Yaşasın pantolonlu kadın özgürlüğü

PAYLAŞ

aksine hoşuna bile gidiyor, ne de olsa her kum zerresi bile yaşanmışlığın izleri. O vazgeçemediği toplayıcı deli kadın ruhunun tesellisi. Saçları kısacık.19 ya da 20 yaşında. Saçlarını bir gün fakülteden eve dönüp dibinden kesti. Otobüste karar verdiği  için kurulmuş robot gibiydi. Neden?


Çünkü üniversiteye başladığında –aşk nedir emin değildi, ki hala değil, o yüzden ilk aşık olduğu demeyeceğim- ona ilgi gösteren ve onun da en çok aklına ve bilgisine hayran kaldığı adam, ona  “sen güzel bir kız olmasaydın seninle konuşmazdım bile” demişti. Onunla birlikte vakit geçiriyor, ama bir yandan da onunla yatmayacaksa eski sevgilisi ile yatmaya devam edeceğini söyleyip duruyordu. Bizim ülkemizde yatmayacaksan erkeğin başkasıyla olması haktır, öğretilir ki,  o, onlar için vazgeçilmez ihtiyaçtır, kadınlar kendileri hamileyken başka kadınlara giden kocalarına hak verirler. Neyse konumuza dönelim. Güzel olmak istemedi kız. Annesi ile babasının ruh halini ilk defa (abartarak) anladıklarını düşünüp onlara üzüldü, ama hiç belli etmemeye çalıştılar, babası “sen her halinle benim güzel kızımsın” deyip teselli etmeye çalışmıştı. Sevilmek için güzel olmak gerekmese diye sabaha kadar ağlamıştı kız..


Diğer bir neden, siyasi. Aslında siyasi olamayacak kadar kaldırıma ilişkin. Kelimenin gerçek anlamıyla “kaldırım”. Görüş farklılığı yüzünden diyeceğim ama bu yaştan bakınca daha komik geliyor, öyle zannedilen bir durumdan dolayı, fakültede çıkan bir çatışmada, bir kız arkadaşının ağzına kaldırımdan sökülen bir taş isabet edip dişlerini, ağzını, burnunu darmadağın etmişti. Onun o gün tek suçu orada olmaktı, belki de bu yüzden taşı atanlar okuldan çıkıp gitti ama, o, gözaltına alındı. Çünkü yüzü kanıyordu. Suçlu mutlaka oydu. Arkadaşının yüzü dağılmışken, kız, güzel olmamalıymış gibi geldi belki de. Güzellik neydi? Herkese eşit verilmiş bir olasılık mıydı? Ona sahip olmadan doğanların seçenekleri var mıydı? Her ne ise,  o yaşımdaki düşüncelerimi anlattım. Geri dönebilirim.


Evet, kumsaldayım. Elimdeki kitabın kapağından çok hüzünlü ama güçlü bir kadın bakıyor. Ama bana değil, karşısında biri olsa, bakışıyla  onu da  delip geçerek, uzaklara. Tıpkı Tezer Özlü gibi bakıyor. Adı Camille Claudel. Kitabın adı “Bir Kadın,  Akıl hastanesinde 30 yıl”. Vefasızlığı, kıskançlığı, bencilliği, hoyratlığı, tutkuyu, tehlikeyi, yaratıcılığın sancısını, yalnızlığı görmüş bir kadın. En sevdiğim heykellere can vermiş bir erkeğin,  Rodin’in ellerinin sevdiği, savurduğu, örselediği bir kadın. Güzelliği çöpe atmak iddiasıyla saçlarım kıpkısa. Güzellik neyse? Ama saçımdan çok benle eğleniyor yaşıtlarım. Oysa asosyal değilim, o kumsaldaki tercihim,  kitaplarım ve deniz. Bir sebepten ötürü önlerinden geçtiğimde “yarın kumsala gidip kafamı kitaptan kaldırmayacağım” deyip gülüyorlar. Ben de onların halleri ile eğleniyorum. İnsan yaşıtlarına karşı hep acımasız olur. Ben de öyleyim. Asıl onları ben küçümsüyorum.


Bende sanki tüm çirkin kadınların, kambur cücelerin ruhu toplanmıştı. O yüzden, kendi bedenimde, onların bedenliklerinin verdiği duyguları çok iyi anladım. Güzel olmak utanç gibiydi. Güzellik ya da eli yüzü düzgün olmak ne demek, bana insan her zaman bir yaratık gibi gelirken, bedenliliğe alışamamak bedenime başka biri gibi bakmama bile sebep olmuşken, bize benzemeyenlere özürlü demek,  tiksinmek ne demekti. Yüzümde hep koca bir leke ile gezdim sanki. Güzellik ya da estetik, kadın bedenine yakıştırılan sıfatlar. Bundan yola çıkarak, güzelliği ile ön plana çıkması doğal karşılanan kadın, bunu sermayesi gibi görüp ya onu süsleyip kullanmış ya da onla savaşmak zorunda kalmış kabul görmek için. Bazen bu savaş psikolojiktir, tüm ömür sürebilir.


Geçenlerde bir arkadaş ile konuşurken, kadınların güzel değillerse varolmak için akıllarına ya da becerilerine ağırlık verdiklerini söyledi. Sporcular, yazarlar, düşünen ve düşündüğünü dışa vuran kadınlar (düşünmeyen kadın ne demekse!) hep güzellikleri ile ön plana çıkma olasılığı olmayan kadınlardır, diye bir görüş çıktı ortaya. Güzel oldukları oy çokluğu ile kabul gören kadınların, gazete ve dergilerdeki çıplak fotoğrafları, hamileliklerini bile kullanıp otobüs duraklarında afişlerde sırıtan suratları, “sanat için soyunurum” ya da “evet soyundum ama bunu sanat için yaptım” cılıkları,  bedenlerini her kapıyı açan anahtar olarak görmeleri midemi bulandırıyor. Bütün bunlar kadını aşağılamaya devam ederken, bir yandan da “erkek gibi hatun”, “delikanlı kız” benzetmeleri ile erkeklik ve erkek gibi olmak yükseltilirken, kadın olmaktan utanmak, küfürlü konuşmak, hızlı araba kullanmak, yalnız yaşayıp su damacanalarını tek başına mutfağa götürmek, ağlamak yerine yan yan sırıtmak, çok içip az dağıtmak, hem kadınla hem erkekle dalga geçebilmek, “feminist kadınlar gibi sorunlu değilim”  demek marifet oluyor. Hem artık tavla da oynayabiliyor, nargile de içiyoruz! Yaşasın kadın her yerde.


***


Kadınlar iş hayatında, hem de her alanda hemen hemen, çok da başarılı. Hangi kadına sorarsanız sorun, amirlerinin erkek olmasını tercih ederler. Öyle ya kadınlar kıskançtır, birbirlerine karşı acımasız ve anlayışsızdır, geç elde ettikleri gücü kullanmaktan haz alır, egolarını şişirirler. Sözü geçen olmak, sözü dinlenilen olmak vaat edilip geç buldukları cennet toprağı gibidir. Mücadele bitmemiştir, hemcinsler kuyu kazar, kıskanır, karşı cinsler ezik hisseder, tarihin verdiği hükmetme duygusu ile erkekler kadından iş almayı hazmedemezler, Öyle ya onların hak ettikleri cennet ellerinden alınmıştır. Zaten Adem’in cennetten kovulması da yine bir kadının açgözlülüğü yüzünden olmamış mıdır?  Kim bilir, belki  kadınlar başka bir kadını kayırmadığından ya da sürekli müsamaha göstermediğinden, erkekler de kadınlara karşı daha yumuşak davranıp, hoşgörü göstermeye daha elverişli olduğundan,  iş yerlerinde karşı cinsten amir tercih edilir.


***


Bir gün bir öğrencim utana sıkıla yanıma gelip dertleşmek istediğini söyledi. Bugünün gençlerinden, delikanlı bir erkek, yanakları da kızarmış, eh biraz tahmin ettim konuyu. Ama tam olarak kavrayınca anladım ki, eğitim, nesil, tarihsel kodlanmışlığı çok zor yok ediyor. Derdi çok sevdiği kız arkadaşı. Üç yıl çıkmışlar, evlenmek istediği insanın o olduğuna yakın zamana kadar eminmiş. Bir dargınlık girmiş araya, her zaman olabilenlerden. Ayrılığı bitiren kız olmuş hem de kendince bir ödülle. Tabii bu ödül, kızın genlerine kadar işlemiş bir anlayış ile en değerli hazinesi olan bekaretini sevdiğine sunmak. Ama sevdiği, bu cüretinden dolayı ondan tiksinmiş ve üç yıllık sevgisi bir anda bitmiş. Öğrencimin neredeyse ağlamaklı bana söylediği  şey şuydu “İnanabiliyor musunuz hocam, benim sevdiğim, karım olsun istediğim, çocuklarımın anası olacak kız bir erkekle sevişmek istedi.” O erkeğin kendisi olduğunu unutmuş da neredeyse adamın biriyle beni aldattı  der gibiydi. Öyle ya yatılacak kız vardı evlenilecek kız vardı.Bunu ona babasının öğretmesine gerek de yoktu artık. Evlenmek istediği kız, yatılacak kız gibi davranarak kaybetmişti. Selvi boylu al yazmalı Asya yanlış demişti, sevgi emek değildi, sevgi kurallar koymak, o kuralları bilmek ve onlara göre oynamaktı. Hem de her tür ilişkide.


***


Bizim ülkemizde “kendi kızının, bacının başına gelse!” edebiyatı çok prim yapar. Namussuzun biri otobüste ırz düşmanı avcısı kesilir, taciz eden var diye bağıran kadın bilir ki diğer tacizciler (her yolu her sınıftan insanda mümkün olan alandır taciz), tekme tokat namus timsaline döner. Kızımıza hassasızdır, babalar başka kızların da babaları olduğunu unutmayı bildiği için kendi kızlarını erkeklerden deli gibi kıskanır. Ya kızına da kendi gibi bir adam yaklaşırsa, hem besle büyüt başkasına yar et, adamı düşüncesi bile hasta eder. Halbuki tamamen dervişin  fikri ne ise zikri odur hikayesidir bu.


Sanırım en çok anneler başka anneleri düşünür. Artık çevremde bir çok arkadaşım ya anne oldu ya da anne olma yolunda. Gözlemlediğim kadarıyla da birbirlerine karşı duyargaları çok açık ve hassas. Anne olmanın hormonlarında, duygu ve düşüncelerinde yarattığı değişikliklerden ötürü mü sadece bilemem ama, kendileri ile aynı durumda bulunan insanı anlama ve ona yakınlık kurma duygusu sanırım en çok kadınlarda var, doğurganlıklarından dolayı. .Tabii istisnalar kaideyi bozmaz. Annelik türe özgü bir içgüdü olsaydı bunca vahşet olmazdı diye de düşünüyor insan. Ama görüyorum ki,  annelik gerçekten  çok güçlü bir duygu. Dünyanın en büyük hazzını bebeğine süt veren annenin yaşadığını söyleyen kadınlar, doğumu hissedebilmek için can atan kadınlar, çocuğu olduktan sonra diline ilk kez  besmele alıp, “bebeğim için inanmayı tercih diyorum” diyen kadınlar, hayatı yaşamaya değer bulup bebeğinden sonra yaşama bağlanan kadınlar, kendini daha anlamlı ve işe yarar hissetmek için doğuran kadınlar, birinin ona ihtiyaç duymasından ve hep bağlı kalmasından hoşlandığı için bencilliklerini fedakarlıkla örten kadınlar gördüm. Çocuk sahibi olmak gibi bir ideale ihtiyaç duymamış bir dostumun, hamileliğinin ilk aylarında dünyada o güne kadar misafir gibi yaşadığını hissetmiş olduğunu duyduğumda çok etkilendim. Baba bir çocuğu olmadığını hiç öğrenmeden de yaşayabilir, ama anne onla büyür, onla değişir ve ayrılsa bile onunla yaşar. Anneliği yüceltmek babalığı hafife almak gibi bir amacım asla yok.Yukarıda da söylediğim gibi öyle  anne örnekleri de var ki, aklıma gelenleri anmaya bile dayanamıyorum.


Töre kurbanı, yasa kurbanı, aşk kurbanı, yoksulluk kurbanı, savaş kurbanı, cahillik kurbanı kadınları, ülke ve dünyadan haberlerle kurban kadınları, kurbanı oynamaya bayılanları, kurban olmayı seçmişleri yazmak istemedim. Onlar bol bol yazılıp çizilecek zaten. Adamlar kadınlara bugün kadınlar günü, gününüz kutlu olsun diye çiçekler alacak. Reklamlarda annenizi mutlu edin ona bir kahve makinesi alın sloganları dolaşacak. Bol süslü panolar ile son moda kıyafetler, günün anlam ve önemine gönderme yapacak. Kanallar, kayıp annelerini, şehit anneleri konuşturup reyting sağlama yarışına girecek.vs. vs.


Dünya emekçi kadınlar günüymüş. Kadın hala kimliğini koruyamıyormuş. İşkence, taciz, töre ile eziliyormuş. Yazılacak, çizilecek.


Ben kendimce, kadınlığımca içimi döktüm.


Yaşasın kadın olmanın geçmişi ve geleceği. Yaşasın pantolon giyenler imparatorluğunda pantolon giyip açık bacakla oturabilme özgürlüğüne kavuşmuş kadınlığımız!

CEVAP VER