Ya sonu eşek şakası çıkarsa!

19 Şubat 2012 Pazar Siz Zümrüt‘ü bilmezsiniz, Bodrum Baskısı’nın yayın editörü kardeşimiz, bazen yazı yazı diye tutturur.

Zümrüt Saygı ile tango ayarımız bir türlü tutmaz, zaman zaman dans ederken ayağa basarız, ama harala gürele diyerek, şöyle böyle Bodrum Baskısı‘nda birlikte çalışmaya devam ediyoruz.

Zümrüt’ün ¨Yahu Mahmut Hoca, yeni yazı nerede?¨ demesi yok mu, başımdan aşağı kaynar sular dökülür.

Böyle zamanlarda iki ayağım bir pabuca girer, laf ve güzaf kazanında yeni lakırdı çorbası kaynatmaya kalkışırım.

¨Az zaman ver, yarın veya öbürsü gün yetiştiririm yeni yazıyı¨ derim ona…

Dudak büktüğü belli olacak biçimde mesaj gelir bilgi-sunar ulağı kutusuna, yani internet mesajcısına:

¨Ben o yazıyı en fazla yirmi dakikada bitirirdim, bir saniye fazlası olmazdı!¨

O böyle deyince, beni bir merak alır, sormayın gitsin! Acaba, daha da kısa sürede yazar mı diye mıymıntıya bile düşerim.

Zümrüt yazısı başına çökünce, kronometre tutmalı, saniyeleri saliseleri saymalı…

Bir yazı için günlerce sürünmek ne kadar yanlışsa, onu yirmi dakikanın altına indirmeye debelenmek de herhalde gereksizdir.

Facebook’ta arkadaşım olan ama hiç tanımadığım bir hanım, geçenlerde bir yazıma övgü sunarak diyordu ki ¨Sanırım o mükemmel yazılarınızı günlerce düşüne düşüne, ağır ağır, sindirerek yazıyorsunuz!¨

Duyan sanacak ki, ben hazmı zor bir yaprak sarmasından bir tencere dolusu yemişim de, mide fesadına yakalanmışımdır…

Evet, kısmen doğru, ben yazılarımla saç saça, baş başa kavga ederim, didişirim, onlarla geçimsiz karı kocalar gibi uğraşırım, içime bir türlü sinmez yazdıklarım, hele bir kusura rast gelmeyeyim al baştan ederim.

Ama o kadar da uzun uzun düşünmem doğrusu…

Gazete fıkrası olan yazılarıma bir ilk cümleyi koydum mu, nasılsa ardı gelir.

Bir gün, bir usta yazar abimiz ¨Ben enine boyuna düşünmeden, gereken notları alıp gözden geçirmeden ve araştırma yapmaksızın asla yazı yazmam¨ demişti de bunu bana aynen tavsiye etmişti…

Sonra onunla, birgün, İstanbul’da, Gazeteciler Cemiyeti‘nin Cağaloğlu’ndaki binasında bulunan cafe’de bir tavla atmıştık, tavlaya oturduğumuzda pulları dizdik, ilk ben salladım zarları, ¨Haydi kemik¨ dedim, hani öyle demek gerekir ya!

Beş üç geldi, ¨Pencü se, güzeli severler genç ise!¨ dedim ve bir kapı aldım sol cihette…

Sıra ondaydı, kemikleri, yani zarları aldı, salladı salladı, ağır ağır düşündü, belki de zarların üzerindeki sayı noktacıklarına bir dua okur gibi mırıldanıyordu, sonra tavlaya atıverdi…

Zarlar tıngır mıngır yuvarlanıp benim tarafımdaki pullara çarparak fır döndü ve durdu; Hiçbir işe yaramaz, en kötü zar geldi:

O, ¨Sebai dü¨ dedi, 3-2 yani…

Ben, ¨Sebahattin’in düdüğü¨ dedim…

Kaşlarını çatıp bana gözlüğünün üstünden bir baktı, azıcık korktum; ne de olsa Cumhuriyet‘in kıdemli yazarlarından, üstelik çenesinde keçisakalı var, bense çömez muhabir delikanlıydım…

Daha oyunun başındayız, üstadı bir derin düşünce aldı mı, oynamıyor hazret, eyvah ki ne eyvah…

Bekle babam bekle, hababam bekliyoruz. Sebai dü bir türlü oynanmıyor…

Eli arada bir taşlara gidiyor, sonra elini kor ateşe uzatmış gibi korkarak geri çekiyor, ardından bir başka taşa uzanıyor, arada bir sıralı duran taşları güyâ tekrar sıraya dizer gibi onlara dokunuyor, ofluyor pofluyor…

Zor ve zahmetli bir vaziyete düşmüş gibi..

¨Üstat, haydi oynasanıza!¨ diyeceğim ama dilim varmıyor, dudaklarımı kerpeten gelse açamaz hâllerdeyim…

Üstat sonunda altı kapısından iki taşı öne uzatıp açığa yatırıyor, zaten başka seçeneği de yoktur; ama ben bundan iyi bir ders çıkarıyorum: Demek ki yazı yazmak işte böyle uzun uzun düşünmeyi gerektiriyor!

Böylesi ıkına sıkına yazılmış, yazı kabızlığına uğramış kimi köşe yazılarını da bu yüzden dikkatle okur olmuştum…

Ama cehaletimden olacak, çoğu kez, bu KÖŞE YAZISI denilen şeyleri anlayamıyorum!

Zaten anlaşılması gerekenden fazlasını anlamak yarar değil, zarar getirir; bırakın öyle kalsın…

Bizim, eskiden, Hasanpaşa semtindeki Kurbağalıdere’ye iskelesi çarpık bir evde yaşayan, şimdi çoktan rahmetli olmuş İrfan Teyzemiz vardı; aile dostuydu, gelir giderdi…

Pek bilmiş, güngörmüş bir kadındı, ona ailecek bir şey danışmadan gün geçirmezdik.

Her şeye verilecek bir cevabı olan oturaklı, Osmanlı hükümeti gibi eski hanımlardan idi…

İrfan Teyze, kendisini sıkıştıran ve karşılığını bu yüzden bilmediği sorular sorulunca, ¨Bundan fazlasını bilmek akla zarardır, size bu kadarı yeter, zaten Cenâb-ı Allah her şeyi bilmemizi isteseydi bildirmesi kolay olurdu¨ der, sonra da, Ziya Paşa‘nın ünlü terkib-i bendi olan şu sözü tekrarlardı ki biz ardından haddimizi bilir sus pus olurduk:

¨İdrak-i meâli bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez!¨

Bugünün eski lisana vakıf olmayan okurlarına yardım olsun diye çevirirsek, İrfan Teyze herhâlde Ziya Paşa dilinden demek istiyordu ki, ¨Kavramların algılanması bizim küçücük aklımıza zarar verir, zira bu kadar ağırlığı akıl terazimiz tartamaz!¨

Bu sözün şakaya gelir yanı yoktur, a dostlar!

Dikkat isterim ve de hizaya girilsin, derim…

Şakanın da bir haddi vardır, fazlasına eşek şakası denir ki bu ayrı bir hikâyenin konusudur…

Eşek şakası deyince lafı buradan tatlıya bağlayıp eyvallahı çekmek zamanı gelmiştir:

Edebiyatımızın önemli ustalarından Melih Cevdet Anday bir gün oğluyla yıldızlardan, gezegenlerden, hâsılı kâinattan bahsedip ikisi cahilâne konuşuyormuş; oğlunun ¨Baba, ya bütün bunlar bir şakaysa?¨ diyesi tutmuş…

Ertesi gün, Melih Cevdet Bey, gazete binasında öykücümüz, gazeteci Oktay Akbal‘la karşılaşmış, oğluyla geçen söyleşiyi ona aktarmış.

Oktay Bey azıcık düşünmüş, ardından yanıtlamış:

¨Vallahi¨, demiş, ¨bu sonsuz evrenin sonu bir şaka çıkarsa, işte buna eşek şakası derler…¨

___________________

* Bodrum Baskısı‘ndaki yazarımızın yazısını “editör seçkisi” olarak okurlarımıza da sunuyoruz…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.