Hüsn (güzellik) isimli bir kadın ile Aşk isimli bir erkeğin yazdığı düşünülen mektuplardan:


Hüsn’den Aşk’a: “Bismihu subhanehu. İyiyi de kötüyü de yoktan var eden Allah’ın adıyla… Hayat veren ve Rahman olan Allah’ın adıyla başlıyorum mektubuma. O, göğü yerden yüksekte tuttu ve oradan yere rahmet indirdi. İstek sahiplerinin isteğini verdi. Söz sahiplerini meşhur etti. Ümmetin şefaatçisine, onun arkadaşlarına ve evladına selam olsun. Bu mektup canım sevgilime gitsin. Bu öyle bir âh ki göklere ulaşsın. Gönül ıstırabı anlatılmasa da ateş gibi sıcaklığı dışarı vurduğundan gizlenemez. Fakirin mektubunun kağıdı gönlü gibi buruşuktur. (…) İş sende biter. Tedbiri sen almalısın. Ey ay yüzlü, sözlerim burada son buldu. Allah sonunu hayretsin.”


Aşk’tan Hüsn’e: “Hû ile… Her şeyden münezzeh Allah’ın adıyla… Aklı ve ruhu yaratan, belâ dünyasını imar eden, iki sevgiliyi birbirinden ayıran, Hüsn’ü parlak bir güneş yapan, Aşk’ı onun ateşinde yakan, ümitsize kavuşma ümidi veren, dostluğa alışkın olanları hasrete esir eden Allah’ın adıyla… Siyah bir kıvılcım olan bu mektup yüreğimin ateşinin külüdür. Yolu bir cennetten geçer, fakat o cennetin baharının gülü ateştir. Söz her ne kadar canlıların bir özelliği ise de dünya bu, bazen ölüyü de konuşturur. (…) Allah şahidim, canım ise azığımdır. Biraz sabret, feryat etme, bakalım Allah neylerse güzel eyler. Bu mektubumu sakla. Bu canını koruyan bir tılsım olsun. Yeminini unutma.”


Diğeri ise, Cemal Süreyya’nın karısı Zuhal’e mektubundan:


“Zuhal’im! Hayat, hayatımsın. Bunu bilmeni isterim…… N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır….. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz.” Sen de öyle düşünmüyor musun?…….. Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni. Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım. Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım. Yüzüğünden öperim.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.