Yalnızlık üzerine…

Ne zaman durmaya yeltensen, çıngıraklı yılanlar gibi dolanır durur akreple yelkovan… İnadına susarsın.

İnadına değil, bu durumda susmaktan başka birşey bilmediğin için… Sanki bütün kelimeler silinmiş gibidir hafızandan… Gitmek ne kadar zordur, kalmak ne kadar zor… Eskisi gibi değildir… Ne yağmur dindirir hararetini o an, ne bir film sihirbazı, ne de neon ışıklarının göz yakan kıpırtıları… Kim ne anlatsa yalan gelir, istersin ki biri ikna etsin seni herşeyin sıradan olmadığına… Kim ikna edebilir, kim sahiptir onca sabra? Önce adımların kaybolur, sonra aklın… ‘Nereye gidecektim ben’ demeye korkar dilin yalnızlığı. Kime geç kaldığını bilmediğin aceleci adımlarlarla savrulursun başka bir sokağa…

İlk bıçak darbesini kim nereye vurduysa, aynı yer kanayıp duracaktır bundan böyle her dokunmada … Aslında özneler değişse de zaman zaman, eylemler birbirine benzer çoğunlukla… Şaşırmazsın bu yüzden… Sen şaşırmadıkça daha çok dokunurlar, sen sustukça daha çok yontarlar… Onlar yontmaya çalıştıkça sen daha bir kalınlaşırsın… ‘Bu sefer acımayacak’ dediğinde daha bir taşlaşırsın… Yonttukça ortaya taştan daha taş bir duvar çıkar… Elleri uyuşuncaya, hissizleşinceye kadar yaparlar bunu, çıkartılıp seyredilecek bir heykel kıvamına gelinceye kadar yontarlar seni. Her taşlaşmanın altında fosilleşmiş bir yalnızlık akşamı… Her yalnızlığın ardında çıldırmış gibi peşinde koşturur akrebin yelkovanı…

Oysa dokunsalar sadece… Arkada bir gizli pencere, önde bir maske aramasalar, silah milah tüm takım taklavat donanıp çıkmasalar karşına… oynamasalar… oynamayınca yorulmazlarda hem… yorulmayınca durmazlar da hem… durmayınca kimse susmaz hem… susmayınca yalnızlık da olmaz.. hem… Bilin ki dipsiz bir kuyuda kaybolmadan önce yalnız insanlar, bir zamanlar koskoca okyanusta kalabalıktılar…

Şimdi lodosta yalpalayan küçük gemiler gibisin. Su almış bir yanın… ağlıyorsun… Bu gemiyi kurtarmak için bir el gerek şimdi… Ve gelen gemiyi kurtarmaya gelmişse bile, nereden anlayabilirsin yontmaya gelmediğini? Ne zaman durmaya yeltensen, imkansız bir hüzün ve aslında söylemeye utandığın ama ne yaparsan yap illaki söylenecek bir çift sözün ağına takılıyor dudakların.. Sustukça yosunlaşıyor taş, çektikçe ağırlaşıyor kalp… Bir akıl almazlığı… Bir kafa karışıklığı… Ve ne yazık ki tüm yalnızlıklar, tüm gerçeklerden her zaman daha haklı.

Ellerin terlemiyor hayır… film aynı film… Sinemalar dar, kavisli koridorlar, bir sigara içimi toza bulanmış odalar, penceresi yan dairenin salonundan başka salonlara açılan bir başka film. Analar babalar çocuklar ve onların sevdaları kavgaları kaçışları… Kimi zaman filmin içinde, kimi zaman haddinden fazla dışında. Ve son aynı son, perde kapandığında…

Kelimelerin itinayla seçilmediği sarhoş bir sokakta yürüyorsun. Gitmeye yeltendikçe daha bir kalıyorsun… Durup bakıyorsun geldiğin son noktaya… Ve o noktada çözülüveriyorsun artık… Beklersen yine aynı taşlaşmayla karşılaşacak ağzındaki her dua… yürü git öyleyse… git… gitme… kal… sarıl… dur… korkma…yap… yapma… Peki şimdi ne olacak?

İşte yalnızlık bu… Yalnız mısın?..

sibelbengu@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

14 − four =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.