Viyana’daki dikili ağaçlarımız…

Viyana’daki dikili ağaçlarımız…

0
PAYLAŞ

Kaliteli ceviz bulduğunda hep cebine koyardı. Kırmızı içli cevizden ısmarlıyordu bir defasında bir tanıdığına. “Cevizleri ne yapacaksın” diye sorduğumda aldığım cevap beni şaşırtmıştı; “Viyana’ya ceviz dikeceğim”. Toprağının olmadığını biliyorum. Sezonluğuna ortak kiraladığımız 150 metrekarelik bostana ise değil ağaç dikmek, sebzeyi bile kendileri dikiyor, biz ise arkadaşım ile sadece topluyoruz. Beraber gezmeye çıkmıştık. Büyük bir parkın sınırına gelmiştik ki arkadaşım devasa bir ceviz ağacı gösterdi.

“İşte yetiştirdiğim ceviz ağaçlarından birisi de bu” dedi. Görkemli bir ceviz ağacıydı. Anlatmaya başladı. Kaportacılık yaptığı işletmede yanına aldığı cevizleri tenekelerin içinde ekmiş, fide olduktan sonra onları alıp yakınında bulunan parklarda boş bulduğu ve uygun gördüğü yere götürüp dikmiş. İkamet ettiği mahalle kentin en büyük mahallesi ve yakınlarında çok büyük üç park var. Bu üç büyük parka da ceviz ağaçları dikmiş ve oralarda cevizleri koca koca ağaçlar olmuş. Arkadaşımı cevize duyduğu ilgiden dolayı iyi tanıyordum, ancak bu kadarını da bilmiyordum. Viyana’daki parklardan sonra şimdi köyüne de her izne gidişinde ceviz ağacı yetiştirmek için bavulunun bir köşesine ceviz yerleştirmekte. “Aslanım benim Viyana’da kaç ceviz ağacımın olduğunun sayısını unuttum, şimdi köyüme geldi sıra, senin kaç dikili ağacın var şu dünyada” diyerek beni küçümsemeye bile başladı.

Ceviz sevdasının yanında bu ara bir de kuş sevdasına tutuldu. Yanından geçen birisi ağzındaki sakızı yere atmıştı da, sakızı atana etmediğini koymamıştı. “Sakızı yiyecek sanan kuş, gagalayıp, yemeye çalışırken, boğazına takılıp ölmesine sebep oluyor” diye anlatmıştı daha sonra. Sakızı yere atan kendisine neden kızıldığını pek anlamamıştı, kafasını sallayarak uzaklaşmıştı yanımızdan. O uzaklaşırken de “Şu dünyada ne insanlar var” sözcükleri uzaklardan kulaklarımıza kadar süzülerek geldi. Ne de olsa farklı dil konuşuyorlar ve farklı hissediyorlardı. Bir gün bana “Gel sana kargamı göstereyim” dedi. Yine nelerle uğraşıyor merakıyla kendisine eşlik ettim. Kapılarının önünde bulunan küçük parka gittik. Bir ağacın altına gitti ve kargaya seslenmeye başladı. Arkadaşım ağacın altına çöktü, kargayı bekliyordu.

Bir müddet sonra tek kanadı düşük pek de sağlıklı görünmeyen kara bir karga aksayarak geldi. Kuş, arkadaşıma 2- 3 metre kadar yaklaştı ve orada durdu. Arkadaşım cebinden yumurta, ekmek ve kaşık çıkardı. “Herhalde kaşığı kuşa verip, rafadan yumurta ye diyeceksin” diye kendimce dalga geçmek istedim. Bana cevabı “Uzak dur ve kıpırdama, senden dolayı kargam yanıma yaklaşmıyor” oldu. Yumurtayı kırdı, onu iyice karıştırdı, cebinden çıkardığı siyah ekmeğin üzerine döktü. Kargayı çağırmaya devam etti. Kuş, arkadaşın yalnız olmadığını fark etmiş olacak ki kendisine yaklaşmak istemedi. Daha sonra ise yavaş yavaş ekmeğe ve yumurtaya kadar geldi. Arkadaşım oradan usuldan uzaklaşıp, yanıma oturdu. Karga ekmeğe geldi ve gagalamaya başladı. Yemek yiyen bebeğini seyreder gibi seyretti bir müddet. Mutluydu. “İşten geldiğimde her gün kargama gidiyor, karnını doyuruyorum” diye anlatıyordu. “Kışın ne yapar acaba” diye endişesini de dile getirmeyi de ihmal etmiyordu.

Ceviz, kuş ilgisinin yanında bir de kedisi vardı. Bir de altıncı kata kadar önce tek başına gelip, cevizini alıp kaçan, sonra da yanında üç arkadaşını daha getiren sincabı var bugünlerde. Yalnız kedisi Boncuk öldükten sonra kendisine başsağlığına gitmediğim için uzun bir süre bana küsmüş olduğunu nice sonra öğrendim. Bu yıl Viyana’da kış çok çetin geçti. Kışın başlamasıyla bir daha kargasını görememiş. Komşularından sormaya başlamış. Kuşu, kendisi gibi takip eden ve ilgilenen yaşlı bir hanımı tanımış. O hanımı bulmuş, kuşa ne olduğunu sormuş. Yaşlı hanım da arkadaşıma karga için cankurtaran çağırdığını, cankurtaran ile gelenlerin uzun bir kovalamaca sonucunda kuşu yakalayıp götürdüklerini, emin ellerde olduğunu, üzülmemesini söylemiş. Kuşu yakalamak için tam iki saat uğraşmışlar. Hanımın arkadaşıma anlattığına göre, karakarga, bir hayvan bakımevine götürülmüş. “Hangi hayvan bakımevine götürüldüğünü bilsem, ziyaretine gideceğim” diyordu.

“Bugüne kadar kestiğini hiç görmediğim şu Nietzsche bıyıklarını da keser, bir kilo baklava alır, bir buket de çiçek yaptırır, öyle gidersin” sözlerimi ciddiye bile almadan sadece gülümsemekle yetindi. “Kuşuma bakılıyormuş, ölene kadar orada kalır” derken, bir yakınını bakımevine yerleştirmiş olmanın rahatlığını duyuyordu. Ne zaman ağzıma bir parça ceviz alsam veya yolun ortasına atılmış bir sakız görsem, yüreği doğa sevgisi ile dolu olan bu dostumu hatırlar, yüzüme gülücükler yayılır, gözlerim parlar ve arkadaşımla gurur duyduğumu hissederim.

Kadim.uelker@gmail.com
* Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi’nin Pazar Yazıları sayfasında da yayımlandı.

BİR CEVAP BIRAK